Sessizliğin Duvarını Yaran Kuruluş
Türkiye’nin siyasal ve toplumsal tarihinde felaket zamanlarının eksik olmadığı malum; fakat 1980’li yıllar, bu hafızanın en karanlık duraklarından biridir. O dönemde, sistemle uyumsuz olmak başlı başına bir “tehdit” sayılıyor; genç olmak bile potansiyel suçluluğun delili gibi görülüyordu. Sosyalist, Kürt, Alevi, gayrimüslim olmak ise doğrudan “suçlu” kategorisine yazılmanın diğer gerekçeleriydi.

Toplum ağır bir suskunluk içindeydi. Gazetelerde “İnsan Hakları” kelimelerinin yan yana geldiği bir haber görmek neredeyse mucizeydi ve çıkan haberler de çoğu kez Türkiye dışındaki ihlallere ilişkindi. Tam da böyle bir zamanda, 1986’da kurulan İnsan Hakları Derneği (İHD), baskıcı rejimin arasına sıkışmış toplum için nefes borusu niteliğindeydi.

Tutuklu ailelerinin yakınları ve insan hakları savunucularından oluşan 98 kişi, “insan hak ve özgürlükleri konusunda çalışmalar yapmak” amacıyla yola çıktı. Yönetim Kurulu’nda Nevzat Helvacı, Leman Fırtına, Şaziment Sülekoğlu, Nuri Karacan, Vecihi Timuroğlu, Gülten Akın, Bekir Doğanay, Erbil Tuşalp, İbrahim Açan, Aykut Başçıl ve Akın Birdal vardı. İlk şube İstanbul’da Emil Galip Sandalcı, Ankara şubesi ise Güngör Aydın başkanlığında açıldı. Ardından Diyarbakır, Adana, Kayseri, Antalya ve İzmir’de yeni şubeler kuruldu.
Kuruluş süreci ağır bedellerle birlikte geldi. Kurucu üyelerden Didar Şensoy, 1 Eylül 1987’de hayatını kaybetti. İHD ikinci yılına girerken kuruculardan Niyazi Ağırnaslı, Memduh Nam, Yaşar Ceyhanlı ve İsmail Türker artık hayatta değildi. Sonraki yıllarda 14 üye ya da kurucu öldürülecek; Akın Birdal ise bir suikasttan yaralı kurtulacaktı.

Cezaevleri: Bir Ulusun Vicdan Kayıtları
1980’li yıllarda Türkiye’de E tipi, F tipi, özel tip ve kapalı cezaevleriyle birlikte 641 cezaevi vardı. İşkence, kötü muamele, tek tip dayatması, savunma hakkının engellenmesi… Liste uzun ve acı dolu.
Diyarbakır Cezaevi’nde beş yılda 35 tutuklu hayatını kaybetti, şikayetler neredeyse istisnasız takipsizlikle sonuçlandı. 1984’te İstanbul Sağmalcılar Cezaevi’ndeki ölüm orucunda Abdullah Meral 63, Haydar Basbağ 66, Mehmet Fatih Öktülmüş 66 ve Hasan Telci 73. günlerinde yaşamlarını yitirdi.
1987’de Eskişehir Özel Tip Cezaevi’nde ağır yaptırımlara karşı iki yıl boyunca yedi kez açlık grevi yapıldı ve iki tutuklu yaşamdan koptu.
İşkence kadar görünür bir başka gerçek ise idam cezasıydı. 12 Eylül sonrasında idam edilen 50 kişiden 8’i ülkücüydü. Ülkü Ocakları davasında yargılanan altı kişi işkencede öldü; sekiz kişi ise cezaevinden çıktıktan kısa süre sonra hastalık ve işkence izleri nedeniyle hayatını kaybetti.

Her ne kadar 1984’ten sonra infazlar durmuş olsa da idam tehdidi ortadan kalkmadı. Bu nedenle İHD’nin kuruluşundan itibaren en önemli kampanyalarından biri “idam cezasının kaldırılması”ydı. 1988’de “ölüm cezasının kaldırılması ve genel af” talebiyle 150 bin imzalı dilekçe TBMM’ye sunuldu.
Aynı yıl işkence mağdurlarının tedavisi için bir merkez kurma kararı alındı ve 1990’da Çankaya ve Sincan Belediye Başkanları ile Türk Tabipleri Birliği’nin ortak çalışmasıyla Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) hayata geçirildi.
Toplumsal Hafızada Müstesna Bir Yer
Bugün, Türkiye’de insan hakları mücadelesinden söz ederken İHD’yi anmadan tek bir cümle kurmak bile eksik kalır. Çünkü İHD, sadece bir dernek değil; zorbalıkla susturulan seslerin dışarıdaki yankısı, işkencehanelerde yükselen çığlıkların kamusal vicdandaki karşılığı, darağaçlarının gölgesinde inşa edilen bir adalet arayışının örgütlü formudur.
1980’li yılların karanlığında, yalnız Türkiye için değil, dünya için de özgün bir demokrasi ve insan hakları talebini temsil etti. Bu nedenle İHD, Türkiye’nin toplumsal hafızasında yalnızca bir örgüt olarak değil, bir vicdan mirası olarak duruyor.
