Her şeyden korkar mı olduk? Belirsizlikler labirentinde irademize tuzak kuran kaygılar ordusunun esiri mi oluyoruz? Yerkürede özgürlük bayrağını göndere çeken eller, şimdi tevekküle mi açılıyor? Her geçen gün “kader”e daha çok secde eden fatalistlere (*) mi dönüşüyoruz? Algılarımızla oynayan modern korkular, sosyal duruş ve davranışlarımızı da mı değiştiriyor?
Öyle değilse bu “razı olma” halleri neden? Neden çelişkilerimizle uzlaşı halinde, böyle koyun koyunayız? Demiri tavında döven, çeliğe su veren yapı ustalarına; korku duvarını aşan “çocukluğumuza” ne oldu?

Korku, doğal, evrensel bir duygudur. Her insan korkar. Bir duygu olarak tutumlara ve eylemlere yön verir. Hatta korkunun yarattığı “sakınma hali”, insanın hayatta kalmasına da yardımcı olur. Savunma/sakınma içgüdüsünü güçlendirir. Sağduyu ve temkinli olma yetisi kazandırır.
Her insan, bir biçimde ve birçok şeyden korkabilir. Geceden, yılandan, çıyandan, börtü böcekten, yalnız kalmaktan, uçağa binmekten, kapalı tutulmaktan, denize girmekten korkabilir. Ancak doğal korku kişide içerik oluşturarak onu tanımlamaz ve teslim almaz. Karakter oluşturmaz. Doğal korkunun temelinde korunma duygusu, çoğunlukla da olumsuz deneyimler, belirsizlikler, aşılmayan kaygılar ve bilinçaltılar vardır.
“Korku” halinin “korkaklığa” dönüşmesinin serüveni…
Ancak korku halinin “korkaklığa” dönüşmesi başka bir şeydir. Özel ve öznel bir boyuttur. “Korku” daha çok tensel refleks, “korkaklık” ise, sosyal alan bulan ve alanı absorbe eden bir kişilik bozukluğudur. “Hastalık” da denebilir… Benliği belirleyerek yıkıcı davranışlara yön verir. Korkaklık bulaşıcı olduğu kadar kemirgendir. Cesareti, sosyal duruş ve yaşamı, sorumluluk duygusunu kemirip durur. Bir kurtçuk gibi yuvalanır.

“O kadar korkma, kötü bir adım atabilirsin.” Özdeyişi de bu yıkıcı duygudan doğar. Doğal korku önlem, korkaklık ise kaçıştır. Korkaklık, insanın kontrol sistemini dağıtır, iradesini, varlık gerekçesini yok ederek ezer. Çoğunlukla geri çekilmelere yol açar. Korunma içgüdüsünün tetiklediği panik hali ve bulamaçlı bilinç, insanı mutlak yanlışa, kaybetmeye, yenilgiye yöneltir. Güçlü ve hakim olana yamar.
Korku bir “toplumsal disiplini” sağlamanın etkin aracı olarak görülür. Aslında erk, kaygı, korku, acı, yalnızlık, güçsüzlük gibi duyguları yöneten bir mühendisliktir. Hobbes’ te, “hiçbir duygunun insanları yasayı ihlal etmekten korku kadar alıkoymadığının” altını çizer. İçselleşmiş korku, korkaklıktır. Ve korkaklık, “düzenin adaletidir.” Nizâmülmülk’üdür. Bir tür düzen-adalet sağlayıcıdır. Toplumlar da korkuya dayalı “barış içinde” yaşar. Buna “özgürlüğün ehlileştirilmesi” de denebilir.
Lars Svendsen’in belirttiği gibi, “Korku insanın içindeki her şeyi yok edebilir; aşkı, inancı, hatta şüpheyi bile. Öyle ki; korku, onun varlığını istila eder; düşüncelerinde çınlar, kalbinde pusuya yatar; dudaklarında son nefesinin verdiği mücadeleyi izler.”
Korkaklık, kötülüğün acımasız varlığına ve ruhları istilasına karşı zayıflığı örgütler. “Cehennem, korkunun (korkaklığın) cennetidir.” Yenik ruhlar bu “cennetin” tutkunu, müptelasıdır. Her yerde mütemadiyen bu “cenneti” arar durur; över. Kaçışlar da bu “cennete” doğrudur!
“Korkaklık” değişim arzulamaz: İradenin trajedisi!
Doğrudur. Toplumsal soğumalar arttıkça -ki bu küresel bir gerçektir- korkular, kaygılar da artar. Korku ve kaygı kapitalist modernitenin “kimyasal silahı”dır. Bu kimyasal tene/bedene değil, ruhlara, inançlara, amaçlara sirayet eder ve bozar. Kaygılar bireyi esir alır. Birey böylece kendini toplumsal bütünden soyutlayarak yalnızlaşır. Direnç gösterme, reddetme, itirazda bulunma yetisini kaybeder. Kaygılar ve “korkular ordusu”nun tescilli neferi yapar. Yapıcı/yaratıcı özne olmaktan çıkarak nesneleşir. Belirsizlik, anlamsızlık duygusunun yarattığı inançsızlık iradesini kırar.

