“Klasik sosyalist anlayış açısından “zor”, dinamodur. Sosyal devrimlere ebelik eder. Tarih ve değişim onunla başlar ve ilerler. Aynı “zor”, Kürt hareketinin (PKK’nin) de dokusunu oluşturur. Değişim diyalektiğinin “zor dışı”, bir diğer anlamda “şiddet dışı” seyri ve bunun Öcalan’da yeni bir teorik-ideolojik düzlem oluşturması ciddi bir kırılma yaratmıştır. Sürecin yeterli kabul ve kavrayışa yol açmaması, yapıların “zor aygıtı” ile kurulan düşünsel ruhsal bağla ilgilidir.”
M. Bidav: Tarihsel zorunluluk kavramı üzerinden değişimi nasıl okumalıyız? Değişim, tarihsel akış içinde belirli bir anda kaçınılmaz bir noktaya mı gelir, yoksa aktörlerin bilinçli müdahalesi olmadan gerçekleşemez mi?
D. Karakoçan: Tarih ve toplumların doğal devinimi vardır. Bu devinim belli bir değişimi de içerir. Daha çok kendiliğindendir bu. Doğa ve toplumsal yasalar ekseninde ortaya çıkar. İradi değildir yani. Bu değişimlerde aktörler, tarihsel kişilikler rol oynamaz. Ancak kendiliğinden olan, zaman içinde tıkanarak kaosa yol açar. Aktör ya da aktörler, böylesi anlarda devreye girer ve tarihin akışını değiştirecek müdahaleler yapar. Bu müdahale; toplumların, genel anlamda insanlığın evrensel/aktüel taleplerini yanıtlar. Müdahale olmaksızın tarih elbette “değişir” ancak toplumların eşitlik, özgürlük taleplerini karşılamaz. İradi müdahale şart! Ancak iradeci bir akıl ve refleksle sürdürülmemesi gereken bir “müdahale” …
M. Bidav: Demokrasi dışı yolların mümkün olması ne anlama geliyor? Eğer değişim bir tarihsel zorunluluk ise, neden hâlâ demokrasi dışı seçenekler tartışılıyor? Bu durum, hâkim siyaset ve aktörlerin irrasyonel korkularıyla mı yoksa daha yapısal nedenlerle mi ilişkili?
D. Karakoçan: “Tarihsel zorunluluk” dediğiniz zaman bir mutlaklığa vurgu yapmış olursunuz. Yadsınmayacak ve ertelenmeyecek bir mutlaklık. Ancak her durumda aktörler bu zorunluluğu hissetmez. İnsanın ve insanlığın yüzü genel anlamda ileriye/geleceğe dönük de olsa; öznel planda durum tamamen farklıdır. Tarih/zaman olgusunun en belirgin problemi hatta trajedisi de burada ortaya çıkar. Akışa yabancılaşmış aktörlerin yarattığı direnç! Bu direnç, sadece insanı değil tüm insanlığı tutuculuğun, statükoculuğun, gelenekçiliğin, değişmezliğin esiri yapıyor. Değişim inkarcılığı, tarih ve zamanı yaşanabilir olmaktan çıkarıyor…

Sorunuzun pratik yanıtı ise şu: Zorunluluğun inkârı (tarih ve zamanın inkârı), aktörleri demokrasi dışı seçeneğe yöneltiyor. Bu seçeneğin, sınıflaşmış, iktidarlaşmış yerleşik kaygı ve korkularla da ilişkisi var tabii. Ancak daha çok yapısaldır. “Bölünme”, “parçalanma” korkusunun toplumsal alan dili ve motivasyonuna dönüştürülmüş olmasının yarattığı muazzam avantajlar var. İktidar olmak gibi, iktidarda kalmak gibi öznel avantajlar. Konfor alanı bulmak, genişletmek gibi…
M. Bidav: Şiddetin hükmünü yitirmesi meselesini nasıl değerlendirmeliyiz?
Şiddetin araçsallığı sadece sonuçsuz kalmasıyla mı geçersizleşir, yoksa etik, felsefi ve tarihsel olarak da kendi meşruiyetini kaybetmiş midir? Eğer silahlar gömülecekse, onun yerine hangi siyasal ve toplumsal dinamikler yeni bir mücadele yöntemi olarak devreye girecek?
D. Karakoçan: Aslında klasik sosyalist anlayış açısından “zor”, bir dinamodur. Tarih ve değişim, onunla başlar ve ilerler. “Tarihte zorun rolü” ne bir kutsiyet atfedilmiştir. Doğru-yanlış sosyal devrimlere “ebelik” etmiştir. Böyle bir tarihi hakikat var. Zor-karşı zor ya da şiddet-karşı şiddet denklemine oturur bu. Bu “zor” tanımı, Kürt hareketinin yani PKK’nin dokusunu oluşturmuştur. Dolaysıyla “zor”, uzun yıllar bu rolü oynamakla kalmamış, Kürtlerde içsel bir değere dönüşmüştür. Değişim diyalektiğinin “zor dışı” bir yapıya kavuşması ve bunun Öcalan’da paradigmasal bir düzlem oluşturması ciddi bir kırılma yaratmıştır. Bu kırılma, kavramaktan daha baskındır. Aslında yeni sürecin yeterli kabul ve kavrayışa yol açmamış olması, “zor aygıtı”yla kurulan düşünsel ruhsal bağla da ilgilidir. Yeni paradigma başarılı ancak sirayet, kabul ve içselleştirme başarısızdır.
Yalın yanıtı şudur: Şiddet olarak zor, yaratıcı vasfını yitirmiştir. Aslında hiçbir dönem de olmadı. “Zor” yıkar ama değiştirmez. Dağıtır ama inşa etmez. Bunun yengilerle, yenilgilerle, güçlü ya da zayıf olmakla ilgisi yoktur. Sınıf mücadelelerinde, iktidar/devlet savaşlarında, sömürge savaşlarında oynadığı tarihsel rol, günümüzün perspektifini oluşturmuyor. Bazıları, değişimi “yenilgi tetikledi” diyor. Hayır, değişen çağ, tarih ve ihtiyaçlar tetikledi. “Zor” a mutlak ve tanrısal anlamlar yüklemek, tüm zamanların efendisi saymak, bizleri sadece nostalji kaydırağına bindirir, o kadar… Aslında bu konunun daha başka parametreleri var. Özellikle de “iç siyasal direnç” açısından… Kürt bireyi ve demokratik siyasal güçleri açısından… Konu bütünlüğünün bozulmaması için izninizle sonraki bölümlere bırakmak istiyorum.
M. Bidav: Yerini ne alacak? Silahlar gömülürse yerine ne geçecek?
D. Karakoçan: İnsan! Kavramlaştırmak gerekirse, uzun ve zorlu evrim sürecinde aydın, entelektüel birey. Sosyalist birey. Bilinçli toplum! Tüm bunların oluşturduğu ya da oluşturacağı yapılar. Aslında paradigmayı oluştururken, paradigmanın nasıl bir çalışma disiplini oluşturması gerektiğini de formüle ediyor: “Arifane ve dervişane çalışmak.” Ariflik ve dervişlik… İşte gerçek değişim dinamiği, değişim gücü… Değişim ordusu! Ama yok! Neden yok? Dediğim gibi izninizle sonraki bölümlerde değineceğim. Kürtler 25 yıllık zamana rağmen bir “şok” yaşıyor. Çünkü hazırlanmadı ve hazırlamadı!
M.Bidav: “Devletsiz toplum” ile “şiddetsiz toplum” arasındaki fark nedir? Şiddetsizlik, devletsizliğin bir ön koşulu mudur yoksa devletsiz ve şiddetsiz bir toplum mümkün müdür?
D. Karakoçan: Şiddetsiz toplum mümkün. “Devletsiz toplum” sanırım yüzyılın önceliği değil. Ütopik, Marksist-Leninist bir önermedir. Ekim devrimi öncesi ve sonrasında ciddi tartışmalar var. Bolşevikler ile anarşistler arasında mesela. Okumuşsunuzdur. Biliniyor. Komünist aşama olarak “devletsiz toplum”, “devlet söner mi yoksa ilga mı edilir?” gibi yoğun tartışmalar var.
Devlet, reel toplumun bir hakikati. Kürt tezinde de “devletsizlik”, “devlet karşıtlığı” yok. Eski paradigma da nihai amaç olarak vardı. Doğrudur. Devletin ilga edilmesi değil, zaman içinde sönmesi tezine yakındı. O süreci hatırlıyorum. Bugün bu tezler yok. Öngörülen demokratik toplum, devletin ortadan kaldırılması ya da sönümlenmesini değil, demokrasiye duyarlı hale gelerek idari-kurumsal açıdan küçültülmesini içeriyor. Önceki bölüm sorularınızda biraz değinmiştim. Devletin demokrasiye duyarlı hale gelmesi, aslında “bilinçli özgür toplum” seçeneğinin bir tezahürü. Devletsiz bir toplumun koşulları yok. Akli değil. Ancak “şiddetsiz toplum” dediğim gibi mümkün, hayal değil. Son derece aktüel. Devletin şiddetten arınması, aslında şiddetsiz toplumun da temelidir. Bunun sosyal, kültürel, düşünsel ve ahlaki alt yapısının oluşturulması gerekir. Bu da ciddi bir zaman ve emek sorunu…

M. Bidav: Tarih boyunca radikal dönüşümler, mevcut siyasal aklın rasyonel farkındalığıyla mı gerçekleşmiştir yoksa krizler ve zorunluluklar bu dönüşümleri kaçınılmaz mı kılmıştır?
D. Karakoçan: Krizler süreci tetikler ancak tüm radikal değişimler (devrimler) iradi gelişir. Krizler şartları hazırlar. Buna “nesnel koşullar” deniyor. Klasik dille “devrimci durum” … Jakoben, tepeden inmeci, dikey gelişen devrimler (değişimler) için geçerli bu. Ön görülen bu değil. Bu teorik ve pratik olarak aşılmış durumda. Krizler, dönüşümü zorunlu kılar. Ancak dönüşüm, sert darbeci geçişler değil, yumuşak evrimci bir yol izler. Sanırım bu konuda Türk ve Kürt siyasal aklı tam buluşmasa da yakınlaşıyor…
M. Bidav: Bugünün Türkiye’sinde, devlet aklı içinde yerleşik olan “güvenlikçi” paradigmanın değişmesi mümkün mü yoksa bu ancak devletin ve toplumun krizi derinleştiğinde mi gerçekleşebilir?
D. Karakoçan: Savaş ve şiddet, kaçınılmaz olarak güçleri “güvenlik” e odaklar. Bu doğal. Korunma, koruma, sakınma içgüdüsü; güvenlikçi politikaları merkeze alır. Bu merkez, her şeyi biçimlendirir. Kültür, sanat, eğitim, ekonomi; birey, toplum güvenlik önceliğine göre şekillenir. Dediğiniz devlet aklıyla sınırlı bir şey değil bu. Kürt tarafı da “güvenlikçi.” Güvenliği esas alan ve politik örgütsel örgüyü buna göre oluşturan bir durum söz konusu… Aslında güvenlikçi siyaset ve yarattığı alışkanlıklar her iki taraf açısından da ciddi bir sorun. Demokratik eğilim ve çözümde ortaklaşmalar zaman içinde güvenlikçi akıl ve pratiğin aşılmasını sağlayacaktır. Savaş ve şiddetin yarattığı alışkanlıklar kadar sayısız badire var…
M. Bidav: Paradigmasal değişim Kürtler ve Türkler arasında nasıl bir anlam taşır?
Türk ve Kürt kimlikleri değişimin özneleri midir yoksa değişim sürecinde kimlik ötesi bir kamusal alan yaratmak mı gerekir? Etnik kimliklerin toplumsal değişim süreçlerindeki rolü nedir? Bir engel mi yoksa bir motivasyon kaynağı mı?
D. Karakoçan: Öncelikle şunu belirtmeliyim. Suriye sürecinin başlamasıyla birlikte bazı yazılarımda değinmiştim. Öcalan’ın attığı adım ve gelişen süreç hayal bile etmediğiniz bazı sonuçlar yaratabilir. Türkiye ile sınırlı değil. Bölgesel. Kim ne derse desin, oluşmaya başlayan ortak akıl ve iradenin Kürtlerin yaşadığı diğer parçaları da etkileyeceğini düşünüyorum. Yani Suriye, Irak, İran oluşan yeni perspektifin pek de dışında değil. Coğrafi sınırlar değişirse şaşmam. Kürt-Türk buluşması, tüm Kürtleri ve Ortadoğu’yu etkileyecektir.
Sorunuza gelince, süreç önce kimlikler üzerinde gelişecek gibi. Bu doğal. Çünkü farklı dinamikler, oluşumlar yaratılmış değil. İkinci basamağında kamusal alanın oluşturulması var gibi. Devlet (iktidar) bazı yasal ve anayasal düzenlemelerle bu alanı oluşturabilir. Etnik yapılar, Türkiyelilik kimliği altında alt kültürel kimlikler olarak değişim öznesi olur, alan da bulur. Kültürel kimlikler engel değil, aksine değişim öznesidir.
Devam edecek…
