- Bölüm
Munzurpress Genel Koordinatörü Mehmet Bidav, Munzurpress yazarlarından Delil Karakoçan ile bir söyleşi gerçekleştirdi. Abdullah Öcalan’ın tarihi çağrısının arkaplanı ve gelecekteki etkileri üzerine yapılan söyleşi şöyle;
Abdullah Öcalan’ın çağrısı bir çözüm önerisi mi yoksa paradigma değişikliği mi sunuyor? Öcalan’ın metni, silahlı mücadeleye son verilmesi gerektiğini vurguluyor, ancak bu, daha çok teorik bir çözüm çerçevesi sunuyor. Paradigmasal bir değişimden bahsediyorsak, bu değişimin toplumsal ve siyasal etkileri neler olabilir?
Paradigma 2000’li yılların başında zaten değişmişti. Yeni bir durum değil. Öcalan’ın sunduğu metin bir “çözüm önerisi” ya da “çözüm metni” değil. Çözüm denkleminde negatif unsur olan ve hayli manipüle edilmiş silahların bırakılmasına ilişkin oluşturulmuş teorik bir çerçeve. Dediğim gibi yeni değil. 2000’lerin başında geliştirdiği yeni paradigmanın ana çerçevesini ve nedenlerini bir kez daha deklere eden bir metin. Çözüm ya da çözüm yolunda yapılan görüşmelerin içeriği bu metinde yok. Zaten böyle bir metin de değil. O tamamen farklı bir konu. Sanırım zaman içinde şekillenecek ve bir “çözüm metni” ortaya çıkacak. Metni teorik bir çerçeve değil de bir “çözüm deklarasyonu, çözüm metni” gibi algılayanlar ya da gösterenler sanırım yanlış tepkiler veriyor…
Neden peki?
Bana göre bunun birkaç nedeni var. Birincisi, paradigmasal değişim sürecinde olduğu gibi silahların bırakılması çağrısının, olağan koşullarda yapılmamış olmasının yarattığı algıyla alakalıdır. Güvensiz, şüpheci bir algı var. Öcalan’ın tutukluluk koşullarında bulunması önemli bir problem. Bu durum niyet okutuyor. Okutmakla kalmıyor, okuyanı sujektive ederek akli ve bilimsel olandan uzaklaştırıyor. Temel algı, “tutukluluk koşullarında özgür değil. Dolaysıyla kendi iradesi değil” algısıdır. Bu subjektif durum büyük bir tetikleyici. Bu olay Önemli bir Kürt kesimin paradigmaya giriş yapmadığını; 2000’lerden bu yana çok da yol almadığını da gösterir. Giriş yapılmış olsaydı bu kadar kafa karışıklığı, hır gür olmazdı. Çünkü bir tezatlık, bir çelişirlik yok.
İkincisi, “Türkiyelilik kimliği” ekseninde oluşturulan “kadın özgürlükçü demokratik ekolojik toplum” paradigmasının hedef kitlede teorik, sosyal ve kültürel değere dönüştürülmemesidir. Bu da gelenekçi alt bilinç, alt direnci besliyor. Hayli önemlidir. Demek ki Kürt siyaset yapısı ciddi yol almamış. Dayandığı tabanı sürece hazırlamamış. Objektif olarak gelenekçi hatta kalmış.
Üçüncüsü ise, gelenekselliğin yarattığı alışkanlıklar olabilir. Buna bir de demokratik siyaset alanında “çözüm süreci” yaşadığı zihinsel boşluk ve durağanlığı eklemek gerekir. Önemli bir zaman dilimi tasfiye edilmiştir. Aynı zaman diliminde Kürtlerin demokratik değişim kimliğine uygun bir “siyaset sınıfı” yaratamadığını da görürüz. Bu nedenle politik pratik saha, gelenekselin ağır izlerini taşıyan ifadeler, sloganlar, spotlarla doludur. Kullanılan argümanlar çoğunlukla olduğu gibi kalmıştır. Toplumsal, siyasal etkilerini de buradan okumak gerekir.