Böylece “irade” (*), direncini yitirmiş birey ve toplumların engeli haline gelir! Trajik şekilde kaçınılan sakınılan şey olur! İradesi kırılan birey, kuluçkaya yatarak korkular zincirini çoğaltır. Dahası, toplumların değişim ve yenilik arayışları onu tedirgin eder. Panikletir. Her yeni adımı, konfor alanına dönük tehdit sayar!
Bu nedenle anlayış ve yaklaşım olarak asla değişim istemez. Her ses, her çırpınış, her arayış, her çıkış, her yenilik, her talep onu rahatsız ederek ürkütür. Bu da onu mevcut durumu savunur yapar; statükoya sarılarak korku kaynağıyla yakınlaştırır. Yakınlaşmayla kölelik, her toplumda gönüllü köleliğe dönüşür.
Korkaklık, sosyal duruş ve tutumları değiştirir
Korkaklık sadece irade kaybına yol açmaz, bireyin sosyal duruşunu, dünyasını da değiştirir. Duygu kaybı, düşünce-inanç kaybını da tetikler. Geri dönüşler, geriye savrulmalar başlar. Toplumsal amaçtan düşen birey, “sürüye” katılarak sıradanlaşır.
Böylece toplum da dinamik özelliğini kaybederek ağırlaşıp hantallaşır. O da kuluçkaya yatar. Aynılaşan birey-toplum, ileri, demokratik amaç, duygu ve düşüncelerden koparak “kaderciliğe” teslim olur. Fatalistlere dönüşerek tevekküle secde eder. Dinler, totemler, inançlar, töreler, vaazlar, vaatler, gelenekler hayata geri döner. Algılarla oynayan korkular bireyi, tevekkülün, sıradanlığın, sessizliğin esiri yapar. Kaygıları çoğaltır.
Böylece birey, inkâr-i bir kirlenmeyle çelişkileriyle yüzleşmekten vazgeçer. Uzlaşarak kendini inkâr eder, hiçleşir.
Korkaklık, hiçliktir!

Bu kanıksama, “razı gelme” halleri neden?
Evet, her şeyden korkar olduk! Belirsizlik labirentinde irademize tuzak kuran ve sahip olduğumuz her şeyi alan kaygılar ordusunun esiri gibiyiz! Özgürlük bayrağını göndere çeken ellerimiz tevekküle açılıyor! Ne yazık ki tarihsiz ve talihsizler gibi her geçen gün “kader”e daha çok secde eden fatalistlere dönüşüyoruz! Hafızamızı, irademizi, sosyal cesaretimizi değil, korku ve kaygılarımızı besliyoruz. Algılarımızla oynayan korkular, sosyal duruşumuzu değiştiriyor! Bencilliğimiz, bireysel yaşam kaygılarımız, güzel olan, aydın olan, umut veren her şeyin üzerini çiziyor.
Öyle değilse, kapitalizm nasıl oluyor da bu kadar cüretkâr? Bu kadar vahşi? Bu “soygun ayini” neden bitmez? “Kanıksama” bu “razı olma” halleri neden? Neden çelişkilerimizle böylesine barışığız? Böylesine uzlaşı halindeyiz?
(*) Fatalist: Yazgıcı
(**) İrade: özgür tercih yapma yetisine sahip olmak. İsteklerimiz ve görüşlerimiz doğrultusunda bilinçli seçme ve karar verme yeteneğini gösterme olarak tanımlanabilir. Buna “kararlılık gösterme, vazgeçmeme” de eklenebilir.

Toplumun geldiği noktayı bu kadar sade ve etkili yazmanız muhteşem, kaleminize yüreğinize sağlık!
Defalarca deneyip başaramamak da korkularımızı arttırıyor bence. En kötüsü de yeterince öngürüye, bilince ve donanıma sahip olmamaktır. Karanlıktan kurtulmak için cılız da olsa bir ışık yetiyor çoğu zaman.
Kişininin içinde bir azim ve irade yetisi mevcutsa eğer.
Eline sağlık heval.