Betan Avakare
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Unutulan Kelimeler: E-ne, Hallâc-ı Mansûr ve Hequtalla Kavramının Subaruca Kadim Kökeni

Unutulan Kelimeler: E-ne, Hallâc-ı Mansûr ve Hequtalla Kavramının Subaruca Kadim Kökeni

featured

Betan Awakare

Giriş: İnsanlık Tarihinin Kültürel Hafıza Kasası Olarak Yukarı Coğrafya

Yakın Doğu’nun tarih yazımında uzun süre hâkim olan geleneksel yaklaşımlar, bölgenin temel dini ve dilsel kavramlarının ağırlıklı olarak ya güneydeki çöl kültürlerinden (Sami) ya da kuzeydeki bozkırlardan (Hint-Avrupa) neşet ettiğini varsayma eğilimindeydi. Ancak güncel genetik, arkeolojik ve dilbilimsel araştırmalar farklı bir tablo ortaya koymaktadır. Mezopotamya-Anadolu dağlık bölgesinin —özellikle de tarihsel kesişim noktası olan kadim Dersim coğrafyasının— filolojik analizi, bizleri çok daha köklü bir yerel gerçeklikle yüzleştirmektedir.

Dört nehir; Mîzur (Munzur), Harcik, Karasu ve Arsanias (Murat) tarafından adeta bir kale gibi sarmalanmış olan bu geçit vermez korunaklı coğrafya, binlerce yıl boyunca eşsiz bir demografik ve dilsel hafıza kasası görevi görmüştür. Ovalarda imparatorluklar kurulup yıkılırken, bölgenin yerleşik toplulukları insanlığın en eski dil köklerini bu dağların himayesinde muhafaza etmeyi başarmıştır.

Arthur Ungnad ve Subartu Kültürünün Temelleri

Bu tarihsel sürekliliği anlamlandırma yolunda, asuroloji ve doğu bilimlerinin öncülerinden Arthur Ungnad çalışmalarını saygıyla anmak gerekir. Ungnad, 1936 yılında yayımladığı “Subartu: Beiträge zur Kulturgeschichte und Völkerkunde Vorderasiens” adlı çığır açan monografisiyle bu alanda önemli bir temel atmıştır.

Ungnad, Subartu ülkesinin —Kuzey Mezopotamya ve Doğu Anadolu dağlık bölgesi— kendine özgü, oldukça gelişmiş ve Hint-Avrupa öncesi bir kültür katmanına sahip olduğunu; bu kültürün dil ve mitolojisinin Sümer, Hitit ve Hurri gibi sonraki büyük medeniyetleri derinden etkilediğini ileri sürmüştür.

Ungnad’ın çözümlediği çivi yazılı metinler incelendiğinde, Subartu kozmolojisinin merkezinde tek ve temel bir kadim kök sözcüğün izleri sürülebilmektedir: E-ne (veya Eni). Bu ses, yalnızca soyut bir tanrı figürünün adı değil, yaratıcı tanrısal gücün ve özün bir tanımı olarak belirmektedir.

Sümerlerin daha sonra güney düzlüklerinde benimsediği ve kendi yaratılış ile tatlı su tanrıları olan Enki kavramının, bu Subaruca E-ne sesiyle olan yapısal benzerliği dikkat çekicidir. Bu yönüyle bakıldığında, su medeniyetine ait bu tasavvurun beşiğini yalnızca Güney Mezopotamya’da değil, Subartu’nun su zengini yüksek dağlarında da aramak gerektiği düşünülebilir.

Kutsal Şifrenin İzinde: Hequtalla Kavramı

Ungnad’ın çalışmalarının geride bıraktığı en dikkat çekici muammalardan biri, binlerce yıllık kil tabletlerin hasar görmüş kırıklarında gizliydi. Tanrı listelerini ve ritüel metinlerini inceleyen Ungnad, Subartu tanrılarını gösteren bazı kritik çivi yazılı satırların kırılmış olduğunu tespit etmiştir. Zamana direnerek okunabilen kısımlar ise çoğunlukla bazı dilbilgisel ekler ve “-tallas” ya da “-rimas” gibi son hecelerden ibaretti.

Tunç Çağı’na ait bu kırık parçalar, dağlık bölgenin bugün hâlâ yaşayan kutsal diliyle ve bölgedeki Rêya Haqî inancının manevi mirasıyla karşılaştırıldığında bazı anlamlı filolojik çağrışımlar ortaya çıkmaktadır.

Çivi yazısında belgelenen bu dua fragmanlarının başına —evrensel bir kozmik düzeni, tanrısal yasayı ve mutlak hakikati ifade eden— kadim Ön Asya kökü “Heq” yerleştirildiğinde, “Hequtalla” biçiminde okunabilecek bir kavramsal yapı ortaya çıkmaktadır.