Bu “neden” sorusu, toplumsal ve siyasal yapıları nasıl dönüştürmeli? Öcalan, silahlı mücadelenin sona ermesini istiyor. Bu teorik yaklaşım ne kadar somut bir çözüm önerisiyle örtüşüyor? Dönüşüm süreci toplumsal düzeyde nasıl hayata geçirilebilir?
Kaygılarım var. Gelenekselliğe koşullanmış hatta içselleştirmiş toplum ve yapıların yeniyi kabullenmesi zor oluyor. Açıklamanın büyük heyecan yaratmamış olması da bunu açıklar. Kürtler paradigmayla değil, daha çok sonuçlarla ilgili. Sonuca bakıyor. Ve her ifadede somut sonuçlar görmek istiyor. Oysa şimdiki zaman, sonuç aranacak bir zaman dilimi değil, tamamen demokratik araç ve mücadelelerle sonuca gidecek yeni bir zaman. Yeni bir demokratik siyasal süreç. İnsanlar bu süreci es geçerek sonuç arıyor…
Sorunuza gelince: Öcalan’daki teknik pratik bir değişim değil. Bir zihniyet değişimi. Sosyolojik, politik değişimlerin tarihsel ve güncel izini sürerek oluşturduğu bir metin var karşımızda. Öyle görülüyor. Bana göre Türkiye Kürtleri büyük atalet içinde. Hala çok gelenekçi. Dehşet bir zihinsel tembellik oluşmuş durumda. Buna rehavet de demek mümkün. İzlediğim kadarıyla “çözüm süreci” sonrası bu daha da derinleşti. Demokratik özne olma ya da yeni insan arayışına yönelme yerine, sorunu dışsallaştırarak ayrıştı. Bu sadece pratik değil aynı zamanda ciddi bir zihinsel ayrışmadır. Siyaset de, toplum da belli konfor alanları oluşturmuştur. Sonucu ise, geri çekilerek skor-sonuç beklemek…
Silahlı mücadeleye son verilmesi çağrısının teorik temelleri ne? Öcalan’ın silah bırakma çağrısı, hangi teorik gerekçelere dayanıyor ve bu gerekçeler PKK’nin evrimsel sürecinde nasıl bir rol oynuyor?
Yapılan açıklama metninde yanıtı fazlasıyla var. Bunu değişen çağ, zaman ve toplum olarak özetleyebiliriz. Öcalan, 19. yüzyıl kimlikli yapıyı aşmaya çalışıyor. Görüyoruz, bunu aşamayan yapılar zaman içinde çözülüyor ya da trajik biçimde dağılıp gidiyor. Sınıf, ulus temelli devrimler çağının kapanması, toplumsal değişime paralel ihtiyaçların farklılaşması vs. yapılan çağrının teorik temelini oluşturuyor. Ayrı devlet, ayrı ulus, ayrı toplum gibi 19.yüzyıl kavramlarının, yaşanan değişimlere paralel evrensel evrimi; demokratik hareketleri felsefi, teorik ve pratik planda değişime yönelttiğini biliyoruz. Bunun Kürt meselesindeki tezahürü ise; “ortak vatan”da, “devletin demokrasiye duyarlı hale gelmesi” yoluyla evrensel hak ve özgürlükler oluyor. Öcalan’ın oluşturduğu teorik çerçeve; PKK’yi böyle bir düzleme çekmeyi, gelenekçi şiddet kimliğinden çıkarak paradigmaya uyarlamayı amaçlıyor. Sanırım çağdaş olan, çağın gereği olan da budur.

Özgürlük ve kimlik kavramları yeniden şekillendirilmeli mi? Kimliklerin özgürce ifade edilmesi ve demokratik alanın genişletilmesi ne anlam ifade ediyor? Bu çağrı, toplumun kolektif belleğini nasıl dönüştürmeyi amaçlıyor?
Elbette. Özgürlüğün de kimliğin de “Türkiyelilik-Ortak vatan” gibi sosyolojik formülasyonlarla ele alınması elzemdir. Aslında politik ruhsal kaotiğin önemli bir nedeni tanımlamanın güncellenmemiş olmasıdır. Hatta buna çözüm süreci sonrası oluşan boşluktaki düşünsel ve kültürel yarılmaları da eklemek gerekir. “Türkiyelilik”, “ortak vatan” kimliğinden ciddi kaçışlar yaşandı. Hakim siyasette bunu biraz besledi. Kürtler bugün de düşünsel ve ruhsal olarak bu kimliği benimsemiş gibi görünmüyor.
PKK, teorik olarak biraz daha ileride ve hazır gibi görünse de pratik olarak ne kadar hazır bilemiyorum. Geleneksel dil ve yaklaşımlar özellikle de dayandığı tabanda hala etkin bir disiplin. Kürt sorununu, Türkiye’nin demokrasi ve özgürlük sorununun bir parçası gören ve bunun gereklerine uygun adımlar atan, arayışı içinde olan eğilimin güçlenmesine ihtiyaç var.
Siyasal alan ve toplumda bir karmaşa mı var?
Aslında yok. Belirttiğim gibi zorlanmalar daha çok ataletten kaynaklanıyor. Düşünsel siyasal tembellik önemli bir direnç. Bence Kürtler ve özellikle de Kürt aydın ve entelektüelleri geçen uzun zaman aralığında soruna çok da odaklanmadı. Devletçilik, ulusçuluk vs. teorik anlamda olmasa da, pratik anlamda hala çok aktif. Hala güçlü bir bilinç altı ya da alt bilinç. Kürt aydın ve entelektüelleri kadar siyasal yapılarının da yeni paradigmaya fiilen giriş yapması artık kaçınılmaz. Bence Öcalan’ın “son şans” dediği şey en çok da burada geçerli…
Devam edecek….

[…] 12:11 Delil Karakoçan ile söyleşi; Abdullah Öcalan’ın çağrısı, etkileri ve sonuçlar… […]