Toplumdaki artan homofobi ve nefret diline karşı LGBTİ+’lar 32’nci Onur Ayında dünyanın ve Türkiye’nin dört bir yanında bir araya geliyor. LGBTİ+’lar, dünyanın her yerinde “kutlama” olarak geçen Onur Ayı’nın Türkiye’de “anma”ya evrildiğini ve önemli bir hafıza arşivi olduğunu belirtiyor…
Berna KARATAŞ – LGBTİ+’lar, her geçen gün artan homofobiye ve nefrete dikkat çekmek için 32’nci LGBTİ+ Onur Ayı kapsamında ülkenin dört bir yanından bir araya geliyor. Onur Yürüyüşü, her yıl haziran ayının sonlarında dünya genelinde Stonewall ayaklanmasının yıl dönümünde gerçekleştirilip, LGBTİ+’ların ve onlara destek veren kişilerin katılımıyla bir dizi etkinliklerle kutlanıyor. Onu Ayı 2015’ten bu yana yasaklanmaya devam edilse de sokaklara çıkmaktan vazgeçmeyen LGBTİ+’lar, polis şiddetine ve gözaltılara maruz bırakılıyor.
Onur Ayı’na ilişkin konuştuğumuz Mati Solak, dünyanın dört bir yanında ve bütün kıtalarda Onur Ayı’nın çeşitli gösteri ve etkinliklerle kutlanırken, Türkiye’de anma törenine evrildiğini belirtirken, Avukat Hasan Çayır ise, Onur Ayı’nda yaşanan keyfi yasaklamalar, işkence ve gözaltıları anlattı.
‘VAROŞLARIN DİRENCİ…’
Mati Solak, Onur Haftalarının Türkiye’de çok kıymetli olduğunu ve bir hafıza niteliği taşıdığını vurgulayarak, “O bizi sıkıştırmaya çalıştıkları varoşların aslında direnciyle galiba Onur Haftaları biraz ilerliyor. Yani Türkiye’de son 30 yıldır biz bazı meseleleri sınıfsal olarak bakıyor olabiliriz. Onur haftaları her şeyden önce bir örgütlenme alanı ve bir örgüt değil. Her yıl yenilenir ve dinamikleşerek bir sonraki yıllığa kendini hazırlar ve aslında LGBTİ+ların tarih hareketini ve tarihini ve kültürünü de arşivler bir noktada. O yüzden Onur Haftaları Türkiye’de çok kıymetlidir. Elbette LGBTİ+ öğütleri, dernekleri bir takım sivil toplum kuruluşları var fakat kültür hafızasını, adalet ve özellikle insan hafızasını koruyan yapılardan bir tanesi Onur Haftası Komiteleri… Her yıl farklı insanları birbirini görmesi, her yıl farklı insanların birbiriyle temas etmesi Aslında günün sonunda bize şunu getirmeye başladı. Çeşitliliğimiz ve kapsayıcılığımız sayesinde, 30 yıldır Türkiye’de süre geliyor, bir şekilde yapılıyor. Onun haftaları biraz baskı ve nefret mekanizmasının doğrudan çalıştığı bölgeler olsa da platformsal yapılar olsa da direkt olarak aslında direkt nefreti kendisine alarak onu politize edip sokağı değiştirmeye başlıyor” ifadelerini kullandı.
Solak, Eskişehir’de bu yıl 4’üncüsü kutlanan Onur Haftası Yürüyüşünün 4 yıldır bir şekilde engellenmeye çalışıldığına değinerek, “Yani aslında bizim için hem de Eskişehir için en azından yani kendi adımıza çok endişe verici bir durum değildi. Onur Haftası’nın Eskişehir’de 4 senesiydi bu yıl. Biz zaten öncesinde bir baskı mekanizmasını üzerimize işletecekler diye bekledik. Bu tacizler öncelikle size işte etkinliklerinizin yasaklanmasıyla başlayabiliyor. Devamında da LGBTİ+ sorguları, o hafta boyunca işte düşünün ki bütün emniyetsizliği dinliyor. O bir hafta boyunca ama yılın geri kalan 11 ayında sizi rahat bırakıyor. O yüzden bizim açımızdan çok üzüldüğümüz bir nokta olmadı. 4’üncü kez oldu ve 4’üncü kez kolluk ve Eskişehir Valiliği şunu gördü aslında: ‘LGBTİ+ hareketini öyle kolay kolay kimse engelleyemez, dizginleyemez, domine etmeye çalışamaz, bütün siyasi gücünü bizim üzerimize uygulasa da biraz sendeler koşmaya devam ederiz.’ Zaten alana girmeden sorgular başladı, tek derdimiz olana gidelim ve orada bulunalım oldu” dedi.