Bu yeniden inşa denemesi, dinler tarihinin bazı yerleşik kabullerini yeniden düşünmeye davet etmektedir.

Buna göre Hequtalla kavramı yalnızca İslam ortaçağının bir üretimi ya da tamamen Arapça kökenli bir kelime olmayabilir; kökleri binlerce yıllık Subaruca-Hurrice inanç dünyasına kadar uzanan daha eski bir sürekliliğin parçası olarak değerlendirilebilir.

Kelimenin sonundaki “-alla” veya “-illa” ekinin, Tunç Çağı dağlık bölgesinde kolektif ya da tanrısal olanı belirten bir işlev taşıdığı düşünülmektedir. Sami halklarının yüzyıllar sonra Mezopotamya coğrafyasına yerleşmeleriyle birlikte, bu yüksek dağ kültürüne ait bazı kutsal kavramların farklı dil sistemlerine uyarlanmış olması ihtimal dahilindedir.

Bağdat’taki Dilsel Anlaşmazlık: Hallâc-ı Mansûr ve “E-ne Ḥaqq” Nidası

Bu dilsel ve felsefi miras, düşünce tarihinin en hüzünlü dönemeçlerinden birine —büyük mistik Hallâc-ı Mansûr trajik idamına— farklı bir perspektiften bakma imkânı sunmaktadır.

Dönemin resmi fıkıhçıları ve ulemaları, Mansûr’u kendi dillerinin ve gramerlerinin sınırları içinde değerlendirdikleri için onun cezbe hâlindeki nidasını bir “ilahlık iddiası” olarak yorumladılar.

Kayıtlara Arapça “Ene’l-Hakk” biçiminde geçen bu ifade, yaratıcıyla özdeşleşme olarak değerlendirildi. Oysa Hallâc-ı Mansûr, Zagros ve Fırat havzasının kültürel mirasıyla derinden beslenmiş bir figürdü.

Manevi trans hâlindeyken haykırdığı söz, Arapça “ben” anlamındaki “ene” olmayabilir; o, memleketinin kolektif hafızasında yaşayan kadim bir Subaruca kökü seslendirmiş olabilir:

“E-ne Ḥaqq!”

Bu perspektiften bakıldığında Mansûr, “Ben Tanrıyım” diyerek nefsini yüceltmemiş; aksine, en yüksek tevazu makamında “Kadim Yaratıcı (E-ne), mutlak hakikattir” düşüncesini dile getirmiş olabilir.

O, yaratıcı kaynağı onurlandırmak adına beşeri egosundan sıyrılmaya çalışırken; dönemin uleması ilahi ve evrensel bir özü ifade eden E-ne kavramını Arapçadaki bireysel “ene” zamiriyle özdeşleştirmiş ve ortaya derin bir dilsel-felsefi anlaşmazlık çıkmıştır.

Sonuç: Yok Edilemeyen Miras ve Namirin Halkı

Hallâc-ı Mansûr’un bugün bile Dersim’in sözlü hafızasında ölümsüz bir pir ve koruyucu olarak yaşatılması; Cem ibadetindeki ikrar ve rıza meydanına “Darê Mansûr” adının verilmesi dikkat çekici bir kültürel sürekliliğe işaret etmektedir.

Bu tarihsel çember, dağlık bölgede bugün hâlâ ana dillerini konuşurken Mîzur kelimesini kullanan insanların yaşayan kültüründe tamamlanmaktadır.

E-ne, Hequtalla ve Mansûr anlatısının altında yer aldığı düşünülen Subaruca katmanların izini sürmek, bizlere uzun süreli bir tarihsel devamlılığın ipuçlarını sunmaktadır.

Dağlık bölgenin dili, binlerce yıl boyunca Subaruca’dan Hurrice’ye, Medce’ye ve oradan bugünkü Kürtçenin kollarına uzanan yeni dilbilgisel elbiseler giymiştir. Ancak kadim coğrafyanın ruhu, ritüel gelenekleri ve kutsal kelimeleri, dağların korumasında günümüze kadar yaşamayı sürdürmüştür.

Arthur Ungnad’ın öncü çalışmaları ve bölgedeki yaşayan dil hazinesinin yeniden değerlendirilmesi sayesinde, Yakın Doğu tarihinin artık yalnızca imparatorluk merkezlerinden değil; aynı zamanda bu kutsal dağlık coğrafyanın ve Namirin halkının hafızasından hareketle yeniden okunmayı hak ettiği düşünülebilir.

Kaynakça

Arthur Ungnad (1936), Subartu: Beiträge zur Kulturgeschichte und Völkerkunde Vorderasiens, Walter de Gruyter.

Unutulan Kelimeler: E-ne, Hallâc-ı Mansûr ve Hequtalla Kavramının Subaruca Kadim Kökeni
0

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter