DEM heyeti Cumhurbaşkanı Erdoğan’la görüştü. Bu yazıyı kaleme alırken sonuçlar henüz yansımamıştı. Ancak sonuç ne olursa olsun; karşıya aldığınız ya da karşıda gördüğünüz siyasal yapıların tutumu nasıl gelişirse gelişsin, hakikat değişmez. Taraf’lar ya da Taraf’lardan biri olarak yapmanız, yerine getirmeniz gereken sorumluluklarınız vardır. Bu sorumluluklar Taraflardan her birinin niyetine göre değil, demokratik çözüm ve toplum gereksiniminin öncelikleri olarak kendini dayatır.
Ülkenin önemli sorunlarla karşı karşıya olduğunu bilmeyen yok gibidir. Kime sorsanız bir çırpıda “çuval dolusu” sorun sayacaktır. Ancak bir de tüm hadiselerin kaynağı gibi görülen sorunlar vardır. Dikkatli baktığınızda sorun çözücü yapıların kendisinin sorun haline geldiğini fark edeceksiniz. Aynı biçimde, bu kanıksanmış tabloda, politik yapıların giderek daha çok benzeştiğini de… Farklı politik kimlik ve Taraf’ların eriyerek kaybolmaya başladığını da…
Taraf’ların fark yaratamayıp benzeşme (analoji) eğilimi göstermesi demokrasi için ciddi bir tehdittir. Bunun, farklı birçok nedenin yanı sıra elbette yapı içi nedenleri vardır.
Birincisi, otoriter kimliklerin özeleştiri yapmaması ve yanlarında, kendilerini eleştirecek kimseler istememesidir. Otoriter yapılar tek olmayı severler ve özeleştirel olmadıklarından, eleştirel olanı budarlar.
Dünyanın neresinde olursa olsun yönetici sınıfın politik bencilliği, besleyici aydın-entelektüel damarı keser! Uyum adına geliştirilen biat kültürü, gelenekselliğin yanı sıra dokunulmaz yönetici kültünü ve otoriteyi güçlendirir. Daha çok otorite, daha güçsüz birey/toplum anlamına gelen bu eleştiriden kaçış ve denetim dışı kalma arzusu, politik kurum ve yapıları fena halde tutuculaştırır. Yaşadıkları zamana sabitler. Toplumu da aynı oranda mutlak biat ve trajik cehalete mahkûm ederek yalnız bırakır. Böylece toplumsal farkındalıklar azalırken şiddet artar. Kültürel ve ahlaki azalma anlamına gelen anomi, toplum -birey, birey- yapı ilişkisini zaafa uğratır.
Demokrasinin temel koşullarının ortadan kalkması ya da kaldırılmasıyla gelişen otoriter eğilim, sadece iktidar erkinde görülen bir husus değildir. Değişen çağ ve ihtiyaçlara direnen muhalefeti de içine alır. Demokratik toplum tezini ileri süren yapılarda da bugün olduğu gibi kendini hissettirir.
Bu eğilim, demokratik ödevlerden çok, statükonun korunmasına odaklanır. İktidar-muhalefet ilişkilerini aşındırarak analojik bir durum yaratır. Bu benzeşmenin toplumda yarattığı güvensizlik duygusu otoriter yapıları, hızla kısır döngüye alır.
“Müesses nizam”ın mevcudiyeti…

İkincisi ise, birçok siyasal yapıda görülen “müesses nizam”dır. Siyasal yapılarda yerleşik duran “müesses nizam” yani “Önemli kişiler ağı” şöyle tanımlanır: “Bir toplumu veya bir kurumu kontrol eden ve egemen sosyal yapı olan elit gruptur.” “Genellikle kendi kendini seçen kapalı bir elit grubu ifade eder ve belli kurumlarda köklü bir şekilde yerleşiktir. Bu nedenle nispeten küçük bir sosyal sınıf, tüm sosyo-politik kontrolü sağlar.”
1955’lerde İngiliz Gazeteci ve sosyal eleştirmen Henry Fairlie tarafından kullanılan bu kavram ilginç olduğu kadar problemin kaynağını da işaret eder. “Müesses nizam” yerleşik olduğu yapılarda “derin” ve “dokunulmaz” bir gizem yaratır. Temel sorunların ve sorunlar eksenindeki gelişmelerin “açık alan”dan “kapalı alan”a çekilmiş olmasının nedeni de öngörülmez olmasının nedeni de budur.
