escort ankara - Türk Porno - Ankara Escort Ankara escort, eskort, escort bayan Ankara Escort Bayan arkadaş bulmak istediğiniz ve ihtiyacınız olduğu her zaman Ankara Escort Sitesi.
Delil Karakoçan
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Genel
  4. İnsanın yaratıcı niteliği: Tanrılarla yarış!

İnsanın yaratıcı niteliği: Tanrılarla yarış!

featured

Ksenophanes’e göre insan tecrübe ve bilgisini ne  kadar arttırırsa arttırsın asla Tanrı(ların) sahip olduğu düzeye erişemez. Tanrı geneli, insan yereli deneyimleyerek öğrenir çünkü. Hallac-ı Mansur, “Enel Hak” yani “insan tanrıdır” der. Tanrı ile insanı bir ve aynı düzeyde tutar. “insan tarıdır” derken, tanrıyı yadsımaz. İnsan tanrının, tanrı da insanın içinde olduğunu anlatmak ister. Homeros, Tanrı kültünü ideal formundan çıkarır. İyi ya da kötü, çirkin ya da güzel, mutlu ya da mutsuz, başarılı ya da başarısız gibi doğal kimliklere indirger.

Amacımız “Tanrı-İnsan” kıyaslaması yapmak değil elbette. Tanrı vurgusuyla insanın mucizevi gücü ve yeteneğine sadece dikkat çekmek.

İnsan, zaaflarına ve zayıflıklarına rağmen en kabiliyetli varlıktır. Yaratıcı yeteneği sonsuzdur. Tanrılarla bile yarışır! Eğer isterse zihinsel açıdan çok daha yaratıcı ve etkileyici olabilir. Ancak sınıflı toplum tarihi ve onun günahkar yaratısı kapitalizm, insanı daha çok savaşlara, yok etmelere kodlar ve koşullar. Yaratıcı sahanın dışına atarak tüketim bağımlısı yapar. Nietzsche’de insanın, sıradanlığı meşrulaştıran “sürü içgüdüsü”ne, sınırlı ve döngüsel niteliğine dikkat çeker.

Böyle de olsa insan, üreterek değiştiren tek varlıktır. “İçine doğduğu şartları” belirleyemez ama değiştirebilir. Şartları kabullenerek değil değiştirerek, bu yetiye sahip olarak insan olur. İnsan olmanın ikinci bir koşulu yoktur! İstediği kadar güçlü olsun, varsıl olsun, iyi koşullarda yaşasın, sınırsız olanak sahibi olsun başaramaz. Okusun, yazsın, çizsin, alet yapsın, üretimde bulunsun insan olmaz! İnsan olmak, “değişim yetisi” ister.  Aşağıda öyküsüne yer verdiğimiz Elzéard Bouffier gibi sıradışı karakterler ve olaylar gerektirir.

Değişimin gücü: Sıradışılık!

Aynı Nietzsche, özgürlüğün ya da özgür bireyin çıkışını, “büyük kopma” dediği; genel toplumsal örgü ve ahlaki kuralların dışına çıkışta görür. Ancak bu tanımlamayla yetinmez. Buna bir de “yeni değerler yaratmak”ı ekler. Böylece “sürü insanı” büyük kopuşla özel, özgün ve özgür olur. Sıradışılaşır.

Sıradışı karakterler ise yaratıcı olur. Sürekli değişim arzular.

Değişim de insanın yaratıcı ediminin eseridir. Krizleri ortadan kaldırarak ya da yavaşlatarak toplumsal yaşlanmayı önler. Ümitsizliğe son verir. Sürdürülebilirlik ve devinim de, her koşulda değişimi şart koşar. Ümitsizliği “besmele” bilenlere rehber olur. Kapılar açar. Kendini yenileme/onarma becerisini kazandırır. Bu beceri, en zor en bitap koşullarda bile değişim ve yaşam arzusunu arttırır.

