Türk futbolu kriz yaşıyor. Güvenilirliğini, kurumsal ve sportif disiplinini çoktan yitirdi. Fair play hak getire! Açıklamalar, kavgalar, dalaşlar, suçlamalar, karşı suçlamalar da bunu gösteriyor. Adaletsizlikten, çifte standarttan, “tarafçı” tutumlardan şikayetçi olmayan tek futbol kulübü, tek başkan, tek teknik direktör hatta tek taraftar yok gibi! Spor kanallarında da ağırlıkla konuşulan saha içi değil, saha dışı olaylar: Hakemler, Merkez Hakem Kurulu, Türkiye Futbol Federasyonu, Kulüpler, Kulüpler Birliği… Bir de Kurumlar arası bitmeyen trafik ağı, gelgitler filan…
Siyasal yozlaşmanın yarattığı dil ve çöküntü kültürü sporu, özellikle futbolu da boğmuş durumda… Fair Play’dan, centilmenlikten, estetizmden, görsel şölenlerden, efektif enstantanelerden eser yok. Saha içi ile saha dışı giderek daha çok benzeşiyor. Herkes, her kulüp nalıncı keseri gibi kendine yontup duruyor. Baskın anlayış: “Altta kalanın canı çıksın!” Futbol alanındaki sertlik, kabalık, ilkellik, bencillik siyasette bile yok. Hatta önemli bir “ulusal sorun”!
Peki neden?
Çünkü futbol, efektif görsel bir şölen olmaktan çoktan çıktı. Büyük rantın döndüğü, pazarı olan imaj ve algının yaratıldığı ticari kurum haline geldi. Ekonomik güç kadar politik nüfuz oluşturmak bakımından da toplumu daha doğrudan etkiler oldu. Futbol rezervleri tükendi ya da azaldı. Yerel/altyapısal kaynaklardan beslenme yerine, “ithal ikameci” mantık hakim oldu. Sosyal yozlaşmaya paralel olarak, sportif/kolektif kaygı ve duyarlılıklar kayboldu. Belli marjinal gruplarla sınırlı olan holiganlık, diğer bir tabirle sosyal lümpenlik, kurumsal nitelik kazandı. Derin güvensizlik duygusu, sporda negatif bir akıl ve dil yarattı. Dahası, tüm bunlar “işin gereği” sayılarak normalleşti…