İkili yapı, ikili sistem, çift başlılık gibi anlamlar taşıyan bu husus, “vesayet”e, “vesayet siyaseti”ne de hiç de hakketmediği değerler bahşeder.
“Müesses nizam”, “Kurucu”, “Sahip”, “Sorumlu”, “Siyasi”, “Gelenekten gelen”, “Reis”, “Hoca”, “İrade” vs. biçiminde adlandırılır. Bu kronik arka plan elitleri, olası gelişmeleri öngörülmez yaparak toplumsal-siyasal kaygıları arttırır. Çözüm süreçlerinin açık siyaset, açık temsil üzerinden toplumsallaşmasına ket vurur. Siyaset hukukuna uygun ve meşru kimliklerin geri plana itilerek pasivize edilmelerinin nedeni de budur.
“Sol” ya da “Sağ”, tüm parti ve yapılarda belirleyici gibi görülen “müesses nizam”, siyasal güçlerin demokratik yapısını bozar. Şeffaflığını azaltır. Bu realite; demokrasi, aleniyet ve şeffaflığa karşı merkeze doğru yoğunlaşmış otoriterleşmeyi ifade eder. Parti-birey, parti-toplum ilişkilerinde doğrudan muhataplık ve yüzleşmeyi ortadan kaldıran bir husus olarak sorunlaşır…
Aktüel bir talep: “Müesses nizam”ların tasfiyesi…
Durumu ağırdan almak, zamana bırakmak sorunu kronikleştirerek çözülme ve çürüme sürecini hızlandırır. Bu da “müesses nizam”ın yarattığı geri plan elitlerini beslemeye devam eder. Değişime direnç gösteren otoriter yapıların, eleştiri–özeleştiriden muaf tutarak denetim dışı kalma arzularını arttırır. Sürece hükmetme, eski tarz ve argümanlarla yürütme gayretlerini besler. Değişimi öteleyerek, yeni kısır döngüler yaratır.
Naçizane görüşüm şudur: Her yapı (devlet, parti, siyaset, kurum, kuruluş, inisiyatif) açık toplum, açık siyaset, meşru ve açık temsil bandına oturdukça yol alır. Demokrasi gelişir. Derin olanı yani “müesses nizam”larıihtiyaç olmaktan çıkardıkça toplum denetimine açık hale gelir. İkili sistemlerden, vesayet siyasetinden, belirsiz-flu yapılardan imtina ettikçe toplumda gerçek karşılığını bulur.
Siyasal partilerden-halka, Devletten-topluma ve toplumculuğa dönüşün yoludur bu… Bu yol, particiliğe hapsolan, orada kalarak ileri gidemeyen güçleri de gerçek anlamda toplumsallaştıracaktır.
Kürt siyasal aktörlerine yapılan “siz gerçek değilsiniz!” ithamına karşılık, “ama siz de derin ve hukuk dışısınız!” gibi itham edici diyaloglara, güvensiz nitelemelere son verdirir. Güvensizlikleri aşmakla sınırlı kalmayacak, Taraf’lar arasındaki “sağırlar diyaloğu”nu da bitirecektir.
Tarih lütufsuzdur, başka tercih bırakmaz!

Sonuç yerine: Zaman akıp gidiyor ve akan zaman güçleri karanlığın tuzağına çekiyor. An ise tereddüt içermeyen kararlaşmalara ihtiyaç duyuyor.
Tarih lütufsuzdur ve başka tercih bırakmamıştır. Başka çözüm, başka alternatif yoktur. Durum tam da Dominique Lapierre’nin, İspanya’nın iç savaşını, yoksulluğunu, acısını, dramını anlattığı “Yasımı Tutacaksın” romanındaki şu dramatik cümle gibidir:
“Ağlama Angelita; bu akşam ya sana bir ev alacağım ya da yasımı tutacaksın...”
Ya demokrasi ve değişim bu ülkenin ortak gerçeği, amacı haline gelecek ya da herkes bir biçimde kaybedecek!
