Ölüm ki, zehir gibi geçer içinden, alır bir solukluk canını… Ayrılık da ölüm de zordur sevenler-sevilenler için… O derin sessizlik anında bir çığlık kopar; bir kuş sürüsü havalanır. Dengbejler, tanrısal ağıtlar yakar. Dillerinde kaç bin yıllık “hawar!”.
Yaşanmışlıklar eşlik eder gözyaşlarına ve beklentiler… Yıkılır “evinin direği”, tüm bir şehir göçer… Doğaçlama bir fırtına kopar… Xrabete Xaco geçer antik Erivan Radyosu’ndan; Aram Tigran ve Şakiro… Ayşe Şan, Meryem Xan… Pare pare olur ciğer; kalbinin üzerindeki Mushaf pare pare… Sonra ağır bir hicran koyuverir kendini, çaresiz dolanır durur ahir zaman; “Kalk hareket et, mezar senin yerin değil…”
***
Ancak hadise toplumsal olunca değişir ölümün rengi. Araya kolektif-kamusal beklentiler girer. O kaç sabah, kaç zaman öğüten sabırsız beklentiler… Böylece kaygılar kadar duygular da toplumsal bağlama dahil olmuş olur. Belki de o güne kadar hiç görmemiş, dokunmamış, yaşamamış olan, göçüp gidenin etki sahasına girer. Kadehinden içer. Yakını, yareni, yoldaşı olur. Kulağına eğilir dil: “Kalk hareket et, mezar senin yerin değil…”
***
Toplumsallaşmış bireyin ölümündeki duygu yoğunluğu, sadece kendisine duyulan ilgiden kaynaklanmaz ama. Bu durumlarda çoğul, “giden”in yaşam biçimine, taşıdığı kimliğe, yarattığı değerlere, hikâyelerine odaklanır. Kendini “giden” de görme hâli, konuyu bireysel “seven-sevilen” bağlamından çıkararak toplumsallaştırır.
Bir davaya, ülküye, halka ya da topluma mal olmuşluk, Çoğulun beklentilerini arttırır… Oluşan “sevgi seli”, “yarım kalmışlığa” ve O’nun yarattığı kaygılı duruma bir tepkidir. “Giden”in yarattığı boşluk “kalan”ı tedirgin eder, yaşamla kurduğu dengeyi bozarak yalnızlaştırır çünkü…
Yalnızlığa isyan eder dil: “Kalk hareket et, mezar senin yerin değil…”
***
Bu durum şu gerçeği bir kez daha doğrular: Tanrısal sahiplenmeyi yaratan şey, ölüm değildir. Çoğulun, yani “kalan”ın, “giden”de kendinden bir şeyler gördüğü gerçeğidir. Geride kalan, “Giden”le oluşturduğu bu bağla bir tür özdeşlik yaratır. Kimliğine bürünür ve dramatik seremonilerle, toplumsal rolünü sürdürmesini ister. Bilinçli bir dayatma değil, kendiliğinden gelişen bir tepkilenmedir bu… Yargılanamaz!
“Giden” ile “kalan” arasındaki düşünsel, kültürel ve ahlaki bağ, duygu ve ilgi yoğunluğunu arttıran bir olgu olarak öne çıkar çoğu zaman. Toplumsal yükü “giden”e yükleyen Çoğul, yaşadığı travmayla “ölümcül boşluğa” düşer. Ve boşluk, bir anda “kalan”ın “evrenine” dönüşür. Karanlık ve ürkütücü evrenine… Bu evrenden sakınır dil: “Kalk hareket et, mezar senin yerin değil…”
***
“Ölüm Allah’ın emri” ancak kabullenmek zordur. Çünkü beden toprağa düştüğünde, bireysel/toplumsal hafıza canlanır. “Giden”e ilişkin sayısız öykü oluşur. Yüzleşmeler başlar. Dile gelenler ve dilden/gönülden dökülenler, ölüme karşı muazzam bir direnç oluşturur. İnsan, kendini ve yaşadığı evreni sorgular olur. “Giden”in yarattığı endişe, korku ve bilinmezlikler, hafızayı zorlayarak bastırsa da halk denen o bilgesel öge, Çoğulu yararak devreye girer: “Kalk hareket et, mezar senin yerin değil…”
***
Halk ki, Ari ve Aryen’dir. 38 Kayalıkları’ından, Ağlayan Kayalar’dan, kan akan derelerden bilir, tanır ölümü. Zamansız “giden”lerden ve sürgünlerden… Amentüsü Çoğul’a benzemez. O “giden”i uğrurlamaz, “giden”ledir her zaman… “Giden gitsin, kalan sağlar bizimdir.” dese de Dadaloğlu, O, demez… Geride bırakmaz hiçbirini. Tutar yüreğinden: “Kalk hareket et, mezar senin yerin değil…”
***
Bir hadise okumuştum. Hatırlarım… Çok uzaklarda 1920’li-1930’lu yıllarda kalan bir hadise…
O yıllarda Brayê Hesko Têli, Ağrı için çok şeydir. Halk onda kendini görür. Têli de “halk”a benzer. Cegerxwin, Têli düştüğünde şu dizeleri yazar;
“Hêso Têli Birahim sen kalk
Ağrı yaylalarında göster kendini…”
Yarım kalmışlık en büyük yaradır. İnsan için zulümdür. “Giden”in yarım bıraktığı ağır bir yüktür çünkü… “Giden”, gitmekle kalmaz, bir de beraberinde çok şey götürür. Heyecan, inanç, güven ve bağlılık; ille de umut…
Bir de Osman Sabri’nin kaleme aldığı öykü vardır. Têli’nin ölümünde Kürt kadınlarının seslenişini anlatır: “Kalk hareket et, mezar senin yerin değil...” Kalk hareket et mezar senin yerin değil. Kadın, ölümü/mezarı “kahraman”a yakıştırmaz çünkü. Ona sonsuzluk atfeder. Yarım kalanın acısını da ağırlığını da nesiller taşısın/yaşasın istemez.
***
Bilgeliğin kabullenmediği “ölüm” değil, “hayatın ölümü”dür. Umudun, aşkın, başlangıcın, işaretin ölümüne içerlenir bilgelik. Buna hayıflanır şuursuz, kendiliğinden Çoğul olmayı reddeden halk -ki bilgedir-. Gözyaşı döker, ağıt yakar; “kalk” der, “kalk, mezar senin yerin değil…” Yeni başlangıçlara çağırır. Zira O’nda bulmuştur her şeyi… Özgürlüğü, güzelliği, doğallığı, özlemi ve tutkuyu… İlle de tutkuyu. Böylece tamamen kendine ait ve kendi olan “yeni yaşam” tanımına ulaşır bilgelik! Bu nedenle ölüme isyan eder, “giden”e değil: “Kalk hareket et, mezar senin yerin değil…”
