Toplumlar kendi içinde uyumlandıkça, amaç ve duygu bütünlüğü oluşturur. Böylece gerçek anlamda “toplum” olur. Toplum olmayı başardıkça da “daha az yasa, daha çok özgürlük” diyalektiği devreye girer. Kaygılar kaybolur. Bu nedenledir ki erk, “klasik toplumlar” da ısrar eder.
Konumuz şu: Yasalar, toplumsal aydınlanma ve ilerlemeyi sağlayabilir mi ya da ilerlemeyi sağlayan nedir? Yaşadığımız toplumda ilerleyişlerin alt yapısı, dinamiği var mıdır?
Yasalardan, haktan, hukuktan, adaletten bahsedenler, genellikle ihmal edilmişler olur. Modernist dünyada yasalar, kararlar, kanun hükmünde kararnameler ihmal edilenlerin yaşamları kadar, hak ve özgürlüklerini de ablukaya alır ve her birini aşılması güç sınırlar içinde tutar. “Hukukun üstünlüğü” ilkesini aşındıran bu husus, kaçınılmaz olarak toplumdaki güven duygusunu zedeleyerek ayrıştırır.
Bu bağlamda otorite-özgürlük, erk-toplum ilişkisini yaralayan; yabancılaşmaya yol açarak“yol ayrımlarını” hızlandıran konuyu irdelemek doğru olur.
* * *
Yasalar (kanunlar), yazılı düzenlemeleri içerir. Modern toplumlarda Anayasa ile belirlenen hak ve özgürlüklerin nasıl uygulanacağını kurallara bağlayan disiplin olarak önümüze çıkar. Hukuk ise hak ve özgürlüklerin bütününü kapsar. Toplumsal hayat ve ilişkileri düzenleyen ilkeler bütünü olarak da tanımlanabilir. Aynı zamanda ona “üstünlük” atfeden devlet ve toplumsal hayatın temel özelliklerini belirler.
Genel olarak yasalar, barajların önündeki bentlere benzer. Bentler yıkılırsa, sular her şeyi yıkıp geçer. Yasalar olmayınca, demokratik-etik nitelik kazanmamış erk, birey ve toplumlar, güdüsel ve kendiliğinden ilerler. Bir anda yağmacı toplumlara dönüşür. Bu da kaosa yol açar. Kavgalar bitmez olur. Olay ve olgular tanımsız hale gelir.
Böyle durumlarda siyasal erk genellikle sosyoekonomik, kültürel arayışlara yönelme yerine çoğunlukla yeni yasalara, kanun hükmünde kararnamelere baş vurur. Genel hukuk ve onu belirleyen Anayasalar ötelenir. Böylece yasalar, genel hukukla çelişir hale gelir.
Yasalar elbette gereklidir. Ulus devletler de yasalarla yönetilir. Yasa zaten yönetsel bir disiplindir. Hak ve özgürlükleri güvence altına alır. Toplumsal hayatı düzenleyerek kaosu önler. Birey de böylece kendini daha özgür ve güvende hisseder.
Yasalar, toplumsal uyumu (disiplini) sağlayan gerekli kurallar bütünüdür. Tabii, burada birey, toplum ve doğayı zapturapt altına almayan, ilerlemeye engel olmayan yasalardan bahsediyoruz. Yoksa modernist dünyada yasalar genellikle tersi işlev görür. Bu önemli ayırdı yaptıktan sonra devam edelim.
Yasalar ilerlemeyi sağlamaz

Yasalar ve yazılmış kurallar bütünü ilerlemeyi sağlamaz. Yasalarla, karar ve kurallarla belki ayakta kalabilirsiniz ancak ilerleyemezsiniz. Kanunlar, birey ve toplumun, farklı sosyal grupların nerede durması gerektiğini, haklarının ne olduğunu belirleyebilir. Ancak sosyokültürel, ruhsal ve ahlaki gelişimi sağlanamaz. En güçlü yasaları çıkarın, en ileri kararları alın, kuralları koyun ilerleyemezsiniz! Erk-birey, erk-toplum bölünmüşlüğü oldukça sadece merkezi otoriteyi güçlendirmiş olursunuz. Biraz zorlarsanız ondan da faşizm doğar. Diktalar, diktatörler çıkar. Mussolini’nin, Franko’nun, Hitler’in, Salazar’ın, İdi Amin’in, Bokassa ve diğer ardıllarının yönettiği dünyada da yasa ve Anayasaların olduğunu biliyoruz!
