22 Ekim 2024 tarihinde Milliyetçi Hareket Partisi lideri Devlet Bahçeli, partisinin meclis grup toplantısında yaptığı konuşma ile 1999 yılından beri İmralı F Tipi Yüksek Güvenlikli Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’nda tecrit altında bulunan Abdullah Öcalan için umut hakkını, belki de Türkiye siyasal tarihinin en beklenmedik çıkışıyla gündeme getirdi. Bahçeli yapmış olduğu konuşmada Öcalan’ın tahliyesine ilişkin umut hakkını, koşullara tabi bir siyasi koz olarak dile getirmiş olsa da söz konusu hakkın tanınması bir pazarlık meselesinden öte, Türkiye Cumhuriyeti Devleti için Anayasa’nın 90. maddesinin son fıkrasının yollaması uyarınca Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 46.maddesinden kaynaklanan hukuki bir yükümlülüktür.
Zira AİHM 18 Mart 2014 tarihli Öcalan v. Türkiye (N*2) kararında, müebbet hapis cezası infazının ilerleyen aşamalarında mahpusun cezalandırmasını haklı kılan nedenlerdeki olası bir değişikliğin değerlendirilmesi mekanizmasından yoksun bırakılıp tahliye olasılığının canlı tutulmamasını Sözleşme’nin 3. maddesinin ihlali olduğuna hükmetmiştir. AİHS’in anılan maddesi uyarınca “Hiç kimse işkenceye veya insanlık dışı ya da aşağılayıcı muamele veya cezaya tabi tutulamaz.”

Mahkeme’nin Öcalan kararında sıkça atıf yaptığı Vinter ve diğerleri- Birleşik Krallık davasında vurgulandığı üzere Sözleşmeci Devletler, özellikle insan öldürme gibi çok ciddi suçlardan dolayı yetişkin suçlulara müebbet hapis cezası vermekte serbesttirler: Böyle bir cezanın yetişkin suçlulara uygulanması tek başına Sözleşme’nin 3. veya başka bir maddesi tarafından yasaklanmamıştır ya da 3. madde veya başka bir madde ile bağdaşmaz değildir. Fakat bu cezanın mutlak olması, başka bir söyleyişle koşullu salıverilme gibi herhangi bir yeniden değerlendirme mekanizmasına yer bırakılmaksızın infaz edilmesi cezayı başından itibaren ‘insanlık dışı’ kılmaktadır. Koşullu salıverilme olmaksızın müebbet hapis kararı bir mahkûmu kalıcı olarak toplumun dışında bırakan – ölüm cezası dışında- tek cezadır ve Avrupa ceza politikasında baskın olan yeniden bütünleşme ilkesine ters düşmektedir.
Hiçbir Avrupa Konseyi belgesi şartlı tahliye içermeyen müebbet hapis kararını desteklememektedir ve İşkenceyi Önleme Komitesi gibi bazı organlar şartlı tahliye içermeyen müebbet hapis cezasını insanlık dışı kabul etmektedir.
Öcalan kararı, AİHM’nin Türkiye’de umut hakkı dolayımıyla Sözleşme’nin 3.maddesinin ihlaline ilişkin ilk kararı olmakla birlikte tek kararı olarak kalmamıştır. Bu kararı 15 Eylül 2015 tarihli Kaytan v.Türkiye kararı, bunu ise 15 Aralık 2015 tarihli Gurban-Boltan v. Türkiye kararı izlemiştir. Zira anılan ihlallerin her biri, başvurucu mahpuslara özgü tekil uygulamalardan değil, ceza infaz sisteminden kaynaklanan yapısal sorunlardan ileri gelmektedir.
Türkiye’de idam cezası 2004 yılında yapılan bir değişiklikle kaldırılmış fakat idam cezası yerine infaz koşulları çok ağır olan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası yasalaşmıştır. Türk Ceza Kanunu’na eklenen Geçici 2. maddeyle, “İdam cezaları, müebbet ağır hapis cezasına dönüştürülen terör suçluları ile ölüm cezaları ağırlaştırılmış müebbet ağır hapis cezasına dönüştürülen veya ağırlaştırılmış müebbet ağır hapis cezasına mahkûm olan terör suçluları, koşullu salıverilme hükümlerinden yararlanamaz.” denilerek, idamdan çevrilen ağırlaştırılmış müebbet ağır hapis cezasının hükümlünün hayatı boyunca devam edeceği düzenlenmiştir. Daha sonra yapılan çeşitli değişikliklerle “ağır” kelimesi Kanundan çıkarılarak ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası bu düzenlemeyle varlığını korumuştur.
Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasında koşullu salıverilmeye olanak tanımayan bir başka infaz düzenlemesi CGTİHK m.107/16 hükmüdür. Anılan düzenleme uyarınca Türk Ceza Kanunu’nun Devletin Güvenliğine Karşı Suçlar, Anayasal Düzene ve Bu Düzenin İşleyişine Karşı Suçlar, Milli Savunmaya Karşı Suçlar bölümündeki suçlar bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmiş ise ağırlaştırılmış müebbet hapis hükümlüsü koşullu salıverilme hükümlerinden yararlanamaz ve cezasının infazı ölünceye kadar devam eder.
AİHM’in vermiş olduğu ihlal kararları karşısında Meclis’in söz konusu yapısal sorunları gidermeye yönelik yasal düzenlemelerde bulunması anayasal bir yükümlülüktür. Buna karşılık Türkiye’nin bu kararların ardından herhangi bir yasal değişiklik yapmaması üzerine Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasıyla ilgili “umut hakkını” doğuracak yasal düzenlemeler ve uygulama değişikliklerinin sağlanması için Türkiye’ye dair denetim süreci başlatmıştır.
Özgürlük İçin Hukukçular Derneği, İnsan Hakları Derneği, Türkiye İnsan Haklan Vakfı ve Toplum ve Hukuk Araştırmaları Vakfı, bu kararın yerine getirilmesi için 26 Temmuz 2021’de Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’ne başvurmuştur. Bakanlar Komitesi 17-19 Eylül 2024’te Öcalan (2), Kaytan, Gurban ve Boltan v. Türkiye dosya grubu ile ilgili AİHM tarafından verilen kararlara Türkiye’nin uymaması nedeniyle periyodik olarak yaptığı gözden geçirmeyi yinelemiştir.
Bu davaların, Türkiye mevzuatında diğer ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılan mahkûmlar için öngörülen bir inceleme mekanizmasının başvurucuların devlet aleyhine işledikleri suçlardan aldıkları ağırlaştırılmış müebbet hapis cezalarına uygulanmaması nedeniyle insanlık dışı ve aşağılayıcı muamelenin önlenmesi hakkının ihlaline ilişkin olduğunu; ayrıca, ulusal makamların Mahkeme’nin belirlediği standartlar doğrultusunda herkes için bir inceleme mekanizması oluşturmasını gerektirdiğini hatırlatmıştır. Hiçbir ilerleme kaydedilmemiş olmasından derin endişe duyduğunu ifade etmiş, yetkilileri bu konuda diğer üye devletlerin bu tür mekanizmaları uygulamaya koyma konusundaki deneyimlerinden ilham alarak gerekli önlemleri daha fazla gecikmeden almaya güçlü bir şekilde teşvik etmiştir ve bu grubu Eylül 2025‘te yapılacak toplantıda yeniden incelemeye karar vermiştir.
Yukarıda anılan AİHM kararlarına uygun yasal düzenlemeyi sağlamak adına 25/09/2024 tarihinde DEM Partili milletvekillerince verilmiş olan “Ağırlaştırılmış Müebbet Hapis Cezasında Koşullu Salıverme Yasağının Kaldırılması ve 25.Yılda Koşullu Salıverme İmkanının Sağlanması Amacıyla Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi” halihazırda TBMM adalet komisyonu önündedir. Kanun teklifi ile Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasında koşullu salıverilme imkanını ortadan kaldıran hükümlerin ilgasının yanı sıra AİHM’in Vinter ve diğerleri kararında şartlı tahliyenin uygulanması için cezaevinde geçirilmesi gereken azami 25 yıllık süre tavsiyesi kanuni bir temele oturtulmak istenmektedir.
