Cafer Solgun
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. İnkar ya da “kaynaşmış kitle” cumhuriyeti

İnkar ya da “kaynaşmış kitle” cumhuriyeti

featured

Mustafa Kemal, 1919’da dönemin padişahı tarafından görevli olarak gönderildiği Anadolu’da, biraz da gelişmelerin etkisiyle kendisini bir “Milli Mücadele Önderi” haline getirecek sürece adım attığında, bir resmî ideoloji fetişi olmak hayali var mıydı, bilemiyoruz. Bildiğimiz, o sürecin de, sonradan bir “resmî tarih” haline getirilerek bizlere “belletildiği” için, birçok yönüyle sorgulanmaya, araştırılmaya muhtaç olduğudur.

Malum, Mustafa Kemal hırslı, pragmatik özellikleri son derece belirgin bir politik kişilik. Sonradan, zaten fiilen var olan durumu “cumhuriyet” olarak tanımlayarak yeni bir rejimin inşa edilmesine ön ayak oldu. Nutuk’a bakacak olursanız, tartışmaları İttihat Terakki, hatta öncesine dayanan “cumhuriyet” fikri sadece kendisine aittir. Kimsenin aklında olmayan onun aklında vardır ve kimseye danışma gereği duymadan cumhuriyeti ilan etmeye karar vermiştir…

Kurgulanmış resmi tarih

Modern devletlerin tümünün tarihinde benzer “kuruluş” ve “kurtuluş” süreçleri vardır ve o süreçlerde yaşanan alt-üst oluşlar, genellikle “önder” veya “lider” olarak tanımlanan tarihi şahsiyetlerin bu misyonlarına uygun biçimde yeniden kurgulanmıştır. Bu, gayet anlaşılabilir bir şey. Devlet, ülke, toplum, hatta “millet” olmanın gereklerinden birinin bu tür kurgulanmış, tasarlanmış bir tarih gereksindiğine inanılmaktadır. Aynı duyarlılıkla, aynı heyecanla sahiplendiğiniz, mümkünse kahramanlık destanlarıyla dolu  bir tarihiniz olmalıdır. Ülkenizin kuruluşu türlü çeşitli zorlukların üstesinden gelen bir tarihi şahsiyetin öncülüğünde gerçekleşmiş olmalıdır, vb. Modern devletlerin tarihinde o tarihi şahsiyetler anlatısı, genellikle onların ölümünden sonra ihtiyaca binaen daha da geliştirilmiştir. Yaşarken “fetiş” haline getirilmiş “önder” örneklerine ise sadece otoriter rejimlerde rastlıyoruz…

Misal İtalya’da Mussolini, Almanya’da Hitler, kadr-i mutlak ve hikmetinden sual olunmaz diktatörlerdi. Herkesten “farklı” idiler. “Normal” değildiler. Ülkelerini kurtarmak için doğmuşlardı adeta. Her türlü zorluğu aşabilecek güç ve kudrete sahiplerdi, vs.

Sadece faşizm pratiklerinde değil, “sosyalizm” iddialı örneklerde de bu tür “önderler” tarih sahnesinde idiler. Mesela Lenin devrimden önceki ve sonraki yıllarında partinin lideri olmasına rağmen birçok kez yalnız kalmış, görüşleri tartışma konusu olabilmiştir ama Lenin’in öğrencisi olmakla övünen Stalin, Lenin’den çok farklı bir lider pratiği sergilemiştir. Kuzey Kore’de babadan oğula geçen “liderlik” pratiği güncel bir başka örnektir. Yakın tarihte yıkılan Ortadoğu’daki Baas rejimlerinin diktatörleri için de orduda, okullarda, insanlara sabah akşam, “kanımızla canımızla seninleyiz ey Saddam/Ey Esad” sloganları attırıldı. Ama o ordu Amerikan askerleri Irak’a girdiğinde, teslim olacak Amerikan askeri aradı… Suriye’de ise Esad’ın ordusu neredeyse tek mermi sıkmadan HTŞ (Heyet Tahrir Şam) milislerine teslim oldu…

“Kaynaşmış bir kitle” olmak…

Kemalizm, Türk ulus-devletinin, Türk modernleşmesinin sadece “fikri” değil, aynı zamanda “uygulayıcı” gücü olmuştur. Peş peşe geliştirilen “inkılaplarla,” Mustafa Kemal kafasındaki Türkiye tasavvurunu hayata geçirmek, gerçekleştirmek isterken, son derece kendine güvenlidir, kendinden emindir ve pervasızdır. Bunun temelinde, devlet ve orduyu elinde tutmanın getirdiği özgüven vardır. Devlet (ve ordu) eliyle Türkiye toplumunu dilediği gibi şekillendirebileceğine inanmıştır. Milli Mücadelenin kurmay kadrosunun büyük bölümünü cumhuriyetin ilk 10 yılı içerisinde tasfiye etmiş olması da hırsı ve elinde tuttuğu gücü (“devlet”) paylaşmak istememesine delalettir denilebilir. Ülkenin tarihini, hafızasını, değerlerini bir çırpıda yeniden şekillendirmeye soyunmuş olması diyebiliriz ki bu kapsamda anlam kazanmaktadır.

