1980 Askeri Darbesi, Türkiye’nin modern tarihinde karanlık bir sayfa olarak yerini aldı. Darbe sonrası dönem, özellikle medya ve basın özgürlüğü açısından büyük bir sınavı temsil ediyordu. Muhalif seslerin susturulduğu, sansürün arttığı ve basının kontrol altına alındığı bir dönemdi.
1980 askeri darbesinin ardından, askeri yönetim tarafından sansür uygulamaları artmış ve basın özgürlüğü büyük ölçüde kısıtlanmıştı. Birçok gazeteci hapsedilmiş, medya kuruluşları kapatılmış ve sansür uygulamaları artmıştır. Medyanın büyük bir kısmı askeri yönetimin kontrolü altına girmiş ve darbe sonrası dönemde sansür ve baskılar devam ediyordu. Bu dönemde, medya çalışanları ve gazeteciler daha fazla özgürlük ve bağımsızlık arayışı içinde mücadele etmeye çalışmışlardı. Ancak, günümüzde dahi benzer örneklerle karşılaşmadığımız, basın meslek örgütlerinin dayanışma örnekleri mevcuttu.
Askeri hükümet ve sonrası baskının medya üzerindeki etkisi, zaman içinde değişen dinamiklere sahip olurken, son yıllarda artan baskı mekanizması belirginleşmiştir. Bu durum, gazetecilik özgürlüğüne yönelik endişeleri ve bağımsız medyanın karşılaştığı zorlukları beraberinde getiriyordu. Özellikle muhalif medya organları, sansür, baskı ve ekonomik zorluklarla mücadele etmek zorunda kalmıştır. Hükümete karşı kritik bir duruş sergileyen medya kuruluşları, zaman içinde ya ekonomik zorluklar nedeniyle kapanmış ya da hükümetle bağlantılı şirketlere geçmiştir. Bu durum, medyanın bağımsızlığını sürdürebilme mücadelesini karmaşıklaştırmıştır. Askeri darbeden günümüze kadar hala tartışma konusu olan medyanın tekelleşmesi, muhalif medya organlarını ve basın özgürlüğünü etkilemeye başlamıştır.
Muhalif medyanın pasif kalması ve örgütlenememesi konusu, sansürün yanı sıra yargı baskısı ve korku ikliminin bir sonucudur. Bu ortam, eleştirel seslerin susturulmasına ve muhalif medyanın etkisizleşmesine neden olabilir. Türkiye’nin medya manzarasına ek olarak, Kürt medyası da özel bir konumda bulunmaktadır. Devletin ve hükümetin Kürt medyasına yaklaşımı, genellikle çeşitli zorluklar ve baskılar olurken, Kürt medyası ve çalışanları 1990’lı yılların başından günümüze kadar tutuklama, gözaltı, yayınların toplatılması ve bürolarının bombalanmasına maruz kalmıştır. Kürt medyasının bağımsızlığı savunma çabaları, devlet kontrolü ve sansürle sıkça karşılaşıyordu. Devlet, Kürt medyasına yönelik güvenlik gerekçeleri veya terörle mücadele adı altında kısıtlayıcı tedbirler uygulayarak, haber yapma özgürlüğünü sınırlamış ve eleştirel bir perspektif sunma kabiliyetini zorlamıştır.
Ancak, bu zorlu süreçte muhalif Türk medyasının, özellikle Kürt medyasına destek olma çabaları da önemli bir boyuttaydı. Bu destek, genellikle ortak zorluklara karşı dayanışma ve demokratik değerlere vurgu yapma şeklinde kendini gösterirdi. Muhalif Türk medyası, sansür ve baskıya karşı birlikte durarak, basın özgürlüğüne verilen önemi vurgulayarak, Kürt medyasının mücadelesini desteklemeye devam ediyordu. Ancak, bu destek de çoğu zaman kendi içinde birlikteliği sağlayamayan muhalif medya dahi, Kürt medyasına yönelik bir baskı aygıtı olmaya başlamıştı. 90’lı yıllardan sonra medyadaki bu değişim ve dönüşüm hem muhalif medyada hem de Kürt medya arasındaki farkı görünür bir biçimde arttırıyordu. Seçim sürecine girdiğimiz bu günlerde muhalif medya organları olarak gördüğümüz gazeteler ve televizyonlar Kürtler üzerinden diyalog ve tartışmalara gebe kalmaya başladı. Bu durum, neoliberal politikalar sonucu ve askeri darbenin getirmiş olduğu medya tekelleşmesinin somut örnekleri olarak değerlendirilebilir.
Dün devlet ve sermaye baskısıyla gazetecilik yapanlar bugün mahalle baskısıyla muhalif medyada akıl vermeye devam ediyor.
