Kapitalizmin özü sömürüdür. “Azami kâr” sömürü sisteminin amentüsüdür. Kâr da “artı değer” yasasıyla işler. “Artı değer” miktarı (sömürü) kâr oranını belirler. Kapitalizmin önceliğini belirleyen de bu “değer” yasasıdır. “Artı değer”, olmaksızın kapitalizm sürekliliğini sağlayamaz. Yaşayamaz. Krizler, buhranlar gelişir, savaşlar olur. Kapitalizmi yatıştıran tek şey azami kâr’dır. Kâr olmadı mı hırçınlaşır, insanı, doğayı, çevreyi tahrip eder. Doğa/çevre da tıpkı birey ve toplum gibi kapitalizmin antagonist çelişkisine dönüşür.
Geç kapitalizmin “değer bilinci” de bu yasaya göre oluşur. Artı değer yaratıp kâr getiren her şey, her eylem, her yol mubahtır. Değerlidir. Faaldir, gereklidir, meşrudur. Evren de sadece bundan ibarettir.
Kapitalizm, toplumu “pazar alanı” olarak görür ve insanı acımasız biçimde bu alana indirger. İnsan, Kapitalist için artı değer yaratıyorsa “var”dır, yaratmıyorsa “yok”tur; sadece “yığın”dır. Sosyal insana değil, insanın işgücüne-emeğine ihtiyaç duyar. Yarattığı sömürü sistemiyle insanı emeğe yabancılaştırarak nesneleştirir.
Geç kapitalizmin doğa-çevre algısı da insan algısından farklı değildir. Doğa-çevre sevgisi yoktur. Saygı duymaz. Doğayı da “sömürü nesnesi” olarak görür. Sayısız işleme tabi tutarak bozar. Böylece doğal denge, yani ekosistem bozulur. Tabiatın döngüsel seyri değişir, allak bullak olur. Kendini yenileyemez hale gelir. Mevsimler kaybolur. Kar, yağmur yerine asit yağmuru yağmaya başlar, gaz bulutları oluşur. Su havzaları kurur, bitki örtüsü ölür. Kuraklık baş gösterir. Küresel ısınma insanlığın temel sorunlarından biri haline gelir. Bozulan doğa ve çevre insanı, insan yaşamını, ruh ve beden sağlığını tehdit eder. İnsana, canlı türlerine verdiklerini bir bir geri alarak acımasız ve mutlak yokluğa mahkum eder.

Kapitalizm, acımasız mutlak yokluktur…
Kapitalizm mutlak yokluktur. Doğanın ve doğal yaşamın reddidir. İnsana sunduğu, pazarladığı her şey, organik değil, inorganiktir. Doğallık kapitalizmle bağdaşmaz.
Bugün toplumlar, sadece savaşların kırım ve katliamların değil, bu inorganik dünyanın doğrudan tehdidi altındadır. Kapitalist tekeller, tröstler, mega şirketler, karteller, konsorsiyumlar doğrudan doğaya yönelmiştir. Doğa, bu kapitalist zincirin ökçesi altındadır. Geç kapitalizm erken dönemine oranla doğaya daha çok yönelmiştir. Doğa-çevre kendini yaşattığı, sürekliliğini sağladığı hakim alandır. İnsanlık, sanayii atıklarının yarattığı kirlenmenin tehdidi altındayken buna bir de kimyasal tehdit eklenmiştir.

Nükleer denemeler, hidrojen bombaları doğayı mahvetmiştir.
Sadece birkaçını sayalım: Los Alamos laboratuvarlının yaptığı nükleer bomba testi birçok pasifik adasını radyoaktif serpintiyle karşı karşıya bırakmıştır. Nevada’da gerçekleştirilen Nükleer testler Kaliforniya üzerinde radyoaktif kar yağışlarına neden olmuştur. Afrika da benzer sonuçlar vardır. Birçok kimyasal atık nehirlere, yer altı sularına karışmıştır. Depremlere neden olmuştur. Çernobil, binlerce insanın ölümüne yol açmıştır. Birleşik Krallık’ta yaşanan nükleer facialar gıda zehirlenmeleri ve kanser vakalarını arttırmıştır. Kısacası nükleer denemeler, termik santraller, maden aramaları vb. eylemler gaz bulutlarına, asit yağmurlarına siyanür sızmalarına yol açmış, yer altı sularını etkilemiş birçok canlı türünün yok olmasına neden olmuştur.
Kapitalizm, diğer bir ifadeyle kâr hırsı, yerkürede yaşamı bitirme noktasına getirmiştir.
Türkiye’de doğa ve insan yaşamı tehdit altındadır.
Türkiye’de tablo farklı değildir. Sadece madenlerde binlerce insan yaşamını yitirmiştir. Grizu patlamaları, gaz sıkışmaları, göçük, heyelan sık yaşanan olaylardandır. Yakın tarihte sadece Soma’da 300’den fazla kayıp verilmiştir. Verilere göre her 100 milyon ton da 772 kişi hayatını yitirmiştir.
Özellikle altın aramaları, Kaz Dağları’nda olduğu gibi doğal sit alanlarına yönelmiş, Erzincan-İliç örneğinde görüldüğü gibi yaşanan heyelanlarla siyanürün toprağa ve yer altı sularına karışma riskini doğurmuştur.