‘NEFRETE DAYALI SİSTEMATİK BİR ŞİDDET VAR’
Solak, konuşmasını şöyle sürdürdü: “Geçen sene Türkiye’de ilk defa Eskişehir’de Jandarma bölgelerine kadar yasaklandı. Yani Eskişehir Valiliği bu konuda çok takdire şayan. Yani ilk ilklerin şehri gibi… Aslında biraz kentin yapısından da kaynaklı zannediyorum, burayı böyle bir ‘dönüştürme’ var. Yani müzik festivallerini yasaklamaktan tutun, insanların sokakta şarkı söyleyip dans etmesine kadar yasak vururken, tabii ki LGBTİ+’lar için de ekstrem bir durum olarak Onur Haftaları yasaklanacaktı. Bunu biliyorduk ama bu yıl yasaklanmaktan da öte yasak kararı olmamasına karşın herhangi bir hukuki yaptırım olmamasına karşın, o alanda bize hemen apar topar etrafımız sararak hiçbir boşluk bırakmadan insanlara dağılmalarını söylediler. Geçen yıl aynı şekilde olduğunda yine merdivenlerin başından elimi kaldırarak onları dedim ki, ‘Tamam dağılacağız. Bize süre verin’ dememe rağmen ilk önce gelip hemen koştur koştur beni gözaltına aldılar. Yani ne dağılmamıza müsaade ediyorsunuz, ne orada eylem yapmamıza müsaade ediyorsunuz.
Bu sene de tabii ki insanları işkenceyle gözaltına aldılar. Orada nasıl gözaltına alındığımı hatırlamıyorum. 5 kişi bir anda üzerime çullandı. Tabii ki herkes gibi gözaltı otobüsünde şiddete maruz kaldık. Bir arkadaşımıza ilk gözaltı alanından sağlık kontrolüne gittiğimizde hastanenin içerisinden alınarak polis odasına sokularak işkence uygulandı. Bir başka arkadaşımızın boğazını sıktılar. Otobüsün içerisinde polis benim üzerime saldırmaya çalıştı. O anda önümü arkadaşlarım süper olmasaydı muhtemelen beni öldürecekti. Yani o kadar nefret dolulardı ki, hukuki bir dayanağı olmadığı gibi nefrete dayalı bir sistematik bir şiddet var ortada.”
‘ÖRGÜTLENMEMİZ GEREKİYOR’
Örgütlenmeler arasında “iletişimsizlik” olduğuna değinen Solak, “Bir şeyleri böyle oturalım, konuşalım işte saatlerce toplantı yapalım, paylaşalım falan, böyle bir şekilde aşamayız. Aşamadık zaten, 80 yıldır aşamadık. 80 yılın sonunda hala ‘oturalım bir araya gelelim konuşalım forumlar yapalım’ falan diyemeyiz, o aşamayı çoktan geçtik. Ya hayatta kalacaksın ya hayatta kalacaksın. Başka çaresi şansın yok. Sokağa ulaşmamız gerekiyor. Yani öyle bir noktaya geldik. Geri planda kalmak zorunda kalıyoruz. İşimizden gücümüzden belki pek çoğunuzun farklı kaygılarından imtina ediyoruz. O alana giremiyoruz ya da buluşamıyoruz. Hem o insanlarla uğraşmak hem kendi öznelerimize ulaşmak siyasi ideolojisi ne olursa olsun özne olması için yeterli, hem de feminist örgütler, sol sosyalist örgütlere ulaşmak adına, ‘bundan sonra ittifak ve paydaşlarımızı genişletelim çünkü LGBTİ+ların örgütlenmesi gerekiyor’ dedik. Eskişehir’de baktığımızda o kadar az sayıda ki onlar da ne kadar toplanabiliyor, ne kadar etkinlik yapabiliyor bu baskının altında tartışılabilir tabii. Sınıf mücadelesi bilincini böyle pat diye birilerini anlatamazsınız ya da bu bilinci bir anda birilerini oluşturamazsınız. Zamanla olacak şeyler, değişmek, dönüşmek vs… Fakat farklı kurumlarda da örgütlenmemiz gerekiyor” diye konuştu.
