1. Haberler
  2. Siyaset
  3. “Değişim, Etnik Bir Kavram Değil, Evrensel Bir Zorunluluktur” 2

“Değişim, Etnik Bir Kavram Değil, Evrensel Bir Zorunluluktur” 2

Değişim bir dayatma değil, tarihsel zorunluluktur. Dış dayatma, dış kışkırtma/yönlendirme gibi klişelere de oturtulamaz.

featured
Değişim, bir dayatma değil, tarihsel bir zorunluluktur.”

Öcalan’ın yaptığı “çağrı”ya ilişkin, gazetemiz yazarlarından Delil Karakoçan ile yaptığımız söyleşiye devam ediyoruz. 1. Bölüme ilişkin olumlu geri dönüşler oldu. Yayına aldığımız 2. Bölümün de aynı ilgiyi göreceğini umuyoruz. 2. Bölüm daha çok oluşan algı, ayrışık ve çatışık yapıların demokratikleşme meselesinde neden aynı zeminde buluştuklarını ya da buluşması gerektiğini bulabilirsiniz. Saygılarımızla. Munzurpress.

___________________________________________________________________________

2. Bölüm.

“Değişim, bir dayatma değil, tarihsel bir zorunluluktur.”

“Kavranması gereken önemli konu şu: Değişim bir dayatma değil, tarihsel zorunluluktur. Dış dayatma, dış kışkırtma/yönlendirme gibi klişelere de oturtulamaz. “Karşı güç” olarak ifade edilen yapının aldığı ya da alacağı tutumdan bağımsızdır. “Değişim”i Kürtler üretmedi. Yani etnik bir kavram ya da önerme de değil. Tamamen evrensel. Öznel durum, genel/evrensel bir doğruyu (aynı zamanda zorunluluğu) geçersiz kılamaz. Değişimi gerekli kılan, “şiddetin tıkanmış olması” değil, “hükmünü yitirmiş” olmasıdır.  Önce bunu bileceğiz. Bunu kabulleneceğiz. Mevcut durumda teorik çerçeve, pratik olandan çok daha önemlidir. Sanırım Öcalan’ın sunduğu metnin ağırlıkla teorik çerçeveyi oluşturuyor olmasının nedeni de budur.”

M. Bidav: Cumhuriyetin ikinci yüzyılında demokrasi ve barış vurgusu yapılıyor. Ancak mevcut siyasal yapı, bu çağrıya nasıl karşılık verir? Demokrasi dışı bir yol mümkün mü?

D. Karakoçan: “Demokrasi dışı bir yol…” Evet bu her zaman mümkün. Radikal, köklü değişimler yaşanmadıkça bu olasılık her zaman var. Kavranması gereken önemli konu şu: Değişim bir dayatma değil, tarihsel zorunluluktur. Dış dayatma, dış kışkırtma/yönlendirme gibi klişelere oturtulamaz.

İkincisi “karşı güç” olarak ifade edilen devletin aldığı ya da alacağı tutumdan bağımsızdır. “Değişim”i Kürtler üretmedi.Yani etnik bir kavram ya da önerme değil. Tamamen evrensel. Öznel durum, genel/evrensel bir doğruyu (aynı zamanda zorunluluğu) geçersiz kılamaz. Değişimi gerekli kılan, “şiddetin tıkanmış olması” değil, “hükmünü yitirmiş” olmasıdır.  Önce bunu bileceğiz. Aklımızdan çıkarmayacağız. Mevcut durumda teorik çerçeve, pratik olandan çok daha önemlidir. Sanırım Öcalan’ın sunduğu metnin ağırlıkla teorik çerçeveyi oluşturuyor olmasının nedeni de budur.

Paradigmasal denklem, şiddet artı şiddet ya da şiddet artı karşı şiddetolamaz. Bu anlamda değişim ve silahsızlanmayı belirleyen şey, “karşı şiddet” değil (daha yalın ifadeyle siyasi erk’in Kürt meselesindeki öznel tutumu değil); tüm bir insanlık ve mücadeleler tarihinden süzülen hakikattir. Bu hakikat Türk, Kürt, Ulus, Devlet, şu bu patentli olamaz.

M.Bidav: Tarihsel bir zorunluluk o zaman?

D.Karakoçan: Kesinlikle…

“Şiddetsiz toplum algısı gelişiyor…”

M.Bidav: Peki, bu zorunluluk hâkim siyasetin akıl sahasına girmiş midir?

D. Karakoçan: Kısmen. Belli akıl yürütmelerinin olduğunu hissediyorum. Bir arayış var gibi… Ama güçlü değil. Kolektif değil. “Güvenlikçi” yaklaşımlardan kurtulmuş değil. Korkular, kuşkular, paranoyalar var. “Sorun” da birleşen akıl, “çözüm”de fevkalade ayrışıyor!