Güç olmak ya da gücü tek elde toplamak diktatoryal bir motivasyondur. Bu motivasyonda enerji, ayrıcalıklı sınıfı yukarı doğru omuzlar. Toplumu ise aşağı çeker. “Yöneten-yönetilen” makasını açarak, çelişkisini derinleştirir. Gelişme durur.
Yasalar niteliği bakımından topluma değil, erke yakınlık duyar. Kapitalist modernite ve öncesi yasalar (Babil Kralı Hammurabi’den günümüze) bu yakınlığı ziyadesiyle belli eder. Oysa modern çağda yasaların ve yasa koyucuların varlığı ve meşruluğu bir tek nedenle kabul edilebilir. O bir tek nedeni de J. Stuart Mill şöyle belirtir: “Uygar bir toplumun herhangi bir üyesi üzerinde, iradesine rağmen, iktidarı kullanmasının tek amacı, onun diğerine zarar vermesini engellemek olabilir.”
Çünkü sosyal gelişim, yasalarla sağlanan hegemonik bir motivasyon değil, politik-kültürel bir motivasyondur. Kültür ise yasalara dayanmaz. Belirttiğimiz gibi, sayısız yasa çıkarın, kararlar alın sonuç alamazsınız. Toplumların kültürel, moral ve ahlaki gelişimini sağlayamazsınız.
Peki neden?
Çünkü yasalar, kararlar, kararnameler toplumsal gereksinimin doğal sonuçları olarak ortaya çıkmaz. Öncelik ve ihtiyaçlarıyla eşleşmez. Topluma daha çok dışarıdan dayatılır. Toplumsal-siyasal pratik, yasaların oluşumunda belli bir rol oynasa da taraflıdır. Halk oylamasından bile geçmez. Toplumsal ihtiyaçlara yabancılaşmış merkezi kurumlar, kurullar oturur belirler ve uygulamaya koyar. Bu nedenle yasalar genellikle dışsal ve otoriter içerikler taşır.
Kültür ise tamamen farklı bir olaydır. Çok daha farklı kaynaklardan beslenir. Yasalara dayanmaz. Bu kaynaklar toplumsal evrimi besleyerek büyük değişimlere yol açar. Çoğunlukla sosyal ilişki ve etkileşimle oluşur. Toplumun, kendi yaratısı olarak ortaya çıkar. Bu yaratılar da toplumların “doğal yasalarını” belirler. Toplumsal aydınlanmaya yol açarak sürüklenmesini engeller. Toplumlar kendi içinde uyumlandıkça; amaç, irade ve duygu bütünlüğü oluşturur. Böylece gerçek anlamda “toplum” olur. Toplum olmayı başardıkça da “daha az yasa, daha çok özgürlük” diyalektiği devreye girer. Bu nedenledir ki erk, “klasik toplumlar” da ısrar eder.
Nedir bu kaynaklar?

Birincisi, adalet duygusudur. Aristotales adaleti, “uyrukların ortak iyiliği” olarak tanımlar. Biz bunu, “halkların ya da toplumların ortak iyiliği” olarak güncelleyebiliriz. Adalet, yasadan da hukuktan da çoğunlukla ayrışır. Adalet, bireyin hem özgürlüğüne hem de eşitliğine yer veren bir olgudur. Ağırlıkla kültürden beslenen bu duygu cinsiyetçiliği, ayrımcılığı, eşitsizliği ve ötekileştirmeyi reddeder. Sınırları kaldırır. Haksızlığa, hak ihlallerine karşı durur. Her bireyi, her kesimi adil olmaya zorladığı gibi, birbirinin eşiti sayar. Eşitlik ilkesi, adalet duygusunun manifestosudur.
İkincisi…
Devam edecek…