Altın madenleri, termik santralleri, güneş panelleri, özellikle de santrallerden çıkan gazlar hava kirliliğini tehlikeli boyutlara çıkarmış tarım ürünleri, hayvanlar, su varlıkları üzerinde kalıcı tahribatlar yaratmıştır. Aynı santrallerden çıkan kükürt dioksit, azot oksit gibi maddeler insanın merkezi sinir sistemini felç etmiştir. Anormal doğumlara, ölümlere, gelişme-öğrenme geriliklerine neden olmuştur. Özellikle kanser artmış, asit yağmurları çoğalmıştır. Tarımsal verim düşmüş, “organik tarım” olanaksızlaşmış, hayvancılık, balıkçılık, arıcılık büyük yara almıştır. Türkiye’de de doğa ve insan sağlığı büyük tehdit altındadır.
Özellikle HES’ler (Hidroelektrik Santraller) habitatı, doğal su yataklarını bozmuş, birçok canlı türü yok olmuştur. Yeraltı suları azalmış, nehir yatakları değişmiş, ormanlar azalmıştır. Üzerine baraj yapılmamış, santral kurulmamış nehir kalmadığı gibi; çoğunun üzerinde sayısız baraj, santraller kurulmuştur. Sit alanları, antik ketler, tarihi eserler suya gömülmüştür.
Kapitalizmin ekolojik çevre, tarih ve insan önceliği yoktur.
Türkiye zengin ülkeler için bir “atık alanı”dır.
Geç kapitalizm, vahşidir. Elde etmek için yıkar. Gerekirse dağları eritir. Derin vadileri doldurur. Antik kentleri, uygarlıkları suya gömer. Onlar için tek bir yasa vardır: AZAMİ KÂR! Sermayenin küresel büyüme ve yayılışı!
Ancak bir diğer özelliği daha vardır: Geri bırakılmış yoksul ülkeleri birer “atık alanı”na dönüştürmek! Küresel finans sistemi, diğer bir ifadeyle Küresel kapitalizm, yaşadıkları ekonomik buhranlar, siyasal krizler kadar “atık”larını da Türkiye gibi geri bırakılmış ülkelere ihraç etme yoluna gitmiştir.

Eurostat (Avrupa İstatistik Ofisi) verilerine göre AB, plastik paketlerin yüzde 78’den fazlasını ayrıştırıp topluyor. Ancak bunun yarısından fazlasını yoksul ülkelere yolluyor. Böylece bu ülkelerin “atık alanı” haline geliyor.
Türkiye de bu ülkelerden biridir. İthal edilen atıkların geri dönüşümü için (ancak bunların çoğu geri dönüşüm yerine yakılıyor ya da gömülüyor) teşvik verilmiş, vergiden muaf tutulmuştur. Greenpeace araştırmalarına göre Türkiye en çok atık alan ülkelerden biridir. Ve Türkiye’ye 2020 yılı içinde, sadece İngiltere’den 210 bin ton atık girdisi olmuştur. Türkiye küresel güç ve şirketlerin “atık alanı”dır.
Öncelikler sıralaması değişmelidir.
Doğa ve çevre sorunu sadece ulusal değil küresel önceliği olan bir sorundur. Bu sorun açlık yokluk sorunundan çok daha ivedidir. Doğanın periyodik yıkımı aynı oranda insan kaynaklarını da yıkımı yok edilişi anlamına gelir. Ve Doğa-çevre önceliği sadece marjinal dar çevrelerin değil, iktidarın, muhalefetin demokratik güçlerin de önceliği olmalıdır. İkinci sırayı da “yer sarsıntıları” yani deprem alır. Yokluk, yoksulluk sıralamada geriye doğru kayar. Değişim ve demokratikleşme, yani demokratik ekolojik toplum üçüncü sırada kendine yer bulur. Ardından yokluk yoksulluk gelir.
Bu nedenle siyasal çevreler, “yokluk yoksulluk” vurgusundan çok, doğa ve çevre gerçeğine vurgu yapan, önceleyen bir dil geliştirmelidir. Siyaset, çevreci bir dil ve anlayışa evirilmelidir. Toplumsal siyasal arayış, etkinlik, uzlaşı da böyle bir zeminde gelişmelidir. Ülkeyi, küresel güç ve şirketlerin “atık alanı” olmaktan çıkarmanın yolu da budur. Aynı biçimde çevre, birey ve toplum sağlığını, insanın özgür gelişimini önceleyen bir ülke haline gelmesinin yolu da…