İnsanın temel problemi de içine doğduğu dünyayı değiştirme yeteneğini geliştiremeyişi ya da bu yeteneği kaybetmiş olmasıdır.  Bu dramatik probleme ümitsizlik eşlik eder. Savaşlardan, yıkım ve yokluklardan çok daha vahim bir durumdur bu! Zira reel dünyanın rahmi yoktur. Savaş ve yıkımlar hayatın rahmini alır. Özgürlük güzellik arayışlarına rağmen insanı, düş kurmaya, ümit etmeye, iyi şeyler yapmaya olanak tanımayan itici bir döngünün esiri yapar. Sıra dışılığını sıradanlaştırır. İçindeki “çocuğu” öldürür. Kurgusal bir yaşamın nesnesi yapar. Değişmeden ve değiştirme yetisine sahip olmadan “insanın” gerçek anlamda insan olması güçleşir.

Böyle bir dünyada ego ve kibir insanın cenneti olur. Vazgeçenlerin, gardı düşmüşlerin, beklemekten bitap düşenlerin cenneti. Yağmalamalar, çözülmeler, kırp dökmeler, başarısızlıklar döngüye alınmış her insanı mest eder. Kendinden geçirir. Ümit, inanç, irade, dostluk, birlik, dayanışma, güven ve ısrar gibi sosyal disiplinler küfür gibi ağır gelir. 

Savaşlar, tahrip etmeler insanı ümitsiz yapar. Böylece “savaş ve yok ediş” gibi ölümcül süreçler bireyin tek “yeteneği”, hayatı haline gelir. Öyle ki hemen hemen her şey  “insandan ve insani olandan kaçış” üzerine kurulur. Tüm sosyal disiplinler “gereksiz ve aptalca” bulunur. Böylece birey, kamburu haline gelen “başarı, değişim, sorumluluk, umut, inanç, irade” gibi değerlerle müthiş bir kavgaya tutuşur. Bir anda kendini dekadans(1) ahlak ve yaşamın batağında bulur.

Bu davranış en az kötülük kadar gerçeği, geleceği, özgürlük, mutluluk arayışını perdeler. Her birey kendi örneğinden, hayatından hareketle başka hayatların, dünyaların mümkün olmayacağını mutlak ve tanrısal bir kabul gibi; çabanın, ümidin, iyiliğin önüne koyar. Uzun savaş ve yokluk koşullarında bu “kabul” çok daha ağır basar.

Hayat, ümidini yitirmiş insanı yalanlar…

Ancak hayat, döngüye alınmış, ümidini yitirmiş insanı yalanlar!

Bir öykü: “Bir zamanlar, Elzéard Bouffier adında sıra dışı bir karakter yaşar. Fransa’nın Provence bölgesinde, Alplerin eteklerinde, sessiz ve kendi halinde bir hayat sürer. Bouffier, hayatının son otuz yılını çorak topraklara ağaç dikmeye adar. Meşe palamutlarını özenle ayıklar, toprakla buluşturur. Onun amacı, çorak araziyi yeşertmek ve doğayı canlandırmaktır. Savaşın gölgesinde, savaşı umursamadan ağaç dikmeye devam eder. On binlerce ağaç, yemyeşil gövdesiyle o çorak araziyi mucizevi bir şekilde değiştirir. İnsanlar da bu değişimden etkilenir. Ümitsizlik içinde yaşayan insanlar, sağlıklı ve mutlu bireylere dönüşür. Bouffier’in bir ağaç dikmesiyle başlayan bu macera, zamanla doğaya ve insanlara dokunur.” Harekete geçirir.

Çabanın, sabrın ve karalılığın mücizevi sonucudur bu. Ve bu mucizevi sonuçla insan, Jean Giono’nun dediği gibi, “yok etmenin dışındaki işlerde de Tanrı kadar yetenekli olabileceğini kavrar…” Savaşlara, yıkımlara, kayıplara, yenilgilere kulak asmadan üreterek denemeye, deniyerek değiştirmeye devam eder. Yaratıcı üretken niteliğiyle Tanrılarla olan yarışı kazanır!

Her savaş insanda gelecek kaygısı yaratır. Yaşamdan çok ölüme yakın bir mesafede tutar. Ölüm olasılığı arttıkça insan, ağaç dikmekten, toprağı işlemekten vazgeçer. “Diğeri” için uyarıcı niteliğini yitirir. Örnek olmaktan çıkar.

Ancak savaş ve ölüm gerçeğine rağmen ağaç dikmekten, değişim arzulamaktan vazgeçmeyenler, öyküdeki gibi, ümitsizlik içinde yaşayan insanları eylemleriyle sağlıklı ve mutlu bireylere dönüştürür. İnsanlara, Jean Giono’nun dediği gibi, “yok etmenin dışındaki işlerde de tanrılar kadar yetenekli olabileceğini gösterir ve kavratır.”

Alternatif dünyanın tılsımı…

Dokunmak tılsımlıdır. Mücizevidir. Derin duygusal çağrışımlar yapar. “Hayatlara dokunmak” bir kelebeğin kozadan çıkışı gibi olağanüstüdür. Bundandır ki, doğaya ve insana dokunmasını bilenler, bu dokunuşlarıyla alternatif bir dünya yaratır. Ondaki enerjiyi harekete geçirir. Kederi ve kasveti yok eder. “Kader” de, tanrısal, dinsel ya da tinsel bir içerik olmaktan çıkar. İnsanın “karar hakkı” olarak doğru anlamına kavuşur.

Elzéard Bouffier’ler çoğaldıkça insanlar “savaşın gölgesinde, savaşı umursamadan” ağaç dikmeye, şarkı söylemeye devam eder. İnsan hayatı, insanın yaşam arayışı “savaş tehdidi”ne kapalı olur. Ve her savaş, her yok ediş, yok sayış; mutlak biçimde meşe palamutlarını özenle ayıklayıp toprakla buluşturan elere ve yüreklere yenik düşer.

“İmkansız”ın intiharı!

Mezopotamya da, meşe palamutlarının özenle ayıklanıp toprakla buluştuğu mucizevi coğrafya gibidir. Bu coğrafya da özgür insanın çıkışı da kelebeğin kozasını terk edişi gibi olağanüstüdür. Tarih boyunca tedip ve tenkiller yaşar. Küme mezarlara tanık olur. Sürgünler görür. Hayatına darbeler, olağanüstü haller girer. Kül ve ateşten ibaret günler geçirir. Ama yaşar! Öyle  ki, “imkansız” denen illet,  bu mucizevi direnç karşısında kendini dar’a çeker!

Bilirsiniz; ekstremofil canlılar vardır. Bu canlılar insanın asla yaşayamayacağı, bırakın yaşamayı asla bulunamayacağı aşırı fiziksel ve imkansız koşullarda bulunurlar.  Okyanus dibinde ya da yerin yedi kat altında karanlıkta basınçlı ortamda yaşarlar. Ya da kayaların en içinde çekirdeğinde kanlı canlıdırlar. Atom çekirdeğindeki radyoaktif ortamda bile ölmeden canlı kalmayı başarırlar. Şiddetli asit, baz, tuz ortamında, yüksek sıcaklıktaki gazların, lavların içinde bile rahatlıkla yaşarlar. Hatta tümüyle susuz ve gıdasız ortamda bile hayatta kalırlar.

Mezopotamya insanının sıra dışı ve mucizevi öyküsüdür bu! Sadece “küllerinden doğmayan” ama aynı zamanda Ekstremofil’ler gibi imkansız koşullarda bile yaşama  becerisi gösteren insanların öyküsü! Her savaş olanda, inkar dile düşende, kırım- kıyım olanda, aldırmadan toprağa meşe palamudu ekenlerin öyküsü! Ölüm kapıyı çalarken bile, çift sürenlerin, çiçek ekenlerin, şarkı söyleyenlerin öyküsü. Öykü değil, insanın yaratıcı niteliği,  Tanrılarla yarışı…

Bu öyküler bu amansız yarış bittiği anda insan ölür. Meşe palamudu eken eller kud olur, gözlerin feri kaçar, diller lal olur.

_______________

(1) Düşkün

İnsanın yaratıcı niteliği: Tanrılarla yarış!
Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

1 Yorum

  1. 28 Nisan 2024, 03:05

    Direniş yaşama tutunma ve umutla yaşama temel felsefemiz oluyor galiba!