Solak, konuşmasının devamında şunları aktardı: “Ana muhalefet partisi Cumhuriyet Halk Partisi burada bize şunu yaptı mesela. Kendilerine gittiğimizde ‘bizden ne istiyorsunuz’ dediler direkt. ‘Ne istiyorsun? Hangi para mı istiyorsun otobüs mü istiyorsun?’ Çünkü belediyeler onların tekelinde olduğu için direkt meseleyi ‘ne istiyorsun?’a getirdiler. Aslında bizim derdimiz tamamen bambaşka olduğunu kendilerini anlattık. Konuşmamız şöyle bitti kendileriyle, ‘Seçimler bitti. Biz bir şey yapamayız artık’ Yani ‘Ana muhalefet partisinde il yönetiminden biri’ oraya gelen belki örgütlenmek isteyen biriyle böyle cümleler kurabiliyor… Şimdi sokakta bir olmamızı nasıl bekleyebilirsiniz? Bunun için bir çözüm yolu üretelim. Nasıl bir araya gelelim? Orta yolda buluşalım. Nasıl olmasını bekliyorsunuz?”
‘ONUR HAFTALARI ANMA TÖRENİNE EVRİLDİ’
Türkiye’de Onur Haftalarının ‘anma törenine’ evrildiğine dikkat çeken Solak, “Hangi arkadaşımız ülkeyi terk etmek zorunda kaldı? Hangi arkadaşımız acaba bu sene öldürüldü? Hangisi bu sene evsiz bırakıldı ve sokakta yaşıyor? Hangisi uyuşturucu sorunu ile baş etmeye çalışıyor kendi başına? Hangisinin acaba psikolojik desteğe ihtiyacı var? Kaç arkadaşımız intihar etti kaç arkadaşımız sokağa atıldı? Tüm bunları konuştuğumuz ve belleğini tuttuğumuz alanlara dönüştü Onur Haftaları son yıllarda… Avrupa’daki gibi ya da kıtanın diğer ucundaki gibi, gülerek, bir takım kutlamalarla, basın açıklaması yapmadan sadece ‘kutlama festival şölen’ havasıyla gerçekleşen, her tarafın rengarenk olduğu slogan atmak zorunda kalmadığımız onur haftası olması gerekiyor… Türkiye’de onun için daha çok yolumuz var maalesef…”
‘GÜNÜN SONUNDA KAHKAHALARLA YOLUMUZA DEVAM EDİYORUZ’
LGBTİ+lar olarak, en temel haklarını istediklerini vurgulayan Solak, şunları söyledi: “Burada barınmak istiyoruz. Mesela sokağa atılmak istemiyoruz. Çalıştığımızı yerler mühürlenmesin istiyoruz. Hastaneye gittiğimde bana eşit muamele yapılmasını istiyorum. Çalıştığımız iş yerlerini de ayrımcılığa maruz kalmak istemiyoruz. Yani ben işe gittiğimde oradaki diğer bir personelle eşit muamele görmek istiyorum. Tecavüze uğramak istemiyorum. Şu anda en temel sorunumuz barınma… Ve yaşamak istiyoruz…”
Solak son olarak, “Ne kadar burnumuz sürtünse de, işkenceye uğrasak da, günün sonunda yerden kalkıp kahkaha atarak yolumuza devam edebiliyoruz. LGBTİ+ hareketinin en sevdiğim yanı bu. Mücadele etme gücünü kendinizde bulabiliyorsunuz. LGBTİ+ hareketinin bu ısrarını seviyorum. Yine çıkarız, yine çıkacağız önemli değil…” şeklinde konuştu.
