Lucretius’un “De Rerum Natura” isimli felsefi şiirinin ikinci kitabı, karadan fırtınalı denizi seyreden bir insanın tasviri ile başlar:
“…ne güzeldir denizi döven fırtına dalgalarını,
Başkalarının acı çekişini gözlemek kumsaldan!
Sevinç kaynağı değildir başkalarının derdi ama
Bambaşka bir sevinçtir kendinin dertten uzak olduğunu düşünmek.”
Bergson’un Şiir Felsefesi’nde belirttiği gibi, Lucretius, belki de seçme pasajlarını yayınlaması en zor şairdir. Çünkü en çarpıcı tasvirlerin yegâne amacı bazı felsefi ilkeleri kabul ettirmektir. Tasvir tek başına; akılcı bir filozofun yaşamın değişkenliğine karşı duyduğu kuşkuyu anlatıp, tutkuların aklın boyunduruğuna alınmasını vaaz eder gibidir. Zira fırtınalı deniz metaforu, tıpkı dizginsiz bir at gibi, felsefi düşünce tarihi boyunca, bilgenin sakin ruh halinin karşıtı olarak işlenmiştir. Çünkü aynı zamanda deniz; tabiatın dizginlenemez tarafının, insana yabancı olan ve bu ölçüde korku veren güçlerin de ifadesidir.
Karadan fırtınalı denizi seyreden Bilge, Platoncu anlamda bir mutlakta konumlanan kişi değil, yaşamını -ölüm, günah ve ceza gibi- gereksiz korkulardan ve hurafelerden arındırmış natüralist bir tavrın sözcüsüdür. Şiirin melankolik bir tını barındırdığı doğrudur, Epiküros- Lucretiusçu Bilge her şeyden önce, tabiatın insana kayıtsızlığına, insanın çaresizliğine karşı dehşete düşmüş olandır. Fırtınalı deniz, bu çaresizliği anlatmak için tekrar karşımıza çıkar:
“Gemi çarpışmasından sonra azgın dalgalarla,
Kıyıya savrulmuş bir denizci gibi,
Çırılçıplak yatar insan yavrusu, konuşamaz
Yoksundur gerekli desteğinden dirimin.
Doğa, doğum sancılarıyla onu ana rahminden
Güneş ışıklı dünyanın kıyılarına attığında
Acı çığlıklar koparır-haklıdır da-
Ne dertlerle karşılaşacağını düşünürsek ilerde”
Yaşama karşı bu güvensiz tavrın asli nedenlerinden bazıları, Epiküros’u çevreleyen iktisadi ve siyasi koşullarda aranabilir. Eski Çağ Maddecileri isimli eserinde Paul Nizan bu durumu ve düşünce üzerindeki etkileri şöyle açıklar: “Sürgünün, ihbarların, ölümün, yoksunluğun tehdit ettiği yaşamda korkunç bir belirsizlik egemendi. Kışkırtmalar, cinayetler bu umutsuz dünyanın korkunç siyasal yöntemleriydiler. Ölüm rastgele vuruyordu, insanı ne zenginlik ne de güç koruyabiliyordu. Her gün her şey yıkılabilirdi. Bu yüzden bir yazgı kültü buldular, dualarını yazgı tanrıçası Tykhe’ye sundular. Dünyayla ilgili bir serüven fikri oluştu. Epikürosçu özlemlerden biri güvenliğin kazanılması olacaktır.”
Benzer şekilde, Lucretius’un daha genç yaşında, Marius ve Sylla arasındaki kanlı rekabete tanıklığının, düşüncesine egemen olan karamsarlığın nedenleri arasında olması muhtemeldir. Ancak Lucretius’un düşüncesi, tıpkı ustası Epiküros’un düşüncesi gibi, indirgemeci bir tarihsel materyalist okumaya direnecek denli zengindir. Nitekim Bergson da benzer bir fikirdedir; ona göre şairin düşündüğü ve hissettiği şeyin açıklaması kendi eserinde aranmalıdır. Tanık olduğu olayların tarihinde değil. Bergson’a göre: “Lucretius insan türüne acır. Etrafında kendisine rağmen çalışan ve hep çalışacak olan sabit kör güçlerin ortasında insan ne yapar? Doğa kanunlarındaki zorunluluğun bir an bir araya getirdiği, günü geldiğinde yok edeceği atomların zavallı bir bileşimi olarak kazara doğduğu şu uçsuz bucaksız evrende bir önemi var mı? Maddenin bizim için yaratıldığına inanırız, sanki maddeyle aynı yasalara tabi değilmişiz gibi. Dost ve düşman tanrıların bizi koruduğu ya da zulmettiğine inanırız, sanki yabacı güçler doğaya müdahale edebilirmiş gibi.”
