Celadetali Bedirxan, Erebê Şemo, Mehmed Uzun ve diğerleri…. Yıllar sonra çok uzun yıllar sonra “Sırgûn”dan dönüp geldiler! Gerçekten de geldiler. Gelişleri, vicdanımızın kurtuluşu oldu! Ama hala sorar dururum: Kurtarılması gerekenler ya da kurtarılmaya muhtaç olanlar “Sırgûn”dakiler mi yoksa vicdanlarımız mı?
Akıcı ve etkili Kürtçesiyle “Sırgûn”ları anlatan Ayhan Erkmen’i sahnede izlerken ilk monoloğum şu olmuştu: Kurtarılması gereken kim? Kim daha çok kurtarılmaya muhtaç?
* * *
İzlerken Erkmen’i iğneyle kuyu kazar görüyorum. İnce ve dirençsiz bir iğne… İğneyle kuyu kazmak zor ve “zalimce”dir. Birincisi; “yol almak” güçtür. İkincisi; “tek başına”sındır. Ancak kazdığınız kuyuda bir şeyler görmeniz çok daha zor ve yıkıcıdır. Kürt tarihi ve tarihsel yaşanmışlıkların çoğu, kapatılmış bir kuyu dibinde gibidir. Bundandır ki sesler, çığlıklar, yakarışlar çok uzaklardan ya da derin-dipsiz kuyulardan gelir gibidir.
Bundandır ki Kürt Sanatı/Edebiyatı, Kürt Müziği/Ezgileri acılar kadar, şikayetler ve küskünlüklerle doludur. Her çığlık, her sesleniş, her avaz gerisin geri ona dönmüş; sesini, sızısını duyan olmamıştır çünkü…
***
Ayhan Erkmen’i “Sırgûn” da sahnede izlerken gördüğüm değil, hissettiğim şeydi bu. Uzun yıllar sonra duyduğum “iç sesim”, suskunluğuma/susmuşluğuma karşı öfkeliydi: İçimdeki Sibirya soğuğu… Acı, Kuyu, Yalnızlık…
Meğer ne bilmezmişiz…
Yokluğumuz ne çok derinmiş…
Ne çok yaramız, avazımız varmış…
Ve de ne çok “terk ettiklerimiz…”
Hayır, geride bıraktıklarımız, unuttuklarımız değil;
Terk ettiklerimiz. ..
Terk edildiğimiz…
* * *
Erkmen “Sırgûn”da, o kuyularda, yer altında “terk ettiğimiz” “biz”e, “her birimize” ulaşıyor! Terk ettiğimiz, kadir-kıymet bilmediğimiz, yabancılaştığımız “biz”e, “her birimize…” Erkmen, bizi bizle buluşturmakla kalmıyor; yokluğun, yitirilmişliğin, terk edilmişliğin izini sürerek, her birimizin kaderini de değiştiriyor. “Varlık” içinde yaşadığımız “yokluğu” iç sesimizle yüzümüze vuruyor.
Meğer ne yüzsüzmüşüz…
Ne kadir bilmezmişiz…
Ne çok yabancı…
Ne çok yoksun…
Fondaki ses, söz, dengbej değil, içli duygulu bir çağrıdır. Kaybolan biz değiliz, sizsiniz! Sanat, kültür-edebiyat, saz, söz, klam, govend, müzik değil; sizsiniz! Siz, “Sırgûn”ları sadece “geçmiş”ten ibaret sayanlar!
***
Bavula takılıyor gözlerim. Geriye sarıyor zaman. Ama bilirim, ak urbalar değil içindeki; tüm bir tarihtir ve fetvadan geri kalanlar… Reva görülenler… Her biri yarım yarımdır, eksiktir, kırıktır, kopuktur, yırtıktır… Belki eski bir fotoğraf ya da kitap arasında ayrılıklara ağıt yakan kuru bir yaprak… Bir özlem doludur, belki bir yara; yara ki ne yara… Ve her yerinde yalnızlığın, çaresizliğin yorgun kokusu…
***
Ayhan Erkmen’i izlerken bir kez daha anladım: Kültür/Sanattır insana can veren ve o tanrısal/kusursuz yaratıcı. Kuyu diplerine gömülmüş hayatlara can veren. Sevinçler kadar, acı ve kederi yüreklerimizin konuğu yaparak insan oluşumuzu hatırlatan.
Celadetali Bedirxan, Erebê Şemo, Mehmed Uzun ve diğerleri…. Yıllar sonra, çok uzun yıllar sonra “Sırgûn”dan dönüp geldiler! Gerçekten de geldiler. Gelişleri vicdanımızın kurtuluşu oldu! Sonra da olanlar oldu:
Ve bir bilgenin asasından tutunarak doğruldu zaman,
Aşka çağıran afsunlu dizelerinden öptü şiirin,
Sonra sayısız yıldız geçti geceden, geceden
Yaşama tutkun sayısız yaralı yıldız…

Teşekkürler Ayhan Erkmen…
