Nedenlerinden bağımsız olarak coğrafyamızda bulunmanın kendisi içten bir sevince, vedalaşmak ise derin bir hüzne vesiledir.
Tunceli Eğitim ve Sağlık Vakfı olarak, geçtiğimiz hafta boyunca Mazgirt, Nazımiye, Hozat, Çemişgezek ve Pülümür’ün yanısıra Tunceli il merkezinde eğitim ve sağlık alanına ilişkin bir dizi etkinlik gerçekleştirdik. Vakfın Yönetim Kurulu üyelerinden Mehmet Baykara, Yasemin Selek, Mehmet Kaçar, Mehmet Işık ve misafirlerimizle birlikte köylerimizde ve il-ilçe merkezlerinde öğrenciler, öğretmenler, yaş almış büyüklerimiz ve diğer hemşehrilerimizle bir araya geldik.
Bir akademisyen olarak uzun yıllardır kültürel ve akademik etkinlikler için gittiğim memleketimde bu kez öğrenciler-öğretmenlerle vakit geçirmek, onlara konuşmaktan çok, onlarla konuşmak ayrıca özel bir durumdu. Onların çekinerek kurdukları her cümlede kendi çocukluğumu, öğrencilik yıllarımı ve diğer hallerimi gördüm. Vaktiyle her gün bir saat kadar mesafedeki okula gitme-dönme çabalarımı, bunca yükü taşıyan çocuk bedenimi, ‘Kürtçe konuşma’ gerekçesiyle öğretmenimizden yediğimiz dayağı ama aynı zamanda derslerimizde öğretmenimizin sorularına cevap vermek için nasıl yarıştığımızı hatırladım. O okullarda öğrendiğimiz ve unuttuklarımızın diyalektik ilişkisi üzerine bambaşka bir yerden düşünme imkanı buldum.
Bu kez hem bir akademisyen, hem de doğrudan eğitimle ilgili bir kurum olan Tunceli Eğitim ve Sağlık Vakfı’nın başkanı olarak memleketimde bulunmak herhalde hiç unutamayacağım, müstesna bir deneyimdi. Ayrıca vakfımızın üyeleri ve dostlarının katkıları ile oluşan mütevazi bütçelerle coğrafyamızda kamusal hizmetler üretmeye çalışmak bambaşka kıymetli bir işti.
Aslında kamusallık tıpkı eğitim gibi, bizim toplumsal coğrafyamızın geleneğinde var. Bugünkü Tunceli vilayeti sınırlarından daha geniş alanı kapsayan geleneksel Dersim coğrafyasında gündelik hayat, çoğunlukla kendine özgü kamusal deneyimler üzerine kurulmuştu. Toplumsal sürekliliği de o özgün deneyimler sağlıyordu. Özellikle Alevi inanç geleneğinin getirdiği kamusallık biçimleri bu coğrafyada günlük toplumsal ve bireysel sorunların büyük bölümünün çözümünü mümkün kılıyordu. Bu yüzden bu coğrafyada çok uzun yıllar formel yargı ve güvenlik kurumlarına ihtiyaç olmamıştı. Toplumsal adaleti sağlamak üzere adliye, polis, Jandarma, hapishane gibi kurumlar kimsenin aklına bile gelmemişti.
“Eğitim, Geleneğinde Var”
Hiç kuşku yok ki eğitim, bu coğrafyanın kamusallık geleneğinde özel bir yer oluşturur. Üstelik sanıldığının çok ötesinde anlamı olan özgün bir kamusal deneyimdir. Yıllardır akademik ve diğer ortamlarda ne zaman Tunceli muhabbeti olsa, duyduğum ilk sözler yüksek ‘okuma yazma oranı’yla ilgili olmuştur. Vilayetler düzeyinde kıyaslama yapıldığında Tunceli ilk sırada gelir mi, tam bilmiyorum ama bu oranın yüksek olduğu doğrudur. Ne var ki bu doğru tespit pek çok yanlış iddia için de yıllardır bir örtü işlevi görmüştür. Sanki geleneksel Dersim coğrafyası eğitime tümüyle kapalıydı da formel okullarla kırıldı gibi yaygın kanaat vardır. Oysa durum hiç böyle değildir.