Şiir, Thukydides’ten ödünç alınan bilgilerle, Peloponez savaşı sırasında Atina’da görülen vebanın korkunç bir betimlemesiyle sona ermekte ve bu durum şiirin giriş kısmındaki hayatın kutlanmasıyla belirgin bir gerilim olarak göze çarpmaktadır.
“Yoksulluk sonucu ya da
Beklenmedik bir ölümle karşılaşınca
Olmadık deneylere girişiyordu kişioğlu,
Kandaşlarını, başkaları için yığılmış
Odun kümelerine fırlatıyordu,
Ateşe veriyordu çığlıklarla.
Bu kavgalarda ne kanlar döküldü;
Ama seven, bırakmadı sevdiği ölüyü.”
Ünlü devlet düşünürü Thomas Hobbes, hümanist yazın pratiğinin sadık bir izleyicisi olarak, Thukydides’in Tarih isimli eserini Eight Books of the Pelopennesian Warre başlığıyla 1629 yılında İngilizceye kazandırdığında, salgının dehşetine düşünsel olarak yakından tanık olmuş olmalıydı. Nitekim, İspanyol donanmasının yayılım ateşi altında prematüre doğan Hobbes’un tüm siyaset felsefesinin ölüm ve insanın ona karşı duyduğu dehşetengiz korku üzerine kurulduğu söylenebilir.
Doğal kötülüklerin en büyüğü olan ölümden kaçınmak, bir taşın yere düşmesi kadar güçlü ve doğal bir zorunluluk olarak kabul edilir. Hobbes, doğal hakkın ilk temeli herkesin elinden geldiğince yaşamını ve uzuvlarını korumasıdır derken klasik tabii hukukçu anlatıyı zımnen reddedecek, normatif doğa yasası anlayışını mekanik doğa yasaları karşısında yok sayacaktır. Quentin Skinner’a göre; “Hobbes Leviathan’ın önsözünde tezinin temel yapısını ortaya koyarken, The Elements ve De Cive’de örtük olarak var olan, daha önce açıkça formüle etmediği bir ayrımı belirterek başlar. Artık ifade ettiği bu ayrım, biri tabiat dünyası, diğeri yapıntı (artifice) dünyası olarak tanımlanan, her ikisinde birden ikamet ettiğimiz iki farklı dünya arasındaki ayrımdır. Tabiat dünyası devinim halindeki bedenlerden oluşur ve hayatın kendisi uzuvların deviniminden başka bir şey değildir. Bu, tabiat yasaları tarafından yönetilen, ancak insan yasalarından ve dolayısıyla adaletten yoksun olan bir dünyadır. Buna karşılık yapıntı dünyası kendi kendimize yarattığımız bir bedenin merkezinde toplanır. ‘İçinde barındırdığı egemenliğin yapay bir ruh’, yöneticilerin ‘yapay eklemler’ ve yasaların yapay bir akıl ve irade olduğu bu yapay insanın adı devlettir.”
Doğa ile medeni olan arasındaki bu keskin fakat süreklilikler barındıran düalist ayrım Hobbes düşüncesini Epikürosçu natüralizmden ayıran ve onun pozitivizmini iradeci kılan nokta olarak göze çarpmaktadır. Cemal Bali Akal’ın İktidarın Üç Yüzü isimli kitabında belirttiği üzere, “Hobbes’ta tabiatın zorunlu düzeni karşısına insani olanın keyfi ve konvansiyonel düzeni dikilir.” Nitekim o, insanın doğası gereği politik bir hayvan olduğuna ilişkin klasik Aristotelesçi anlatıyı açıkça reddedecek ve tabii hale ilişkin kurgusal anlatısını bu ret temelinde geliştirecektir.
Hobbes’un düşüncesinin bir kopuşlar mantığına dayandığı söylenebilir, tıpkı bedeninde erittiği uyruklarının iradeleriyle yaratılan Leviathan’ın yaratıcı iradelerden kopup toplumsal sözleşmenin tarafı olmaması gibi, bu yaratı ile tabii halden medeni hale doğru keskin bir kopuş gerçekleşecektir. Peki arkada kalan nedir? Her an tekrar yaşanacağı korkusuyla, bizi Leviathan’ın gövdesine sıkı sıkıya gömen bu cehennem imgesi neye benzemektedir?
