1. Haberler
  2. Asayiş
  3. “Değişim, Etnik Bir Kavram Değil, Evrensel Bir Zorunluluktur” -4

“Değişim, Etnik Bir Kavram Değil, Evrensel Bir Zorunluluktur” -4

“Değişim, Etnik Bir Kavram Değil, Evrensel Bir Zorunluluktur” -4

“Değişim süreçleri, hiçbir dönem ve olayda karşı beklentiler üzerinden gelişmedi. Diyalektiği, kendi önceliğine dayandı. Değişimi teorik ve teknik olarak biçimleyen, nesnel şartları süzen, iç kararlaşma oldu. Böyle algılıyorum. Ayrıca ‘Kim başlattı?’, ‘Ne tetikledi?’, ‘Kim, ne kadar rol oynadı?’ gibi soruların da pek bir anlamı yok. Önemli olan doğru olması. Doğru mu? Doğru. Pratik olarak neye evrilir bilemem. Zaman gösterecek. Ama adım doğru!”

4. Bölüm.

M. Bidav: Yeni süreç Kürtler’de bir sıkışma yaratır mı? Sizce zaman ve zemin uygun mu? 

D. Karakoçan: Zaman  ve zemin uygun. Hatta gecikti denebilir. Ancak ciddi politik, felsefi, ahlaki ve sosyal sorunlar var. Sorunu pratik açıdan değil, felsefi açıdan irdelemek gerekir. Sanırım doğru anlamayı kolaylaştırır. Değişim ve atılacak adımların doğru kavranmasının tek yolu bu. Pratik olaylar, klişe sözler üzerinden kavrayamazsınız.

Kürt sosyolojisinde de iki fiili durum vardır; “Sahip olmak” ve “özne olmak”. Çok belirgin. Bu iki olgu birbirini dışlar. Olmanın bittiği yerde, sahip olmak başlar. Bu bir bölünme. “Sahip olma/Sahiplenme” ne yazık ki klasik toplumsal yapı ve düzenlerin temelini oluşturuyor. Kapitalist modernist akıl da “Bir şeye sahip değilseniz, hiçbir şey değilsiniz,” der. Özneyi “Sahip olmak” kavramı üzerinden yaratıyor. Toplumda “Sahip olmanın”, “Olmak” üzerinde muazzam bir yükselişi, hegemonyası var. Kürtler de tıpki diğer toplumlar gibi nesnel olandan öznel olana geçiş yapamadı… 

Biraz açayım. “Sahiplik”, mülkiyet zihniyeti taşır. “Olmak” ise ona karşı özgürlüğü. Joel Kovel de, “Sahip olma, somuta dönüştürülen ötekiliktir,” der. 

Şunun için belirtiyorum, bu ontolojik bölünmede Kürtler “Sahip olma” duygusundan, “Olmak” duygusuna geçiş yapamamıştır. Varlığı “Sahiplik” ile açıklar. Geleneksel akıl için sahip olmak varlık, olmak yoksunluktur. Bir şeye sahip değilse, somut olana dayanmıyorsa, anlamlı bulmaz. Oysa “Olmak”, “Sahip olmak” karşısında “Özgür ben”i yaratır. Sosyolojik, kültürel ve etiktir. Buradan toplumsal olana gider. 

Birinci problem bu. Buna modernist güdülenme de diyebiliriz.

Bugün politik bir disipline dönüşen dualist yani “İkicilik”tir. Önemli bir kavrayış güçlüğü yaratıyor bu.
Bugün politik bir disipline dönüşen dualist yani “İkicilik”tir. Önemli bir kavrayış güçlüğü yaratıyor bu.

M. Bidav: Önemli bir ayrıntı bu. Başka engeller de var mı?

D. Karakoçan: Var. Bugün politik bir disipline dönüşen dualist yani “İkicilik”tir. Önemli bir kavrayış güçlüğü yaratıyor bu. Çok belirgin. Hayatı, olay ve olguları, iki zıt ya da karşıt olgular üzerinden okumak değişmeyen bir yaklaşımdır. Her olayı; ezen-ezilen, doğru-yanlış, haklı-haksız gibi kalıplar üzerinden okuyan, ayrıştıran bu görü, son derece güçlüdür. Tabii bunu biraz da Erk’in ayrıştırıcı, sınıflandırıcı politikaları, dayatmaları besliyor. Toplum bilinçli olarak subjektif alanda tutulmuş oluyor. Aslında olguculuk da bir başka alt başlığı oluşturuyor. Pozitivist akıl ve siyaset. Nesnel olmayan, gözle görülmeyen, kanıta dayanmayan, deneyimlenmeyen her şeyi reddeden  bu eğilim gerçeği sadece varlıkta görüyor… Oysa varlık da hakikat de çok daha geniş bir alanda yaşar. 

M. Bidav: Birey ve toplumun kendini tanıma ve tanımlama sorunu mu var demek istiyorsunuz? Bu sonucu çıkarabilir miyiz?

D: Karakoçan: Evet…

M. Bidav: Süreci olumsuz olarak tetikleyen iç olguları özetlemek mümkün mü?

D. Karakoçan: Demokratik yapılar, teorik olarak “Evet” deseler de pratik olarak paradigmaya değer atfetmedi. Kültür de maneviyat da eski yaratılarla sınırlı kaldı. Yeni paradigmada çok zengin rezervler, moral ve etik değerler olduğu halde açığa çıkarılmadı. Eski sloganlar, klişeler, duyarlılıklar devam ettirildi. Kutsiyet üzerinden işler yürütülmeye çalışıldı. Devlete karşı çıkılırken, teknik olarak çoğunlukla devletin kendisi uygulandı!

Tüm bunlar önemli bir kitle tabanını süreçten soğuttu. “Türkiyelileşelim derken, Türkleştik”, “Sol bizi yönetiyor”, “Bu yöntemle olmaz” gibi tepkiler ortaya çıktı… Hatta ulusçu eğilimi hayli besledi. 

M. Bidav: Bir de şunu sormak istiyorum. Eleştiriler tartışmalar var çünkü. PKK’nin feshi, silahsızlanma gibi köklü adımlar, bir “Karşı dayatma” mı gerçekten.  Nasıl görüyorsunuz?

D. Karakoçan: Bundan 25 yıl önceki tepkilerin aradan geçen uzun zamana rağmen yatışmamış olması şaşırtıyor. Ama tepkilere anlam verebiliyorum. Sorunuzu yanıtlayayım. İyi bir soru. Öcalan, 25 yıl sonra paradigmayı pratikleştiriyor. Teorik çerçeveden çıkarıp, somut pratik bir çerçeveye oturmaya çalışıyor. Bunu aslında birçok kez denedi. “Çözüm süreci” gibi süreçler gelişti. Bu arayışı hep oldu ancak pratikleşmedi. Direnç-karşı direnç denklemi ve toplumun içinde bulunduğu atalet ciddi bloklar oluşturdu.

“Neden”, bu ise “Sonuç.” Paradigmasal değişimi “Teori”, bugün atılmaya çalışılan adımı “Pratik” olarak da tanımlayabiliriz.
“Neden”, bu ise “Sonuç.” Paradigmasal değişimi “Teori”, bugün atılmaya çalışılan adımı “Pratik” olarak da tanımlayabiliriz.

Bugüne dönersek: İlk paradigma bir “Neden”, bu ise “Sonuç.” Paradigmasal değişimi “Teori”, bugün atılmaya çalışılan adımı “Pratik” olarak da tanımlayabiliriz. Teori ve pratik. Bu kadar basit. Ancak volan kayışları olarak tanımlanan “Taşıyıcılar”, bunu topluma gerektiği gibi aktaramadığından manipülasyonlar gelişti. Şunu da belirteyim. “Sonuç” dediğimiz şey, PKK’nin feshi ile sınırlı değil, içinde daha birçok değer var, adım var, dinamik var. Zamanla görecek gibiyiz.

M. Bidav: Karşı dayatma yok mu diyorsunuz yani?

D. Karakoçan: Fiili bir durum zaten var. Her savaş-şiddet aynı zamanda bir karşı dayatmadır. Tasfiye amaçlı gelişir. PKK’nin feshi, silahsızlanma, bu dayatmanın nesnel sonucu değildir. Paradigmanın yani değişim adımının gereğidir. Ayırt etmek lazım.

Ayrıca şunu belirteyim: İzlediğim kadarıyla, değişim süreçleri hiçbir dönem ve olayda karşı beklentiler üzerinden gelişmedi. Diyalektiği, kendi önceliğine dayandı. Kendi öncelikleri temelinde işledi. Değişimi teorik ve teknik olarak biçimleyen, nesnel şartları doğru süzen, iç kararlaşmalar oldu. Böyle algılıyorum. Gözlemim bu. ‘Kim başlattı?’, ‘Ne tetikledi?’, ‘Kim, ne kadar rol oynadı?’ gibi soruların da pek bir anlamı yok. Önemli olan doğru olması. Doğru mu? Doğru. Pratik olarak neye evrilir bilemem. Zaman gösterecek. 

M. Bidav: Zaman ayırıp sorularımızı yanıtladığınız için teşekkür ederim. Demokratik çözüm ve barışa vesile olsun.

D. Karakoçan: Ben teşekkür ederim. 

“Değişim, Etnik Bir Kavram Değil, Evrensel Bir Zorunluluktur” -4
0

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter