Köleci Roma, sadece engizisyonuyla değil, soylu sofralarıyla da ünlenmişti… Soylular uzun yemek ziyafetlerinde tıka basa yer, yerdiklerini kusar, sonra ara vermeden tekrar yemeye devam ederlerdi. Çarı çöpü yere atar, yerlere kusar, bu köleci dünyada halkı izole etmiş olmanın rahatlığıyla sefa sürerlerdi.
Zenginlik ve ihtişamın dokunulmaz sürekliliği ve bu sürekliliğin yarattığı doyumsuzlukla ilgiliydi bu. Doyum noktası yani zirve, geri çekilmeler bırakmalar, vazgeçmeler olmadığı taktirde, köleci şölenlerde olduğu gibi, kaçınılmaz olarak zıvanadan çıkmış, sempatisini -etiğini yitirmiş sahneleri yaratırdı.
Antik Roma soylularını anlatan bu çirkin tablo, şiddet ve köle emeği üzerinde yükselen Roma siyasal yapısının bir tezahüründen başka bir şey değildi. Özellikle politik alanda bunun daha yakıcı ve yıkıcı sonuçları oluyordu.
Doyumun yarattığı doyumsuzluğun vazgeçilmez çekiciliği!
Yalnız öyküdeki “kısadan hisse”yi kimse başkasına, ötekine, rakibine, diğer partiye, muhalefete, Sağ’a ya da Sol’a, şuna buna atfetmesin. Herkes, her birimiz biraz kendinde arasın. Kendine baksın derim ben…

Çünkü demokratik yapılarda bu durum, “demokratlık”, “solculuk” gibi kavramların ardına gizlenerek daha görünmez ya da az görünür hale getirilebiliyor.
Masal tam da burada şimdiki zamana dönerek öyküleşiyor…
Özellikle yerel seçimler arifesinde anlatmakta fayda var
Doyumsuzdu. Yetinmesini bilmiyordu. Bildiği kelimeler istekleriyle sınırlıydı. İç dünyasında “hep bana, daha çok bana” der dururdu. Dünyalar da verilse, tanrı katına da çıkarılsa “açlığını” doyurmak imkânsız gibiydi. Biyolojik açlık değildi bu. Hırsından, bitmez isteklerinden, yönetme hükmetme arzusundan gelen bir açlıktı. Onmaz bir hastalıktı, çaresi yoktu. Doyurmak, tatmin etmek imkansızdı…
***
Bu bencil, doyumsuz refleksler yapılardaki çürüme ve çözülme arttıkça dünya Sağ’ından – dünya Sol’una doğru bir eğim çizmeye başlamıştı. Demokratik kolektifleri de etkisi altına alarak her birini “idari aygıt”lara dönüştürmüş, “iktidar kavgası”nın içine çekmişti.
***

Oysa hayat çok şey öğretmişti ve tarih hayatı anlatırdı
Vakti geldiğinde çekilmesini, çekip gitmesini bilmeli/öğrenmeli insan. “Daha daha, bir daha”sı olmamalı insanın. Halkın “geri çağırma” hakkını kullanmasını da beklemeden saygıyla vedalaşmalı koltuklardan, mevkilerden. “Bir dönem daha, bir daha” deyip durmamalı, tekrar tekrar gelmek/ kalmak için sağı solu yoklamamalı ha bire. Pazara düşmemeli yani. “Benden alası mı var” dememeli; “demokrasi var, seçtiler” diyerek kestirip atmamalı insan…
***
Akil olmalı, düşünmeli!
***
Egosu hırsı değil, ilkeleri etik kuralları olmalı insanın.
***
Bir de daha ne ister insan, daha başka ne yaşayabilir ki?
Bırakıp gitme vakti değil midir gerçekten? Çaydan son yudumu aldıktan sonra kalmak caiz mi ki?

Tüm bir hayatı böyle güzel, böyle masalsı böyle duygulu bir içtenlikle bir “çocuğun” avucuna bırakmak; geleceği bir “çocuğun” yürüyüşünde görmek zamanı değil midir sizce de? Değmez mi güzel gülüşlerine?
***
Bu ne telaştır ne kapanmaz iştahtır gerçekten?