Hobbes için tabii hal, yani devletsiz toplum, genelleşmiş bir savaş hali olarak tahayyül edilir. Bu savaşta sınırlar yoktur, mutlak bir kaos hakimdir. Ne adaletten söz edilebilir ne günahtan ne de iyi ve kötüden. Onun için tabiat, tüm bu değer biçmelerin anlamsızlaştığı bir şiddet ya da şiddet tehlikesi düzlemidir. Orada herkesin, gücünün sınırları dahilinde olana hakkı vardır. Gerçekten de Hobbes düşüncesinde hak, klasik anlamından farklı olarak, tıpkı Spinoza ve Nietzche’de olduğu gibi, güçle özdeşleşir. “Doğal hak, kendi doğasını, yani kendi hayatını korumak için kendi gücünü dilediğin gibi kullanmak ve kendi muhakemesi ve aklı ile, bu amaca ulaşmaya yönelik en uygun yöntem kabul ettiği her şeyi yapma özgürlüğüdür.” Ancak hayatını korumak, burada mutlak bir savunma pozisyonuna işaret etmez. Çünkü gücünü gerekli olduğundan fazlasıyla arttırarak yayılmak isteyen başkalarının karşısında ‘mütevazı sınırlar’ içinde kalmak yok olmayı getirecektir. Dolayısıyla tabiatta savaş zorunlulukla vardır.
Ancak, her ne kadar Hobbes düşüncesinin kopuşlar mantığına dayandığı söylenebilirse de bu kopuş mutlak değildir. Zira tabii halden medeni hale insanın kötücül tutkuları miras kalacaktır. Fakat tam da bu nedenle, miras kalan bir diğer şey korkudur. Desposito’ya göre Hobbes düşüncesinde korku süreklilik arz eder. Sivil toplum ve devlet, bu korkunun kurumsallaşmış bir görünümünden başkası değildir. “İlkel ve belirsiz bir korkudan kaçmak adına insanlar olanca iyi niyetleriyle bir miktar korkuyu kabul ederler- daha doğrusu ikincil ve belirli bir korkuyu uzlaşı temelinde kurumsallaştırırlar… Modern devletin bırakın kökensel olarak kendisinden doğduğu korkuyu ortadan kaldırmayı, devletin uygun bir işleyişinin teminatı ve hareket ettirici gücü haline getirmek için bizzat korku üzerine kurulmuş olması, kendisini kökenden bir kopuşla tarif eden bir çağın yani modernitenin, çatışmanın ve şiddetin silinemez damgasını taşıdığı anlamına gelir.”
Nitekim Hobbes’un ölümlü tanrı olarak modern devleti betimlemek için başvurduğu metaforun bir canavar olduğu göz önüne alındığında, ‘Leviatan’ın gövdesine canlılık ve hareket veren ruh’ olarak egemenliğin, aslında korkudan başkası olmadığı açıkça görülecektir.
Ancak korkuya, özel olarak da ölüm korkusuna karşı tek tavır Leviathan’ın gövdesine sıkı sıkıya gömülmekte değildir. Herman Melville’in Moby Dick isimli şiirsel destanının baş kişisi olan Kaptan Ahab, bu korkuyu ve intikam istencini tükenmez bir enerji kaynağına dönüştürüp, kendisini kötürüm bırakan Beyaz Balina’ya karşı savaşmayı seçmiştir. Ahab’ın, tabii hukukçu bir adalet anlayışıyla Beyaz Balina’nın peşinde olmadığı açıktır. Onun devletli toplumun mantığını temsil ettiğini söyleyenlere ise şunu sormak gerekir: O, kendisi dışında birisi tarafından Moby Dick’in öldürülmesini kabul eder miydi? Bu sorunun cevabı kuşkusuz hayır olacaktır. Onun istemi temsile elverişsiz, bir devlet tarafından kuşatılmaya uzaktır.
