Göksel Kaya’nın, geçtiğimiz günlerde Ütopya Yayınlarından çıkan Divriği: Bir Anadolu Kentinin Dönüşüm Hikayesi adlı kitabının satırlarında dolaşırken, okuduğum ve dinlediğim bambaşka Divriği öykülerini anımsadım. Doktora tezi olarak Prof. Dr. Ayşegül Baykan’ın danışmanlığında yazılan kitap, Anadolu’da bir küçük kasabanın sanayi kentine dönüşümü üzerinden, demografik dönüşümü de içeren neredeyse tüm öyküsünü oldukça ayrıntılı verilerle anlatıyor. Bana hatırlattıkları ise çok büyük ölçüde o demografik dönüşüm sürecinde gizli.
Tren İstasyonunda Bekleyen Hafıza
Hatice Aydoğdu ve Nilüfer Timisi Nalçaoğlu’nun 2022 yılında yayınlanan Mustafa Timisi Anlatıyor: Biz Varız Dün Bugün Yarın kitabını okuduğumda da aynı öyküleri anımsamıştım. Bu öykülerin mekanı genellikle Divriği tren istasyonu idi.
1938 Eylül-Ekim aylarında bu istasyondan, ülkenin batısındaki şehir ve köylere binlerce insan sürgüne gönderilmişti. İlk TBMM’nin Erzincan milletvekili Hüseyin Aksu, sonradan Erzincan Senatörü olacak Nurettin Karsu ve şair Cemal Süreya’nın aileleri de onların arasındaydı. Binlerce insan tren garı çevresinde açık havada günlerce bekletilmişlerdi. Kara vagonlar o istasyondan Dersimli sürgünleri taşırken, o bekleyişte çocuklarını “kaybeden” aileler vardı ve çaresizlerdi.

Demiryolu, Sanayi ve Yeni Nüfus
Demiryollarının Divriği ilçesine ulaşması ile bu tesisin açılması arasında da doğrudan bir ilişki vardı. Esasen demiryolu hattının Erzincan’a, hatta ilk açıldığı zamanki adıyla Tunceli İstasyonu’na (şimdiki Tanyeri İstasyonu) ulaşması planlanmıştı. Ama türlü zorluklar buna engel olmuş, plan arzu edildiği gibi gerçekleşmemişti. Divriği ile Erzincan arasında demiryolu inşası yoğun şekilde sürse de batıya yolcu taşınabilecek ilk istasyon Divriği’deydi. Bu nedenle sürgünler yürütülerek ya da kamyonlarda bu istasyona getirilmişlerdi.

Göksel Kaya’nın kitabına konu olan Divriği Demir Çelik İşletmeleri de tam da o yıl açılmıştı. O yıllar aynı zamanda bu işletmelerde çalıştırılmak üzere Dersim’den bir grubun gönderildiği zamanlardı. Öyle ki Divriği’de hatırı sayılır Dersim’li bir nüfus olmuştu ve hatta bu ilişkiyi yerleşimlerin isimlerinden görmek mümkündü. Sanki yeni bir demografik damar gelmiş gibi görünüyordu ama aslında Divriği’nin geleneksel demografik damarlarında, Alevilerin de büyük bir grup olarak yer aldığı bambaşka kültürler zaten vardı.

Bir Zamanların Kültürler Şehri
Göksel Kaya’nın yazdığı gibi 19. yüzyıl sonlarında Divriği tam bir kültürler şehri idi. İlçe genelinde 24.520 Sunni, 12.261 Alevi, 5.385 Gregoryan Ermeni, 1.796 Protestan Ermeni, 900 Katolik Ermeni, 4.045 Rum Ortodoks yaşıyordu. Merkezde ise 3.000 Sunni, 1.500 Alevi, 800 Gregoryan Ermeni, 200 Protestan Ermeni, 100 Katolik Ermeni yaşıyordu.
Divriği’de 28 Türk ve 3 Ermeni mahalle vardı. Bazı mahallelerde Türkler ve Ermeniler bir arada yaşıyordu. Bugün Taşbaşı olarak anılan Cırgişan’da, kale surlarının altındaki Güllübağ’da ve Horavenk’te sadece Ermeniler yaşıyordu. 1914’de yapılan Osmanlı nüfus sayımında da Divriği’nin nüfusu 38.984 olup, bunun 8354’ü Ermeni’ydi. Başka bir kaynakta ise, 1915 “Ermeni tehciri” öncesinde 12.000 olan ilçe merkezinin nüfusu 4.000 Ermeni’den oluşuyordu ve köyler dahil ilçede yaşayan Ermeni nüfusun 10.605 olduğu bilgisi yer almıştı.
Cumhuriyet Sonrası Demografik Kırılma
Cumhuriyetin kuruluşundan sonra Türkiye’de 1927’de gerçekleştirilen ilk sayımın verilerine göre, köyleriyle birlikte Divriği’nin toplam nüfusu 25.172 idi. Ama artık o çeşitlilik gözlenmiyordu. Mesela Ermeni nüfusu sadece 192 olarak kaydedilmişti. Aleviler ise sistem politikaları nedeniyle artık tümüyle görünmez alandaydılar.
Hafızasını Kaybeden Şehir
Bugünkü Divriği’nin iktisadi, ticari, demografik vb. dokusuna dair Göksel Kaya’nın kapsamlı araştırmasını okurken, nasıl bir radikal dönüşümün gerçekleştiğini görmek mümkün. Artık o geleneksel demografik damarlar, farklı kültürlerin bir arada yaşadığı mahalleler yok. Mekanı fiziken değiştiren o büyük sanayi tesisi var ama kamusal bir hükmü yok. Çünkü çoktan özelleştirilmiş durumda.
Tren istasyonu olduğu yerde duruyor ama sanki binlerce insanın trajik öykülerinin tanığı ve mekanı değilmiş gibi. Hafızası adeta silinmiş olarak trenleri göndermeye devam ediyor.
Türkiye’nin diğer şehirlerinin öyküsü gibi.
