“Milli mesele” 1990’lı yıllarda doğrudan adı konularak “Kürt sorunu” oldu ama bunun sol hareketle alakası olduğunu iddia etmek hayli zor.
Gelişmelerin etkisi ile inkarcı devlet zihniyetinin “terör sorunu” olarak adlandırdığı sorunu, kıblesi devlet olan bütün siyasi çevreler de aynı şekilde “terör sorunu” olarak ele aldılar. Aslında başka “terör” odaklarıyla karışmasın diye herhalde “bölücü terör” dediler…
Devletin estirdiği “düşük yoğunluklu savaş” rüzgarı nedeniyle soruna “Kürt sorunu” demek bile cesaret ister olmuştu. Yine de ve hem de o şartlarda bu cesarete sahip olanlar vardı ve yeri gelince hatırlatacağım…
Bu arada bilmeyenler için belirtmeden geçmeyelim; “düşük yoğunluklu savaş” tanımı, dönemin Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş’e ait. Dönemin başbakanı Tansu Çiller ile gayet uyumlu bir “mesai” yürüttüklerini ifade etmek için, “O tak söylüyor, biz de şak yapıyoruz,” demesinden dolayı adı “Tak Şak paşaya” çıkmıştı hani…
Bu “tak-şak” icraatları, binlerce köyün boşaltılmasıydı mesela…“Faili meçhul” cinayetlerin, baskınların, katliamların, yargısız infazların neredeyse “rutin” ve günlük olaylar haline gelmesiydi… Ülkenin “o tarafının” neredeyse bir açık hava hapishanesine, işkencehaneye çevrilmesiydi…
Dönemin cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in deyişiyle, “Devlet bazen rutin dışına çıkabilirdi” ve o dönem öyle bir dönemdi…
(Bu 90’lı yıllar konusunu ayrıca yazacağım. “Unutuldu gitti, geçmişte kaldı, geçmişi kaşımayalım” diyenlere cevaben…)
İdeolojik bayrağı Kemalizm olan solcular!
“Milli mesele” direkt, doğrudan, dümdüz Kürt sorunu olunca… O yıllarda “devrimden sonraya” ertelese de UKKTH ilkesini savunan keskin sirkelerin bazıları “vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğü” ideolojisine geçiş yaptılar. (Doğruya doğru; onlar “bölücü” demiyor, “ayrılıkçı” diyorlardı.)
Bir tür “madem öyle olmadı” geçişkenliği diyeceğim ya, bunlar başından beri Kemalizm ile sakatlanmışlardı. Keskin sloganlar devri bitip de “dükkan” iş yapamaz olunca, o keskin sloganların perdelediği zihniyet tabak gibi (yoksa “kabak gibi” miydi) çıkmış oldu.
Strateji planlamalarında “müttefik” veya “dolaylı müttefik” görülen Kemalizmi, irtica, bölücülük gibi “tehdit ve tehlikelere” karşı adeta ideolojik bayrakları haline getirdiler. Sosyalist veya demokratik devrimle devirmek istedikleri devletin ali çıkarlarını savunmaya geçtiler: Tabii bunu “sağ, muhafazakar partiler devleti ne hale getirdiler! Yazıklar olsun!” şeklinde hayıflanarak yapıyorlar ve zaten solculukları da bundan ibaret, eğer “solculuk” bu ise…
“Madem proleterya yüz vermedi, Kürtlere öncülük yapalım bari” solcuları!
“Milli mesele” Kürt sorunu olunca… Bir de şu “tür” tutarlılık (!) ya da yüzsüzlük mü demek lazım, abideleri var: O yıllarda gerikalmışlık, feodalizm analizleri yapan, Kürt ayaklanma ve hareketleriyle birlikte devletin katliam politikalarını “Kemalist hükümet gayet devrimci ve enerjik bir biçimde feodal ağaları eziyor” şeklinde güzellemelerle karşılayan bazıları, bu evveliyatlarını nasıl olsa kimse bilmez, hatırlamaz zannıyla Kürt partilerinde siyasete, Kürt basınında gazeteciliğe, yazarlığa atıldılar. Hem öyle böyle değil; SBKP bunların dükkanını kapatana değin Kürt sorunu diye bir sorunu, gündemi olmayanların hem de en “üst düzey” ideolojik yetkilileri, Kürtlere ve Kürt hareketine akıldanelik yapmaya başladılar! (Onlar kendilerini biliyor, ben de onları.)
Öyle ya; madem Kemalist solculuk kontenjanları doldu taştı; hazır Kürtlerde kitle de var, örgüt de var, imkan da var, milletvekili, belediye başkanı filan olma imkanı da var… Hayat devam ediyor yani… Madem proleterya olmadı Kürtlere öncülük yapalım bari… Hem Lenin dememiş miydi geniş yığınlar içinde öncülük çalışmasının hayati önemine dair… Neyse, Lenin’i karıştırmayalım şimdi…
Solu ve solculuğu tanınmaz hale getirdiler!
“Milli mesele” Kürt sorunu olunca… Sosyalist sistem çöktü. Beraberinde bir kuşağın solculuğu da…
Ne aynaya bakıyor ne de solu bu hale getirmelerindeki sorumluluklarıyla yüzleşiyorlar. (Bu sorumluluğu duyan istisnalar olduğunu tabii ki biliyor ve onları tenzih ediyorum.)
Solculuk bir değerler sistemi. Aslında tabii ki çöken sol değil, bu tip hayatı izah etme kudretinden yoksun solculuk. Ama işte kendini yenileme kudretinden yoksun olunca, insanlar da soldan bunlar nezdinde soğudu, uzaklaştı.
Bir zamanlar “kalemiz” denilen, bazılarının hızını alamayıp neredeyse “kurtarılmış bölge” ilan ettikleri yerleşim bölgeleri acaba neden milliyetçi-muhafazakar-İslamcı partilerin oy deposu haline geldi ve onca ekonomik krize, yoksulluğa rağmen neden hala sol, bir “alternatif” olarak büyümüyor, gelişmiyor, aksine buharlaşıyor?
Hala solculuk iddiasında olanların bazısı, biliyorum, soru sorulmasından hazzetmiyorlar, hele ki bu tür kafa yormayı gerektiren sorulardan hiç hazzetmiyorlar: Niye kafamızı karıştırıyorsun ki şimdi? Ah Atam sen kalk ben yatam!
Kürt sorunu o yıllarda da bugün de solculuk değerleri ve iddiası bir yana, Türkiye şartlarında sahici manada demokrat olmanın turnusol kağıdı…
Nereden aklıma geldiyse, İdris Küçükömer’in ta 1960’lı yılların sonunda hayli tartışmalara neden olan bir tespiti vardı; Türkiye’de sol sağdır, sağ soldur… Haydaaa, olur mu öyle şey demeden önce gelecek yazımı bekleyin…