Bir de şu var. İnsanlık bugün devletsiz toplum gibi tamamen sivil ve demokratik bir algı içinde değildir. Ancak şiddetsiz toplum algısı giderek gelişiyor. Daha çok doğa ve çevreye oturan bir algı olsa da toplumcu yanı da gelişiyor gibi… 

Ayrıca gözden kaçırılmaması gereken önemli bir husus var. Savaş/şiddet toplumu sertleştirmiştir. Savaş hafızası çok güçlü olan bir toplum gerçekliğiyle karşı karşıyayız. Bir birine karşı koşullanmış (hatta konumlanmış) iki ayrı toplum. İki ayrı yaka. Üzücü ama kaçınılmaz bir sonuç bu. Yarım asırlık çatışmalı süreci yaşamış, tanığı olmuş, acısını yokluğunu hissetmiş; hatta bunun üzerinden kimlikler, aidiyetler oluşturmuş bir hakikatten bahsediyoruz. Son derece doğal. Bu nedenle “hadi gelin kucaklaşalım barışalım”larla aşılacak bir husus değil. Yarılmalar karşılıklı olarak çok derin. Özellikle yaşanan kayıplar durumu çok daha dramatik bir forma sokuyor.

Bu nedenle bugünden yarına sonuçlar beklemek yerine, çözümü daha geniş zaman aralığına almak lazım. Velhasıl, iyi bir toplum mühendisliğine ihtiyaç var.

Bu hakikate karşın devletin demokrasiye duyarlı hale gelerek, silahlardan değil ama şiddetten arınması eğiliminin güçlenmekte olduğunu söyleyebiliriz. Yeni süreç bu arzuyu güçlendirebilir… Çünkü toplumların içinde bulunduğu kaotik durum kriz süreçlerini uzattığı gibi alanlarını da genişletiyor… Doğu toplumlar kaotiğinin Batı’ya sıçrayarak genişlemesinin önemli emareleri var!

M. Bidav: Peki Türkiye’deki siyasi akıllar bunun farkında mı?

D. Karakoçan: Sanırım farkında.

Güçlü bir arayış, zayıf bir kolektif akıl

M. Bidav: Açmak gerekirse; Türkiye’deki siyasi akıllar, bu kaotik durumu hem yerel hem de uluslararası boyutta görebiliyor mu? Çıkış arayışı somut anlamda var mı?

D.Karakoçan: Ondan pek emin değilim. Meseleye “güvenlikçi” anlayış üzerinden bakanların (hangi güç ya da taraf olursa olsun) muktedir olması mümkün olmayacak gibi…  Bundandır ki “güvenlik” kapsamı dışındaki söylemlerine bakmak gerekiyor. Hatta burada bir parantez açayım. Tarafların, yerleşik algı ve anlayışa dönüşmüş güvenlikçi söylem ve politikalardan ivedilikle sıyrılması gerekir. Güvenlikçi akıl, kim olursa olsun fark etmez öznel bir içerik taşır. Kuşku ve güvensizliği derinleştirir. Sanırım çok daha önemli sorun güvenlikçi yaklaşımların nasıl aşılacağı konusudur.

Kolektif akla ihtiyaç var. Buna “paralel düşünmek, paralel akıl” de diyebiliriz. Teknik ve pratik olarak yapılması gerekenler bellidir.

M.Bidav: Hâkim siyaset, “PKK lağvedildi” ve “Kürt meselesi bitti” şeklindeki dar bir bakış açısına sahipse, bunun ne gibi sonuçları olur? Bu yanlış anlamalar Türkiye’nin geleceğine nasıl yön verir?

D.Karakoçan: Devam edeyim. Hâkim siyaset, “PKK lağvedildi” böylece “Kürt meselesi bitti gitti!” gibi bir akıl tutulması yaşarsa, tarihin dayattığı değişime direnç gösterirse, Türkiye geriye gider. Sanırım PKK’nin, neden değil, sonuç olduğu konusunda herkes hemfikir. Akıl tutulması, milliyetçiliği belki biraz tatmin eder, rahatlatır. Hepsi o kadar. Fazlasını veremez. Sorun da olduğu gibi kalır. Velhasıl, siyasal kasılmalar, gelenekçi-ulusçu çizgi bugün de önemli bir sorundur. Aynı zamanda ciddi handikap…

Bu durumda pratik olarak “demokrasi dışı” seçeneklerde ısrar edenler olabilir. Ancak yol alamaz. Sonuç olarak, bugüne kadar devlet-iktidar dışı bir seçenek olarak kalan demokratik refleks, iktidarın da refleksi haline gelebilir. Bu da değişimi kolektif zemine taşır. Değişime inanmalıyız!

“Paradigma bir “Kürt manifestosu” değildir. Bir kılavuzdur.”

M. Bidav: Paradigmasal değişim, toplumda; Türkler ve Kürtler arasında nasıl bir karşılık bulur?

D. Karakoçan: Her şeyden önce “değişim”in teorik içeriği etnik bir çerçeve değil. Türkiye halklarını içine alan toplumsal/kamusal bir çerçevedir. Meseleyi Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Rum, Ermeni vs. olarak kategorize ettiğiniz zaman soruna “kar-zarar”, “kayıp-kazanç” üzerinden bakan anlayışı tolere etmiş olursunuz.  Değişim ve demokrasi meselesinde “bakkal hesabı” yapamazsınız.  Şunu anlatmaya çalışıyorum. Sorunu güvenlikçi siyaset üzerinden okumamak gerektiği gibi, “kazanan-kaybeden” ikilemine de oturtmamak gerekir. Gerçekten de ehil akıllara ihtiyaç var.

Şunu da eklemek lazım. Paradigma bir “Kürt manifestosu” değildir. Bir kılavuzdur. Mutlak da değildir. Tartışılabilir. Değişim için ortak hareket ortak aklı gerektirdiğine göre, teorik çerçeve de yeniden ele alınabilir. Sanırım bu yaklaşım zaman içinde gelişecek ve oturacaktır.

Değişim artık bir Türkiye sorunudur. Kimse kaçamaz.

M. Bidav: PKK’nin feshi ve silahsızlanması, örgüt için ne anlama gelir?  Bu adım, toplumun ve siyasetçinin nasıl bir dönüşüm geçirmesini zorunlu kılar?

D. Karakoçan: Sorunun muhatabı ben değilim. Kendilerine sormak lazım. Basın ve sosyal medya ortamında “Öcalan’ın önerisine uyacaklarına” ilişkin hayli ayrıntı var. Olumludur. Bekleyip görmek gerekir.

“Değişim artık bir Türkiye sorunudur. Kimse kaçamaz!”

M.Bidav: Peki, dönüşüm için hangi felsefi temellere ihtiyaç vardır? Bu felsefi temeller, toplumsal barışa nasıl katkı sağlar?

D. Karakoçan: Önemli bir konu… Açabiliriz. Ancak bir husus daha var. Değişim artık bir Türkiye sorunudur. Kimse kaçamaz. Dolaysıyla kolektif akla ihtiyaç var. Buna “paralel düşünmek, paralel akıl” de diyebiliriz. Teknik ve pratik olarak yapılması gerekenler bellidir. PKK kendini silahtan tamamen arındırıp siyasal alana adapte ederken; Türk siyasal aklı da “ortak vatan-demokratik toplum”un önce hukuksal yani anayasal sonra kurumsal ve kültürel gereklerini yerine getirmelidir. Yani sorumluluk almalıdır. Aslında silahsızlanma sonrası (Ateşkes değil, silahsızlanma) bu ortak amaç haline gelmiş olacak. Toplumsal alana yayılmış ortak akıl, ortak inisiyatifler ilerletici olabilir. Şunun altını çizelim: Demokratik değişim ve inşa sorunu, sadece devlet/ iktidar sorunu değil, aynı zamanda demokratik güçler sorunudur. Yani ne yalnız başına devletin ne de Kürtlerin sorunu olmuş olacak. Tamamen ortaklaşan sorun… Kamu sorunu olarak öne çıkmış olacak… Eğer gelişirse bu demokratik katılımcı yaklaşım Kürt sorununu, Devlet-PKK denkleminden çıkarıp, toplumsal alan sorunu haline getirebilir.

M. Bidav: Ya felsefik temeli?

D.Karakoçan: Yanıtlayacağım.

Gelecek Bölüm: Değişimin felsefi boyutu merkeze alan sorularla devam edeceğiz. Değişimin zorunluluğu, demokrasi ve şiddetsiz toplum algısının gelişimi, güvenlikçi aklın aşılması, paradigmasal dönüşümün toplumsal yansımaları ve ortak akıl ihtiyacı üzerine derinleşeceğiz.

“Değişim, Etnik Bir Kavram Değil, Evrensel Bir Zorunluluktur” 2
1

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

1 Yorum

  1. 7 Mart 2025, 14:24

    […] D. Karakoçan: Tarih ve toplumların doğal devinimi vardır. Bu devinim belli bir değişimi de içerir. Daha çok kendiliğindendir bu. Doğa ve toplumsal yasalar ekseninde ortaya çıkar. İradi değildir yani. Bu değişimlerde aktörler, tarihsel kişilikler rol oynamaz. Ancak kendiliğinden olan, zaman içinde tıkanarak kaosa yol açar. Aktör ya da aktörler, böylesi anlarda devreye girer ve tarihin akışını değiştirecek müdahaleler yapar. Bu müdahale; toplumların, genel anlamda insanlığın evrensel/aktüel taleplerini yanıtlar. Müdahale olmaksızın tarih elbette “değişir” ancak toplumların eşitlik, özgürlük taleplerini karşılamaz. İradi müdahale şart! Ancak iradeci bir akıl ve refleksle sürdürülmemesi gereken bir “müdahale” … […]