İlçelerimizin kitapları serisine formel eğitime dair yazan meslektaşım Prof. Dr. Ümüt Akagündüz’ün Mazgirt ve Ovacık kitaplarındaki makalelerine, aynı şekilde Dr. Ergin Dikme’nin Hozat kitabına yazdığı makaleye bakın, bu iddianın temelsizliğini görürsünüz. Geleneksel Dersim coğrafyası, eğitimle sanıldığının aksine formel eğitim kurumlarının inşasından çok önce tanışmıştır. Köylerin pek çoğunda, “ileri gelen” ailelerin, evlerinin bir odasını eğitime ayırması ve bir de öğretmen bulması ile gerçekleşen bir eğitim deneyimi vardır. O yüzden bu coğrafyada “eski yazı” yani Osmanlıca okuyup-yazan çok kişi vardı. Keza Osmanlı döneminde de Dersimde formel eğitim kurumları inşa edilmişti. Resmi kayıtlara göre buralarda okula giden çok sayıda öğrenci vardı. Günlük hayatta büyük ölçüde “efendi” lakabıyla bilinen kişiler genellikle bu okullarda okuyorlardı. Yani eğitim, Dersim coğrafyasında Cumhuriyetten çok önce ve geleneğinde vardı.
Bununla birlikte Cumhuriyet dönemi eğitim deneyiminin kendine özgü birçok özelliği olduğu da doğrudur. Ben de o deneyimin etkilediği kuşaklardan birine mensubum. Belki de bu deneyimlerin başında sözcüğün gerçek anlamında, okumanın ‘mecburi’ hale gelmiş olması yer alıyordu. ‘Mecburiyetten’ kastettiğim bir sistem kararından çok, toplumsal eğilimlere uygun olarak, her ailenin çocuğunu okula göndermek için adeta seferberlik ilan etmesi halidir. Bunun da anlaşılır nedenleri vardı. Bu kahırlı coğrafyada aileler, çocuklarını genellikle yıkıcı biçimlerde muhatap oldukları devletin memuru yapabilirlerse, koruyabileceklerine inanıyorlardı. Çocuklarının, kendileriyle aynı akıbeti yaşamaması ancak bu şekilde mümkün olabilirdi. O yüzden bu coğrafyada ‘devlet memuru’ olmak, herhalde diğer pek çok bölgeye göre çok daha baskın bir eğilimdi.
Bunun bir yansıması olarak uzun yıllar İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyük şehirlerde ve Elazığ, Erzincan, Bingöl, Malatya gibi komşu şehirlerde yaşayan ailelerde daima memleketten gelmiş akraba çocuklar bulunurdu. Çocukların okuyabilecekleri resmi kurumların ya da yeterli imkanların olmaması, ailelerin bu yolu kullanmalarına neden olmuştu. Hiç bir aile bu tür bir misafirliği sorun etmezdi. Bir tür olağan kabul edilen bu durum da eğitimin, gelenekteki yeriyle ilgiliydi.
Eğitime dair bu zorluklar, çocukların sadece uzak şehirlerde anne ve babasından ayrı kalması biçiminde tezahür etmiyordu. Aynı zamanda en yakın okula kaydolmayı gerektiriyordu ki bu da her gün, kimi zaman bir kaç saat süren mesafeleri yürümek demekti. Bölgenin özellikle kış mevsiminde yoğun kar yağışına muhatap olması bu zorlukları özellikle arttırıyordu. Ama her nasılsa o zorlukları aşmak gündelik birer alışkanlık gibiydi. Bu coğrafyanın çocukları olan Prof. Dr. Mehmet Ali Oturan, Prof. Dr. Müslüm Bozyiğit, Prof. Dr. Kamer Kılınç ve daha onlarca akademisyen bu zor koşullarda ilkokul eğitimlerini tamamlamışlardı.
Bu coğrafyanın çocuklarının bir kısmı, o zorlu ilkokul-ortaokul eğitimlerinden sonra lisede okumak için genellikle memleketlerini terketmişlerdi. Çünkü çoğu yerde henüz lise açılmamıştı. Bu nedenle bu coğrafyanın “yatılı lise” okuyan pek çok çocuğu vardı. Bu çocuklar çok başarılıydı. Elazığ Ortaokulu öğretmeni Ömer Kemal Ağar Dersimli çocukların çok zeki olduklarını yazmıştı. Bu çocukların bir kısmı eğitim serüvenlerini daha ileriye götürerek üniversiteye girebilmişlerdi. Cumhuriyetle yaşıt olan Av. Haydar Özdemir onlardan birisiydi. Dersim coğrafyasının en kahırlı zamanlarına da tanıklık etmiş ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun olmuştu.
Şükran Lılek Yılmaz’la birlikte derlediğimiz Hafızanın Dili kitabında, üniversite okumuş Dersim’li çocukların hatıralarını yazmıştık. En büyükleri 1936 doğumlu Av. Haydar Kaya, en küçükleri de 1942 doğumlu Av. Dursun Ali Aydın idi. Ne yazık ki Dursun Ali Aydın, daha söyleşiyi yaptığımız günlerde Hak’ka yürümüştü. Bize hayat öykülerini anlatan bu grup içinde Orman Mühendisi Kazım Arık, akademisyen Hüseyin Yıldız, Edebiyat öğretmeni Yusuf Demir ve Dr. Kazım Taş vardı. Kuşkusuz bu isimler üniversitede okuyan Dersimliler içinde sadece küçük bir kesimdi, daha başkaları da vardı.
Ankara’da ve İstanbul’da daha 1950’li yıllarda kurulan Tunceli Kültür Derneği de bu grubun çabalarının ürünüydü. Hatta 1950’li yılların sonunda Ceride-i Dersim diye bir gazete bile çıkarmışlardı. Bugün başkanlık görevini üstlendiğim Tunceli Eğitim ve Sağlık Vakfı’nı da kuranların başında yine onlar vardı. Bugün Tunceli Belediye Başkanlığı ile Tunceli Eğitim ve Sağlık Vakfı arasında bir protokole konu olan Şişli ilçesindeki arsa üzerinde bir öğrenci yurdu yapmak fikri de yine onların arzusu ve planıydı. Bu coğrafyadan çıkacak çocukların yolunu daha o zamanlar, Dersim’li üniversite öğrencileri açmıştı.
Benim görebildiğim kadarıyla coğrafyamızın eğitim geleneği bugün de devam ediyor. Her ne kadar göç nedeniyle il ve ilçelerimizde öğrenci sayısı radikal bir biçimde düşmüşse de , ülke genelinde ve yurt dışında okuyan , bu coğrafya kökenli geniş bir kesim bulunmaktadır. Nitekim Tunceli Eğitim ve Sağlık Vakfı bu öğrencileri de içine alacak şekilde 509 öğrenciye burs vermektedir.
Derdine deva bir sağlık-tedavi geleneği
Sağlık alanı da tıpkı eğitim gibi coğrafyamızın özgün deneyimleriyle yüklü alanlardan birisidir. 1930’lu yıllarda Dersim’i kıran ekipte görev yapmış ve kendi ifadesiyle Dersim’in dağını taşını, köyünü kasabasını ve insanların gündelik hayatını öğrenen Albay Nazmi Sevgen bu coğrafyanın sağlık deneyimlerine dair şunları yazmıştı: “Dersim şimdiye kadar doktor eli girmiş ve doktor gözü değmiş değildir. Her şeyde olduğu gibi bunda da kendi yağı ile kavrulmuştur. Burada zengin ve güzel tabiat, ölçüden uzak bir hayat, kaygusuz ve ademi bir geçiniş ömrü uzatmış ve hariçle temasın azlığı da Dersim’in salgın hastalıklardan korunmasını temin etmiştir.” Üç dönem Tunceli milletvekiliği yapan Fethi Ülkü’nün yazdığına göre Tunceli’de ilk doktor ataması 1955 yılında yapılmıştı. Hastane ve modern tıbbın ürettiği ilaçlar, Dersim’liler için çok yabancıydı.
Peki doktorun bilinmediği bu coğrafyada insanlar hastalıklarla nasıl başa çıkarlardı? Nazmi Sevgen’e göre her yerde gelenekten “sağlık görevlileri” vardı. Onun ifadesiyle Munzur nehri kıyısındaki Seliç köyünde oturan Mutatabbip Mustafa “Dersimin en büyük operatörü-cerrahı” idi. Tanır’dan Hasan oğlu Ali Baba, Demenanlı Cibokej, Demenanlı Hüseyin oğlu Mehmet, Haydaranlı Kısa Seyit Ali” bunlardan bazılarıydı.
Bu coğrafyada eğer bir çocuk tabiat şartlarından dolayı ölmez ve bu süreci aşarsa, en az 70-80 yıl yaşayabilirdi. 1930’lu yılların Türkiye’sinde 70-80 sene yaşamak olağanüstü bir durumdu. Zira ortalama insan ömrü 50-60 yıl dolayındaydı. Yine Dersim’i kırmaya gelenlerden biri olan Naşit Hakkı Uluğ da “Dersim’de tabiata bir kere galebe çalan doksan seneyi kolayca geçirir” demişti. Çünkü burası çık sıhhatli insanların coğrafyasıydı.
Dersim’de insan-hayvan sağlığına dair üretilen “tedavi biçimleri” modern tıbbın müdahalesine gerek bıraktırmayacak kadar zengin ve etkiliydi. Bunun çarpıcı bir örneğini de Fethi Ülkü yazmıştı. Ülkü’nün aktardığına göre 1938’de Pülümür’de askerlik yapan hekim Mutemid Yazıcı, Fethi Ülkü’ye şunları yazmıştı:
“1938’de Pülümür’de bir askeri birlikte yedek subay doktor olarak bulunuyordum. İlçede başka doktor olmadığı için hükümet tabipliğine de vekalet ediyordum. Günün birinde ilçeye bağlı Aşkirik (Kocatepe) köyünde Sayıcan (Şahıcihan) adında bir köylü, hiçbir resmi izin belgesi olmadan “icrayı tababet” ettiğine dair ihbar aldım. Araştırma sonunda iddia sabit görüldüğünden savcılığa başvurarak adı geçen kişinin bu yasa dışı fiilinden dolayı tutuklanarak cezalandırılmasını istedim. İsteğim yerine getirildi. Ne var ki her sabah, evimin cezaevine bakan penceresinden gördüğüm manzara beni şaşırtmıştı. Cezaevi çevresinde kolu bacağı sarılı birçok insan dolaşıp duruyordu. Bunlardan birini çağırarak bu durumun nedenini sordum. Yıllar boyunca bu tür yaraların Sayıcan tarafından tedavi edildiğini söylediler. Merakımı gidermek için cezaevine giderek Sayıcan’la görüştüm. Ne tür ilaç kullandığını sordum. Süt üzerinde oluşan kaymağı ya da peyniri bir süre küflenmeye bıraktıktan sonra meydana gelen maddeyi yaralara sürmek suretiyle iyileşmeyi sağlıyormuş. Bu yöntem, dedesi, babası tarafından da uygulanıyormuş. Kendisi de onlardan öğrenmiş. Kendisine bu işin suç olduğunu, bırakması gerektiğini aksi halde büyük ceza göreceğini söyledim. İtaat edeceğini vaat etti. Bunun üzerine salıverilmesini sağladım. Ama hastalarını, onu rahat bırakacaklarına inanmadım. Gün gelip de İngiltere’de peynir küfünden penisilin yapıldığını öğrenince bu olayı hatırladım ve tıp alanında büyük bir fırsatı nasıl kaçırmış olduğumuza çok üzüldüm. Aynı zamanda bu ilacı uzun süreden beri kullanarak pek çok acıyı dindirmiş olan Sayıcan adlı yurttaşı küçümsediğime, hatta cezalandırdığıma esef ettim.”
Penisilinin İngiltere’den once Dersim’de bulunduğunu farketmek oldukça önemliydi. Ne var ki modern tıbbı temsil eden Yazıcı’nın geleneksel hayatta üretilen bu kültürle ilgili “esef duyma hali” hiç bir zaman yaygın bir davranış haline gelmemişti. Zira benimsenen ve uygulanan politika, uzun ömür sağlayan bu coğrafyada insanların yaşamalarını değil, terk etmelerini öngörmüş; hatta bölgenin önemli bölümünü bu coğrafyanın kadim nüfusuna yasaklamıştı.
Bugün bizim coğrafyamızda ortalama ömür, yine Türkiye ortalamasının 3-4 yıl daha üzerindedir. Bu açıdan geçmişle bir sürekliliği vardır ama aynı zamanda özellikle genç nüfusun bölgeden gitmesi nedeniyle yaşlı bir coğrafya olduğumuzu söylemek de mümkündür. Bu durumun getirdiği bir dizi sorun vardır ve elbette bu konularda da yeni kamusal yaklaşımlara ve girişimlere ihtiyaç bulunmaktadır. Tunceli Eğitim ve Sağlık Vakfı olarak bu yeni sorunlar üzerine düşünmekte ve çalışmaktayız.
Coğrafyamızda Geleneğin Üretimi: Eğitim Seminerleri ve Sağlık Taramaları
Tunceli Eğitim ve Sağlık Vakfı bütün bu geleneklerin coğrafyasında günümüzün bir kurumu olarak geleneği sürdürmeye, dertlerine deva olmaya gayret ediyor. Hem geleneğimizin bilinmesini hem de yeni koşullarda sürdürülmesini arzu ediyor. İl genelinde başlattığımız sağlık taramaları ve eğitim seminerleri bu amaçla ilgilidir.
Vakfımız, geçtiğimiz yılın Kasım ayında Pülümür köylerinde sağlık taraması yapmıştı. Pülümür ve Çevre Köyleri Yardımlaşma Derneği Başkanı Yılmaz Coşkun ve vakıf YK üyesi Mehmet Işık’ın öncülük ettiği o taramada Pülümür’ün köylerinde onlarca yaş almış kişilere ulaşılmıştı.
Geçtiğimiz hafta 16-20 Nisan tarihleri arasında da Hozat, Çemişgezek, Pertek ve Nazımiye köylerinde aynı şekilde taramalar yapıldı. Bu süreçlerde tüm maliyetler vakfımız tarafından karşılandı. Bu taramalara paralel olarak aynı tarihlerde Tunceli Eğitim ve Sağlık Vakfı ve Türkiye Alzheimer Derneği İşbirliğiyle Hozat, Nazımiye ve Mazgirt’te demans ve depresyon taramaları yapıldı. Yaş ortalaması Türkiye ortalamasının üzerinde olan şehrimizde yaş almış büyüklerimizin dünyasına temas etmek üzere dört kişilik bir uzman ekip, beş gün boyunca ilçelerimizde 100 kişiyi taradı. Tarama sonuçları bir rapor olarak düzenlenecek ve takibi de yapılacaktır. Türkiye Alzheimer Derneği Yönetim Kuruluna, derneğin Tunceli Şubesi başkanı Elif Gündüz Bilge’ye ve uzman ekipte görev yapan Burcu Bulut, Ata Onur Kepenek ve Sevde Nur Karabulut’a bu kıymetli işbirliği için çok teşekkür ediyoruz.
17/18 Nisan 2025 günlerinde gerçekleştirdiğimiz Eğitim Seminerleri de bu geleneğin yeni ve belki de ilk örnekleri oldu. Tunceli Eğitim ve Sağlık Vakfı, içinden geldiği coğrafyada ilk kez bu tür seminerler yaptı. Tunceli İl Milli Eğitim Müdürlüğü ile işbirliği içinde 17/18 Nisan günlerinde Tunceli İl merkezi, Nazımiye, Pülümür ve Hozat’ta eğitim seminerleri gerçekleştirdik. Seminerlere sınav aşamasındaki 8. ve 12. sınıflar başta olmak üzere öğrenciler ve öğretmenler katıldı. Bu seminerlerde vakfımız adına, Hacettepe Üniversitesi Eğitim Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Ali Ekber Şahin ve Hasan Kalyoncu Üniversitesi Psikoloji bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Tolga Arıcak birer sunum yaptılar. Etkinliklere il ve ilçelerin Milli Eğitim Müdürleri de katılarak vakfımıza teşekkür eden kısa konuşmalar yaptılar, hocalarımıza plaketler verdiler. Bu seminerlerde çok sayıda öğrenci sorular sordular. Bir öğrencinin “bunca emekten sonra ileride diplomamız iptal edilirse ne yaparız” sorusu ise herhalde uzun süre belleklerde yer alacak çarpıcı bir durumdu.
Sonsöz: Teşekkürler ve coğrafyamıza minnetle..
Tunceli Eğitim ve Sağlık Vakfı olarak bu çalışmalar için pek çok kurum ve kişinin desteğini aldık. Bunun özellikle altını çizmek isterim. İl Milli Eğitim Müdürlüğü’nün desteği sürecin tüm aşamalarında çok değerliydi. Keza İl Sağlık Müdürlüğünün ilgisi değerliydi. Her iki kurumdaki müdürlerimize teşekkür ediyorum. Hozat, Nazimiye, Mazgirt ve Pülümür Belediye Başkanlarımızın yakın ilgi ve destekleri çok değerliydi.
Bunca akademik yoğunlukları içinde zaman ayırıp eğitim seminerlerimize Gaziantep ve Ankara’dan gelerek katılan Prof. Dr. Osman Tolga Arıcak ve Prof. Dr. Ali Ekber Şahin’e özellikle teşekkür ediyorum. Türkiye Alzheimer Derneği Genel Başkanı Prof. Dr. Başar Bilgiç’e, dernek yönetiminde Prof. Dr. Işın Baral Kulaksızoğlu’na ve Arzu Kartum’a kıymetli destekleri için çok teşekkür ediyorum.
Bu çalışmaların tümü vakfımızın bağışlardan oluşan mütevazi bütçesiyle yapıldı. Tam da bu çalışmalar devam ederken duyarlılık gösterip bu bütçenin oluşmasına destek sağlayan tüm dostlarımıza ve üyelerimize teşekkür ediyorum. Ayrıca bu etkinliklerde çok çeşitli biçimlerde yanımızda olan, güç veren iş insanı Haydar Kaya, Dr. Düzgün Karaş ve Dr. Kamber Kaya’yı özellikle anmam gerekecek. Bütün bu katkılar daha hızlı yol yürümemize yardımcı oldu.
Tunceli Eğitim ve Sağlık Vakfı kurulduğu 1991’den bu yana coğrafyasına “eğitim” ve “sağlık” alanında kamusal hizmetler üretmeyi amaçlıyor. Munzur Üniversitesine yürüme mesafesinde olan 450 kapasiteli Kız Öğrenci Yurdu, bu çalışmalarımızın bir ürünüdür. Öğrenci bursları, sağlık taramaları, eğitim seminerleri vb hepsi bu amaçla ilgili çalışmalardır. Bunların yanısıra dil eğitimi ve yaş almış nüfusumuza yönelik yeni koruyucu mekanizmalar oluşturmak gibi ihtiyaç ve hedeflerimiz bulunmaktadır. Tunceli Eğitim ve Sağlık Vakfı zaman içinde bütün bu alanlara dokunmak istiyor. Bu nedenle ilgili tüm kesimleri ve en başta da hemşehrilerimizin çalışmalarımızı sosyal medya hesapları üzerinden takip etmeye, destek olmaya davet ediyoruz. Bu toplumsal coğrafyanın daha çok dayanışmaya ve geleneklerimizi inşa etmeye ihtiyacı var.

Hocam çok teşekkürler. Elinize emeğinize sağlık.
Saygılarımla DR.Gülşen Erenler Çakar