Yürürlükte olan CGTİHK m.107/4 hükmünde ise suç işlemek için örgüt kurmak veya yönetmek ya da örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenen suçtan dolayı ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkûmiyet halinde bu süre 36 yıl olarak düzenlenmiştir. Teklifin olduğu haliyle yasalaşması, yani AİHM’in Vinter ve diğerleri kararında gösterdiği 25 yıllık azami sürenin mahpusun koşullu salıverilmesi için herhalde cezaevinde geçirmesi gereken süre olarak belirlenmesi halinde 15 Şubat 1999 tarihinde yakalanan Abdullah Öcalan’ın, 2024 yılı içinde başlayarak koşullu salıverilmesinin değerlendirilmesi mümkün olacaktır.
Ancak göz ardı edilmemesi gereken husus, umut hakkına ilişkin anılan teklifin olduğu haliyle yasalaşması halinde dahi, Öcalan ve diğer umut hakkından yoksun ağırlaştırılmış müebbet hükümlülerinin tahliyelerinin mutlaka gerçekleştirilecek olmadığıdır. Her ne kadar uygulamamızda ‘alelade’ suçlular bakımından tatbik edilecek koşullu salıvermede iyi hallilik unsuru tali bir unsur olarak değerlendirilip cezaevinde geçirilmesi gereken süre koşulunun gerçekleşmesi ile mahpus salıveriliyor ise de bir ceza infaz kurumu olarak koşullu salıverilmenin şartları; cezanın bir kısmının cezaevinde infaz edilmesi, infaz süresinin iyi halli geçirilmesi ve bu koşulların sağlanması halinde İnfaz Hakimliğince koşullu salıverilme kararı verilmesidir.
Öcalan’ın koşullu salıverilmesi için Cumhuriyet Savcısının başkanlık edeceği Cezaevi İdare ve Gözlem Kurulu’nca iyi halliliğine ilişkin bir değerlendirme yapılması gerekir. CGTİHK m.89 uyarınca hükümlüler, ceza infaz kurumlarında bulundukları tüm aşamalarda, ceza infaz kurumlarının düzen ve güvenliği amacıyla konulmuş kurallara uyup uymadığı, haklarını iyi niyetle kullanıp kullanmadığı, yükümlülüklerini eksiksiz yerine getirip getirmediği, uygulanan iyileştirme programlarına göre toplumla bütünleşmeye hazır olup olmadığı, tekrar suç işleme ve mağdura veya başkalarına zarar verme riskinin düşük olup olmadığı hususlarında idare ve gözlem kurulu tarafından iyi hâlin belirlenmesine esas olmak üzere en geç altı ayda bir değerlendirmeye tabi tutulur.
Bu değerlendirmede, infazın tüm aşamalarında hükümlülerin katıldığı iyileştirme ve eğitim-öğretim programları ile spor ve sosyal faaliyetler, kültür ve sanat programları, aldığı sertifikalar, kitap okuma alışkanlığı, diğer hükümlü ve tutuklular ile ceza infaz kurumu görevlileri ve dışarıyla olan ilişkileri, işlediği suçtan dolayı duyduğu pişmanlığı, ceza infaz kurumu kuralları ile kurum bünyesindeki çalışma kurallarına uyumu ve aldığı disiplin cezaları dikkate alınır. Ancak disiplin cezaları tamamen infaz edilip infaz hakimliğince kaldırılmadıkça koşullu salıverilme işlemi yapılamaz.