‘KEYFİ ENGEL VE YARGISAL TACİZ’
Avukat Hasan Çayır, Türkiye’de hak ihlallerinin pek çok öznesi olduğuna dikkat çekerek, LGBTİ+’ların da bu öznelerden biri olduğunu vurguladı. Her yıl valiliklerin yayınlandığı yasaklama kararları ile onur ayı etkinliklerinin yasakladığını belirten Av. Çayır, “Yasak kararı olmasa dahi kolluğun keyfi bir biçimde engellediğini görüyoruz. Onur yürüyüşlerine katılan LGBTİ+ hak savunucuları işkence ile gözaltına alınıyor. Akabinde maruz kaldıkları yargısal taciz de cabası. Biz bu hukuka aykırı yasaklama kararlarına karşı yürütmeyi durdurma talepli iptal davaları açılıyoruz. Hukuka aykırı verilen bu yasaklama kararları verilen yargı kararları uyarınca iptal ediliyor. Ama her yıl kopyala-yapıştır metinlerle bu yasaklama kararları yayınlanmaya devam ediyor. İşkence ile gözaltına alınan LGBTİ+’lar her yıl 2911 sayılı kanuna muhalefet suçlamasıyla davalar açılıyor. Biz bu davalardan da beraat kararları alıyoruz elbet ama LGBTİ+’ların yaşadığı travmayı önlemek maalesef pek mümkün olmuyor” ifadelerini kullandı.
LGBTİ+’LAR HUKUKA GÜVENMİYOR…
LGBTİ+’lara yönelik hak ihlallerinin arttığı ölçüde hareketin mücadele alanının ve görünürlüğünün arttığını ifade eden Av. Çayır, “Onur yürüyüşü dediğimizde artık belleğimizde kalabalık onur yürüyüşleri değil, maalesef polis şiddeti var. Buna rağmen Haziran ayında bütün baskılara karşın her yıl eşit yurttaşlık talebini yineleyen, sokakta dans ederek varoluşlarını kutlayan LGBTİ+’ları görmek mümkün. 90’larda başlayan hareketin özellikle 2015 ve devamında gelen yasaklama kararlarıyla ivmelenmesini buna bağlıyorum. Önceleri İstanbul’da düzenlenebilen onur yürüyüşü şimdilerde birçok etkinliklerle çeşitli illerde kutlanıyor. Sadece gettolara hapsedilerek yalnızlaştırmaya çalışanlara karşı LGBTİ+ mücadelesi bütün şehirlerde çoğalarak devam ediyor” dedi.
Av. Çayır, LGBTİ+ların hukuka güvendiğini söylemenin pek mümkün olmadığına da vurgu yaparak şunları belirtti: “Birçok LGBTİ’+ bir hak ihlaline maruz kaldığı zaman yaşayacağı ayrımcı tutum sebebiyle adli ve idari makamlara başvurmaktan çekiniyor. Hukuka aykırı yasaklama kararları ile işkence ile gözaltına alınan LGBTİ+’lar her yıl polis fezlekesi doğrultusunda hazırlanan kopyala-yapıştır iddianameler ile yargısal tacize maruz bırakılıyor. Uygulanan cezasızlık politikaları ile LGBTİ+’lara işkence uygulayan polislere hakkında yaptığımız suç duyurularına soruşturma izni dahi verilmiyor.”

‘KEYFİ YASAKLAMALAR, İŞKENCE VE GÖZALTI’
Eskişehir’de 4’üncüsü düzenlenen Onur Ayı Bu yıl dördüncüsü düzenlenen Onur Ayı Yürüyüşü için valilik tarafından bir yasaklama kararı olmadığını ifade eden Av. Çayır, yürüyüşte yaşananları şu şekilde anlattı: “Eskişehir Onur Yürüyüşü için geçtiğimiz 3 yılın aksine valilik tarafından yayınlanan bir yasaklama kararı mevcut değildi. Buna rağmen kolluk yapılacak Onur yürüyüşü öncesinde fiili olarak yürüyüşü engellemek amacıyla şehrin birçok noktasında bulunuyordu. Aslında Türkiye Cumhuriyeti’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerin ve anayasanın tanıdığı bir temel hakkın kısıtlanması konusunda kolluğun kendini muktedir görerek fiili olarak yürüyüşü imkânsız hale getirmeye çalışmasını uygulanan cezasızlık politikalarının bir sonucu olarak görüyorum. Hukuken LGBTİ+ların toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkını korumak için bulunması gereken kolluk LGBTİ+ları işkence uygulayarak gözaltına alabiliyor. (!) Bu yıl da ‘yaptıkları yürüyüşün kanuna aykırı olduğu’ gerekçesiyle 10 LGBTİ+ aktivisti işkence ile gözaltına alındı. Yakalama işlemi sırasında uygulanan polis şiddeti ise alınan darp raporlarıyla sabit durumda. Sağlık kontrolleri sırasında müvekkillerimize uygulanan polis şiddeti artarak devam etti.