Zira Ismael’e göre “Kaptan Ahab, içinde yaşadığı bu Hristiyanlar dünyasının yabancısıydı. Uygarlaşmış Missouri’de kalan son boz ayı gibi yaşıyordu bu dünyada. Bahar ve yaz geçtikten sonra vahşi Kızılderili şefi Logan, nasıl bir ağaç kavuğuna kapanıp kış boyunca pençelerini kemirirse, bu azgın, bu fırtınalı yaşlılığında Ahab’ın ruhu da bedeninin derin mağarasına kapanmış, kendi içinde taşıdığı karanlığın pençelerini kemiriyordu.” Gerçekten de Ahab’ın üzerinde derin bir yücelik, vahşi savaşçının mutsuzluğu vardır. Belki de onun dinsizliği ve deliliği; mukavva maskelerin ardındaki aklı doğaya içkin kılmak ve böylece, tıpkı yaşamı kefareti ödenmesi gereken bir şey olarak gören Anaksimandros gibi, özgür irade ve sorumluluğu düşünmeksizin cezayı düşünmekti.
Ahab da, tıpkı Zerdüşt, Wolf Larsen ve Machiavelli’nin prensi gibi, aşkın odakların olmadığı bir dünyada yaşadığının farkındaydı. Hakkın güçle özdeşleştiği bu fiziksel dünyada Ahab, intikamını Tanrıya bırakmayarak kendini tanrı kılıyordu. Onu uygar dünyada münzevi bir yabanıl kılan buydu. “Falcılar paramparça olacağımı söylemişler. İşte bacağım gitti. Şimdi falcılık sırası benim: Beni parçalayanı parçalayacağım ben de. Geleceği gören de gördüğünü yapan da kendim olacağım. Bunu siz bile yapamadınız koca tanrılar! Vız gelirsiniz bana hepiniz!”
Ahab’ın istenci savaşmak için savaşmaktır. O, tabiatın gücünün karşısında kendi acizliğini görecek kadar akıllıdır. Ancak deliliği, tam da onu kabullenmemekte yatar: “Artık biliyorum ki, sana tapmanın en iyi yolu meydan okumaktır sana. Sen ne sevgiden hoşlanırsın ne de saygıdan. Kin istersin sen; öldürürsün her şeyi. Korkusuz bir aptal değildir şimdi senin karşında duran. Senin sessiz ve sınırsız gücünü yadsımıyorum. Ama beni bir deprem gibi sarsan şu ömrümün son nefesine dek, senin amansız gücünle çarpışacağım (…) Ey aydın ruh, beni ateşinden yarattın. Ve ben, ateşin öz evladı olarak onu geri üflüyorum sana.”
Ancak Senfoni isimli bölümde, denizin ve havanın berraklığıyla çelik gibi iradesi bir nebze olsun yumuşadığında Ahab, tabiatla olan savaşının en nihayetiyle onun sonlu bir parçası olan kendisiyle savaşı olduğunu anlar, sanki sonsuzluk fikri ilk kez kor gibi yanan yüreğini ferahlatır: “Yüreğimin kendiliğinden yapmayı göze alamayacağı bu çılgınlığa beni sürükleyen nedir? Ahab, Ahab’ın kendisi mi? Tanrım… kendim miyim ben? Kimdir şu kolumu kaldıran, ben mi yoksa başkası mı? (…) ama bir yandan da hiç değişmeyen, böyle gelmiş böyle giden, bu gülen gökyüzü, bu dipsiz deniz var! Bak şu albatrosa bak! Kim saldırtıyor onu uçan balığın üstüne böyle? Katiller nereye gidecek söylesene bana? Yargıcın kendisi de sanıklar arkasındaysa kim yargılayacak katilleri? Rüzgar ne tatlı, ne tatlı!”
Lucretius’un sahilden fırtınalı denizi seyreden dingin bilgesi ya da Melville’ın o fırtınalı denizlerde, Hobbes’un kurgusal tabii halinde dolaşan zalim ve güzel bir hayvan gibi, tükenmez bir acıyla dolaşan kötürüm kaptanı. Ortak olan, sonlu bir parçası olunan şu sonsuz bütüne karşı duyulan yabanıl susuzluktur. “Ama ne diye uzatıyoruz bu lafı? İnsanların hepsi balina halatları ortasında yaşar, hepsi boyunlarında iple doğar. Ama ancak ölümün onları birdenbire ve hırsla sarsıveren düğümlerine kapılınca, yaşamın içinde her zaman çöreklenmiş duran sessiz ve sinsi tehlikeleri açıkça görürler. Eğer bir filozof iseniz, balina sandalında otururken bile, ocağınızın başında, yanınızda zıpkın değil de bir maşayla oturuyormuş gibi rahattır yüreğiniz.”