Bununla birlikte, Öcalan için koşullu salıverilme engeli olabilecek bir diğer husus 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu madde 17/2’de düzenlenen koşullu salıverilme yasağıdır. Maddeye göre disiplin cezası olarak üç defa hücre hapsi cezası almış olan terör suçluları, bu disiplin cezaları kaldırılmış olsa bile koşullu salıverilmeden yararlanamazlar. Öcalan’ın tahliyesinin yolu açılmak isteniyorsa anılan hüküm de mutlaka yasa koyucu tarafından gözden geçirilmelidir.
Abdullah Öcalan’ın tahliyesini mümkün kılacak olan bir diğer hukuki müessese ise aftır. Anayasa’da, “üye tam sayısının beşte üç çoğunluğunun kararı ile genel ve özel af ilanına karar vermek” TBMM’nin görev ve yetkileri arasında sayılmıştır (m.87). Anayasa’da bu af yetkisine yalnızca orman suçları bakımından bir sınırlandırma getirilmiştir: “… münhasıran orman suçları için genel ve özel af çıkarılamaz. Ormanları yakmak, ormanları yok etmek ve daraltmak amacıyla işlenen suçlar genel ve özel af kapsamına alınamaz.” (m.169). Bu nedenle TBMM, af yetkisini Devletin güvenliğine karşı işlenmiş olan suçlarla ilgili olarak da kullanabilecektir. Oysa 2001 yılında yapılan değişikliğe kadar “Anayasanın 14’üncü maddesindeki fiillerden dolayı” verilen mahkumiyetlerin affedilemeyeceği düzenlenmişti.
Affa ilişkin ilk ve en çok bilinen ayrım genel ve özel af ayrımıdır. Genel af, kamu davası ve cezanın tüm sonuçlarıyla birlikte ortadan kaldırılmasını; özel af ise cezanın kaldırılması (ilga), hafifletilmesi(tahfif) veya başka bir tedbire dönüştürülmesini (tahvil) konu alır. Hem genel af hem de özel af toplu ve bireysel olarak ilan edilebilir. Kolektif genel af, belirli suçları irtikap eden herkesi kapsarken bireysel genel af muayyen olarak bir/birkaç kişiye ilişkin olabilir. Aynı ayrım özel af için de geçerlidir. Oysa genel affın herkesi kapsadığı özel affın ise bireysel olduğu şeklindeki toplumsal inanç yanlış olup genel af ile özel af arasındaki ayrım işlemin sonuçları bakımındandır.
Yukarıda ifade edildiği üzere, Anayasa’nın 87.maddesi ile TBMM’ye kanun yoluyla genel ve özel af düzenlemesi yapma yetkisi tanınmış, bununla birlikte anayasaya içkin olan birtakım sınırlandırmalar dışında bu yetkiye doğrudan hiçbir sınırlandırma getirilmemiştir. Oysa Cumhurbaşkanına getirilen af yetkisi bakımından doğrudan bu yetkiyi tanıyan 104. maddede ancak sürekli hastalık, sakatlık ve kocama sebebiyle bireysel özel af kararı verilebileceği düzenlenmiştir. Bu af yetkisi, Cumhurbaşkanının tek başına yapmaya salahiyetli olduğu Cumhurbaşkanı Kararı biçiminde kullanılacak olduğundan yargısal denetime tabi değildir. Bu itibarla Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bireysel özel af yetkisini kullanmak yoluyla Abdullah Öcalan’ı ‘kocamışlık’ nedeniyle tahliye etmesi önünde hiçbir hukuki engel ve denetim mekanizması yoktur. Cezanın kaldırılması dışında indirilmesi veya değiştirilmesi hukuki olarak mümkünse de ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasının değiştirilmeksizin uygulanması, örneğin konutta çektirilmesi fiili olarak mümkün değildir.
Üstelik kim bilir, belki de Türkiye Cumhuriyeti’nin en politik kesimi olan Kürt halkının ‘önderlik’ olarak kabul ettiği bir kimseyi ‘kocamış’ olmakla itham etmek, başlı başına tahvil edilmiş bir ceza ya da politik bir eğretileme olarak kabul edilir.
Adar Balsak
Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu. İstanbul Barosuna bağlı olarak staj yapmaktadır.