Sağlık kontrolleri sırasında hastanede bulunan müvekkillerimiz ile görüşmek istediğimizde ise ‘Görüştürmüyorum bu benim inisiyatifimde’ cevabı verilerek avukatlar olarak görevimizi yapmamız engellendi. Bu sırada müvekkillere verilmek üzere gözaltı aracına götürdüğümüz su dahi müvekkillere verilmedi. Müvekkillerimizle ancak yakalama işleminden 2 saat sonra avukat-müvekkil görüşme odasında görüşebildik. Avukat-müvekkil görüşme odasında sandalye olmaması gerekçesiyle müvekkillerimiz ile ayakta görüşme gerçekleştirmek zorunda bırakıldık. Sandalye talep ettiğimizde ise ‘yok size sandalye’ denilerek talebimiz reddedildi. İfade işlemleri boyunca diğer karaciğer nakli olan ve düzenli ilaç kullanması gereken müvekkilin ilaç ihtiyacı bütün uyarılarımıza rağmen dikkate alınmadı.
İfade işlemleri sonrasında gözaltındaki 10 kişiden dördü savcılığa sevk edilirken, altı kişi serbest bırakıldı. Savcılık ifadeleri için ertesi gün adliyeye geldiğimizde ise emniyet tarafından adliyeye getirilen 4 sanığın ters kelepçeli bir biçimde bekletildiğini gördük. Bu süreçte de müvekkillerin su ve tuvalet ihtiyaçları karşılanmadı. Savcılık ifadelerinin ardından üç kişi, ‘görevi yaptırmamak için direnmek’ ve ‘memur yaralama’ suçlaması ile tutuklama istemiyle; bir kişi ise adli kontrol istemiyle nöbetçi hakimliğe sevk edildi. Sulh ceza hakimliği tarafından tutuklama talepleri reddedilerek 4 kişi hakkında adli kontrol tedbiri uygulanarak serbest bırakıldı. Eskişehir Onur Yürüyüşü aslında bu yıl kamuya açık alanda yapılan ilk onur yürüyüşü olması dolayısıyla da ayrı bir öneme sahipti. Eskişehir gibi birçok şehirde de bu yıl yasaklama kararı yayınlanmadı. Fakat biz polisin ‘keyfi’ tutumuyla karşılaşabileceğimizi biliyorduk. Bu yıl Eskişehir’e olan müdahale diğer şehirler açısından gözdağı vermek ve kolluğun müdahalesinin tespiti açısından önemli olduğunu düşünüyorum.”
‘HER BARO’DA LGBTİ+ KOMİSYONU OLMALI…’
Av. Çayır son olarak, Eskişehir özelinde barolarda LGBTİ+ haklarına ilişkin bir yapılanma olmadığını sözlerine ekleyerek, “Eskişehir’de bulunan Ayrımcılıkla Mücadele komisyonu geçen yıl İnsan Hakları Komisyonu ile birleştirildi. Birleştirildikten sonra da baronun LGBTİ+ haklarına ilişkin herhangi bir atılımı olmadı. Fakat Türkiye’de İzmir ve Diyarbakır’da LGBTİ+ komisyonu, Ankara’da ise LGBTİ+ merkezi bulunuyor. LGBTİ+ haklarına ilişkin avukatların verdiği mücadele pratiği açısından barolarda kurulan bu komisyon ve merkezleri çok faydalı buluyorum. Keşke her baroda LGBTİ+ komisyonu olsa” dedi.