Lozan Antlaşmasıyla Osmanlının yıkıntıları üzerinde inşa edilen yeni devletin uluslararası tanınırlığı sağlandıktan sonra atılan adımlar, sadece hızla girişilen toplum mühendisliğinin niteliği açısından değil, Kemalizmin tarihsel karakterini de ortaya koymaktadır.

1924 anayasası ile beraber, etki ve sonuçlarını, yol açtığı travmaları, çarpıklıkları ve sorunları halen de yaşamakta olduğumuz “inkârcı” bir dayatmayla, bu coğrafyada yaşayan gayrimüslimler dışındaki herkesin bir anda etnik olarak “Türk” olması gerektiğine karar verilmiştir.

Etnik ve kültürel bakımdan olduğu gibi inançlar açısından da zengin bir bileşim oluşturan Anadolu-Yukarı Mezopotamya coğrafyasında yaşayan inançlar “yok” sayılmış, herkesin Sünni olduğunun varsayıldığı yeni bir döneme girilmiştir. Bir “devlet Müslümanlığı” yaratmaya çalışılarak, inancını inandığı şekilde yaşamak isteyen insanların “mürteci,” “gerici,” “irticacı” olarak damgalanacakları bir devlet anlayışı geliştirilmiştir.

İdeolojik açıdan da giderek herkesin “Atatürkçü” ya da “Kemalist” olması bir “zorunluluk” haline getirilmiştir. Bu durum öylesine trajikomik sonuçlara yol açmıştır ki dinci, sağcı, solcu dünya görüşlerine sahip, birbirinden ideolojik olarak çok farklı yerlerde duran çevreler, sırf legal zeminde siyaset yapabilmek, devletin hışmına maruz kalmamak uğruna, “önce Atatürkçü” olmak mecburiyetinde olmuşlardır. Herkesin diline “ulu önder Atatürk” söylemi yerleştirilmiştir. Kemalizm’e olmadık hikmetler atfeden çevreler, “sağ” veya “sol” yorumlarıyla (?) resmî ideolojiyi habire yeniden üretme gayretkeşliğinde yarışır hale gelmişlerdir.

1920’li yılların sonunda, dönemin TKP’sinden devşirilen Vedat Nedim Tör, Şevket Süreyya Aydemir gibi nedamet getirmiş kişilerin gayretkeş çabalarıyla Atatürkçülük, “Kemalizm” olarak bir resmî ideoloji, bir devlet ideolojisi tarzında formatlandırılmıştır. Bu resmî ideolojinin sacayakları, etnik olarak “Herkes Türk’tür,” inanç olarak “herkes Sünni-Hanefi Müslüman’dır” ve ideolojik olarak da “Kemalist’tir,” şeklinde formüle edilmiştir.

İmtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir kitleyiz,” veciz sözü, bu resmî ideoloji mantığının toplumsal tasavvurunu en çarpıcı biçimde anlatan klişelerdendir. Bu klişe, etnik, sınıfsal, inançsal ve kültürel açıdan var olan çeşitliliği hiçe saymak, herkesi aynı potada renksiz, kişiliksiz, karaktersiz bir “kitle” haline getirmek, inkârcı dayatmanın pervasızlığını ortaya koyması bakımından önemlidir. Bir devlet ve onun ideolojik rehberi Kemalizm vardır, bir de bunların yönettiği, her dönem kendilerine reva görülen rolleri oynamakla yükümlendirilmiş bir “kitle.”

Aslında temel prensibi halka rağmen olan Kemalizm hiçbir zaman, ideolojik niteliği itibarıyla, sözcüğün  gerçek manasında “halkçı” olmamıştır.

Kemalist resmî ideolojinin söz konusu sacayağının pratikteki tercümesi; Kürt inkârı, dini inançların bir tür “devlet dini” dayatmasıyla asimilasyonu ve “bir başka dünya mümkün” amaç ve iddiası taşıyan sol öğreti başta gelmek üzere bütün ideolojik, siyasi arayışların reddi ve acımasızca tasfiyesidir…

Cumhuriyetin bir demokratik cumhuriyet olarak yeniden yapılandırılması gereği, öncelikle bu tarihle ilgilidir ve bu tarihle yüzleşmeden bu sorumluluğu gerçek manada taşımak ve hayata geçirmek, mümkün değildir…

— Meraklısına not: Resmi ve Öteki Cumhuriyet (Telakki, 2026) adlı kitabımda cumhuriyetin “öteki” tarihi, belge ve kanıtlarıyla anlatılmaktadır.

Editörün Notu: Munzur Press’te yayımlanan köşe yazılarında dile getirilen görüş, değerlendirme ve ifadeler yazara aittir; Munzur Press’in editoryal görüşünü yansıtmaz.
İnkar ya da “kaynaşmış kitle” cumhuriyeti
0

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter