Kürt hareketinin iki ana dönemi olmuştur. Birinci dönem, ağırlıkla kimlik odaklı dönemdir. Buna “kimlikçi siyaset dönemi” de denebilir. İkinci dönem ise “demokratik çözüm ve inşa dönemi” olarak öne çıkar ve radikal değişimler içerir.
Öcalan düşünsel, siyasal ve ruhsal değişimler yaşayarak ikinci döneme geçmiş gibidir. Ancak demokratik alan yapıları bu geçişi sağlayamadığı gibi, tam anlamış da değildir. Bundandır ki ikinci aşamaya geçiş yapmakta hayli zorlanıyorlar.
Heri iki dönem teorik, stratejik, taktik – pratik bakımdan birbirinden ayrışır. Dolaysıyla öncelikler sıralaması da aynı biçimde değişmiştir.
Evet Öcalan bugün de güçlü bir figürdür. Hatta ikoniktir. Teorik, politik-pratik bağlamda aşılmış da değildir. Ancak Öcalan Kürt sorunsalının ikinci yarısında kendini bu ikonik- kimlikçi alana hapsetmediğini görüyoruz. “Ben Meshi değilim, bana sığınmayın” ifadesi de bunun kanıtıdır. Bu kanıt, Kürt hareketinin “Lider Hareketi”nden- kolektif, toplumcu bir harekete dönüşmesi gerektiğinin de altını çizer. Lider kimlikli bir hareketin ise başarı şansı yoktur. Ayrıca, Öcalan’ın, düşünsel açılımlarla kendini bilimsel entelektüel alana odaklayarak kurumlaştırmasının; Kürtlerin, geleneksel sadakat ve biat paradoksundan çıkmasına bir çağrı anlamı taşır.
Sosyal gerilik ve ona eşlik eden dar pratikçilik ya da “işçilik”, Öcalan’ın doğru anlaşılmasını güçleştirmiştir. Bu nedenle teorik-düşünsel temelinden kopuk dar siyaset tarzı bugün de temel sorunlardan biridir. Bundandır ki, “Öcalan’a dayalı siyaset” belli bir sadakat ve bağlılık kültüne dayanıyor gibi olsa da; alan bireyi ve dinamikleri açısından daha çok pragmatizm ve onu perdeleyen bir illüzyondur.
Öcalan’ı kişisel, siyasal varoluşlarının kaynağı, ana referansı olarak gören anlayış bugün de oldukça baskındır. “Öcalan’a ulaşma gayreti” de varoluşlarını onaylatma gayretidir. Bunlar, demokratik siyasete giriş yapmadan, zihinsel/düşüncel emek harcamadan belli ilişkiler üzerinden güç olamaya devam ediyorlar. Mesela Ada’ya gitmek, Öcalan imajı veren çevre ve ilişkilere yakın olmak ya da onlarla ilişkilenmek hala hakim bir tarzdır.
Ne yazık ki alan siyasal kimlikleri de biraz böyle şekillenmiştir. Öcalan’ın geliştirdiği tezleri doğru anlama ya da daha somut ve gerçekçi ele alma, hatta doğru bulmadıklarında eleştirme yerine; Öcalan’ın kendisine sığınıyorlar. Fikirlerini değil, Öcalan’ın kendisini kendilerine referans yapmaya çalışıyorlar.
Bundandır ki, Öcalan’ın fikirlerine uzak, kendisine “yakın” profiller oluşmuştur. Yakın olmak onay görmek, icazet almak için çabalıyorlar. Birazda Kürt hareketinin kendisi bu alışkanlığı yaratmıştır; böyle bir dejenere kültür ve siyasetin biçiminin yolunu açmıştır denebilir.
Bu dejenere siyaset ve temsiliyetin belirgin özelliği şudur: Pratik sorunlarla karşılaştıklarında ya da durumu izah etmekte zorlandıklarında “Öcalan böyle diyor” deyip işin içinden çıkıyorlar. Öcalan adına sığınıyorlar, tezlerini değil kendisini yüceltme yoluna gidiyorlar. Bir kale gibi kurguluyorlar. Hiçbir şey üretmiyorlar. Bundandır ki, kendi görüşleri, kendi düşünceleri, kendi doğruları; kendi ışıkları, albenileri yoktur.
Öcalan’a dayalı siyaset sosyal temelinden kopuk ve propagandisttir. Bir tür Mesihçiliktir. Tasavvufçu bir dışa vurumdur. Bu nedenle Öcalan’la ilişkilenmede basamak rolü oynayan aynı biçimde doğal yapıdan koparan yaklaşımlar aşılmalıdır. Bazı ikonik kurumlar, bazı ikonik köyler, yerler ve etkinlikler; bazı ilişkiler ve kan bağları bu yapısından dolayı yeni sürecin ruhuyla bağdaşmıyor. Bunlar birer sosyal disiplin, politik kültürel disiplin değildir. aksine dejenerasyon aracıdır. Bu yolların kapatılmasında büyük fayda vardır. Kapatılmadıkça yeni siyasal kişilik, tarz ve etik gelişmez. Yapı gerçek bir demokratik sosyal harekete dönüşemez.