Konuşulan dile, kurulan cümlelere, sergilenen davranışlara bakarsanız; dinleyip-izlerseniz, fazlasıyla göreceksiniz.
Yozlaşmanın itirafı…
Bu kaotik zeminde kulüpler ve kulüp yöneticileri bir diğerini suçlayıp, bacağından çengele asmakla meşgul. Diğerlerinin boğulmasına da neden olsa “gemisini kurtaran”, “kaptan” oluveriyor! Hiçbir yetkili/ilgili çözümsel düşünmüyor. Federasyon, MHK yaz-boza dönmüş durumda. Buldukları tek çözüm ise: “Yabancılar”!
“Yabancı futbolcu”, “yabancı hakem”, “yabancı yönetici”, “yabancı VAR”, “yabancı A VAR” filan… Kurtarıcı gördükleri ve odaklandıkları tek şey: Yabancı!
Aslında anlatmak istedikleri şu: Türk futbolu, futbolun büyüleyici atmosferi bitiyor. Büyük kriz var. Krizi de futbolu da saha içini de saha dışını da yönetemiyoruz. Biz ipin ucunu kaçırdık. Çözüm bulamıyoruz. Her açıdan başarısızız. Kendimize de başkasına da güvenimiz kalmadı. Kaygılarımız, kuşkularımız, şüphelerimiz var. Gelin bizi yönetin! Hakemimiz, MHK’miz, federasyonumuz olun! Gelin çözün! Adaleti, eşitliği siz sağlayın. Futbola adilliği, hakkaniyeti, huzur ve güveni getirin! Getirin çünkü, bizde bunu sağlayacak birileri yok!
Milliyetçi iklimde yabancı hayranlığı!
Aslında futbol severler, taraftarlar dramatik bir paradoksla karşı karşıyadır. Genelde spor özelde futbol A.Ş.’lerin ve etkiledikleri yığınların çoğunlukla milliyetçi bir kimliği var. Ulusçuluğa aşırı vurgu yapan ve her fırsatta yücelten yapılarıyla her biri ehil bir ötekileştirici… Provokatif söylem ve kışkırtmalarla başlama vuruşunu yapmaya her an hazır. Her an tetikte…
Paradoks şu: “Türk oyuncu varken yabancı oynatılmaz.” “Yabancı oyuncuya çok verirken, yerliye az vermek olmaz.” “Yerli varken yabancı Milli Takım Teknik Direktörü olmaz.” “Yerli dururken yabancı hakem kabul edilmez.” diyenler, bugün harıl harıl “yabancı kurtarıcı” arıyor! Yabancıya bel bağlıyor.
Bir milliyetçiyi karşıtlıktan hayranlığa götüren, yabancıya ısıtan şey nedir? Nasıl olur da “öteki” bu kadar aranır, gereksinir olur?
Bunun tek yanıtı var: Değişen şartlar ve ihtiyaçlar… Kendine yetmeyen ve yönetme yeteneği, rant bariyerine çarparak parçalanan, parçalandıkça kendi de parçası haline gelen yapılar dışa yönelir. Farklı iradeler, otoriteler, inisiyatifler arar olur.
Türk futbolunun güçlü bir alt yapıya dayanmaması ve rant ilişkilerinin karmaşık düzeneği derin yarılma ve çatışmalara yol açmış bu da yapılar üstü/dışı “hakemlik” ihtiyacını doğurmuştur.
Nesnel ve kavramsal olarak “yabancı” yoktur.
İnsanlık aleminde nesnel ve kavramsal olarak “yerli”, “yabancı” yoktur. Her birey yurttaştır. Dünyalıdır. Birey olarak durduğum yer de burasıdır. Dolaysıyla oyuncu da yönetici de hakem de bir başka halktan, ulustan, renkten, dilden ve inançtan olabilir. Bu görüşü değişen şartlar ve ihtiyaçlar yaratmaz. Yaşamın özellikle de sporun kolektif kimliği, evrenselliği, çok dilliliği, çok renkliliği yaratır ve besler.
Ancak “yabancı çağrısı” yapanlar olayı böyle görmez. İvedi bir ihtiyaç, krizi çözecek geçici bir anahtar olarak görür. Kriz atlatılınca klasik söylemine geri döner. Fair Play, centilmenlik ölür. Yeşil çimler futbol mezarlığına dönüşür. Tribünlerde linç sesleri yükselir durur.
Çözümsel parametreler…

Öncelikle sportif akıl ve aldı değişmelidir. Fair play yani centilmenlik genelde sporun özelde futbolun özüdür. Futbolu estetize eden mutlak kazanma istenci değil, barışçıl yarışma ruhudur. Bu akla ve ruha ihtiyaç vardır. A.Ş’ler, diğer bir ifadeyle şirketler futbolu rant nesnesi yapmıştır. Büyük paraların döndüğü bu dünya da futbol da fair play da yalnızdır. Futbolun ekonomik ve sosyal olarak reformlara, gelen standartlara uygun hale getirilmesine ihtiyaç var. Bir diğer önemli olgu, öz kaynaklara ağırlık verilmesidir. Kaynakların, ulusçu /milliyetçi bir bir akıl ve söylemle değil, demokratik yapıcı bir anlayışla ele alınması bir “yeterlilik” düzeyi yaratabilir. Ayrıca sporun tamamen özerk bir yapıya kavuşturulması, siyasal alandan ayrıştırılması da çözüm için önemli bir adım olabilir.

Türkiye’ de niye futbol öldü.
Çünkü iktidar her tarafa, her kesime müdahele etti, kendine göre dizayane etti. Sanal şampiyonlar yarattı ve bunlar ile şovenizm geliştirdi. Dolayısı ile her şeyin doğasını bozduklari gibi, futbolun da doğasını bozdular.
Yüreğinize ve emeğinize sağlık HAVAL. Yazılarınızı severek ve beğenerek okuyorum, devamını dilerim, silav u rez Serkeftin.