Devletin “terörsüz Türkiye” adını verdiği sürecin, devlet açısından en önemli amacı, malum, kendini feshetme kararı almış olan PKK’nin silahsızlandırılması. “Süreç” bu açıdan işliyor, “çerçeve yasa” kabul edildi, yürürlüğe girdi. Cumhurbaşkanı Yardımcısı başkanlığında sürecin koordinesini yürütecek bir kurul oluşturuluyor. Bu kurula bağlı olarak güvenlik ve istihbarat yetkililerinin yanı sıra Abdullah Öcalan’ın da içerisinde yer alacağı bir “silahsızlandırma ve siyasallaşma” komisyonunun da kurulacağı, İmralı heyeti tarafından açıklandı…
“Sürecin” güncel boyutlarının yanı sıra bir de özellikle Öcalan tarafından yapılan açıklamalarda vurgulanan bir “demokratik cumhuriyet” meselesi var. Sürecin gerçek manada “barış” değeri kazanması, kuşkusuz ki cumhuriyetin demokratikleştirilmesi ile doğrudan orantılı…
Dolayısıyla “cumhuriyet” kavramı ve cumhuriyetin demokratikleştirilmesinin neden bir “ihtiyaç” olduğu konusuyla ilgili ciddi bir tartışma yürütmek gereği var.
Cumhuriyet
Halen okullarda “müfredat” gereği çocuklarımıza öğretilen cumhuriyet, şöyle bir şey: “Cumhuriyet, başta devlet başkanı olmak üzere, devletin başlıca temel organlarının belli aralıklarla yinelenen seçimlerle göreve getirildiği bir ‘yönetim biçimi’dir. Cumhuriyet adı verilen yönetim biçimleri, yöneticilerin göreve getirilmesinde veraset yöntemini reddetmiştir. Cumhuriyet adı verilen yönetim biçimlerinde halk, yönetimini beğenmediği yöneticileri, belli aralıklarla yinelenen seçimlerde değiştirebilmek olanağına sahiptir. Bu nedenle yöneticiler, toplumu keyfî biçimde yönetemezler; halkın isteklerini ve beğenilerini göz önünde tutmak zorunda kalırlar. Bir başka deyişle, yöneticilerin iradesi mutlak değil, halk iradesi ile sınırlıdır. Cumhuriyetlerde bu özellikler, yönetenleri siyasal bakımdan halka ‘sorumlu’ duruma getirir: yönetilenleri tebaa, kul olmaktan çıkarıp vatandaşlık konumuna yüceltir.” [1]
“1923’te cumhuriyetin ilan edilmesi temel bir yapı değişikliğidir,” diyen Prof. Dr. Kemal Karpat’ın kavram olarak cumhuriyet ile ilgili verdiği bilgiler ise şöyle: “İslam düşüncesinde ‘cumhur’ terimi ‘halk’ manasına; cumhuriyet ise ‘halk idaresi,’ yani ‘demokrasi’ manasına gelir. Batı dillerinde republic (Latince res-publica, ‘kamu malı’) devletin ‘halkın mülkü’ olduğu anlamını taşır. Webster sözlüğü republic’i (res-publica), yani cumhuriyeti şu şekilde tanımlar: Kanuna göre hüküm veren, oy vermeye yetkin vatandaşlar tarafından seçilen, ‘en yüksek iktidarın vatandaşlarda bulunduğunu kabul eden ve onlara karşı sorumlu olan hükümet şeklidir.” [2]
Vikipedi’de Ana Britannica kaynak gösterilerek cumhuriyet sözcüğü için yapılan açıklamada ise şöyle deniyor: “Cumhuriyet kelimesi Arapça kökten 18. yüzyılda Osmanlı Türkçesinde türetilmiş bir isimdir. Arapça cumhur kökü ‘bir araya toplanma, topluluk oluşturma’, bu kökten türeyen cumhūr ise ‘cemiyet, toplum, kamu’ anlamına gelir. 18. yüzyıl Avrupa’sında monarşi ile yönetilmeyen Hollanda, İsviçre (ve 1789 Devrimi sonrasında Fransa) gibi ülkeleri tanımlayan Latince respublica ile Fransızca république sözcüğünün Türkçe çevirisi olarak benimsenmiştir. Latince res publica klasik kullanımda ‘kamusal olan’ anlamındadır. Bir topluluğa onların birleştirmek suretiyle halk olma özelliğini kazandıran, kamusal nesne anlamına gelir. Bu hal monarşiye karşı, devlet başkanının halk tarafından seçildiği ve halk iradesince meşrulaştırıldığı devlet şekli anlamında kullanılmıştır. Osmanlı Devletinde cumhuriyet fikri ilk kez 1870’li yıllarda Genç Osmanlılar ve Mithat Paşa tarafından (açıkça savunulmaksızın) tartışılmıştır.”
Yüzeysel bir gözle bakıldığında dahi, yukarıda yapılan tanımlarla bizim cumhuriyet pratiğimiz arasında enteresan tezatlar bulunduğu görülmektedir. Bir başka ifadeyle, ilköğretim çağından itibaren çocuklarımıza öğretilen cumhuriyet tarifleriyle realite birçok bakımdan birbiriyle çelişki içindedir.
Misal, öncesi bir yana, 1923’den 1946 yılına değin (1946 da dahil) hangi seçimler, evrensel manasında olması gereken demokratik anlayış, norm ve ölçüler dâhilinde yapılmıştır? Mustafa Kemal’in “ebedi” sonrasında İsmet İnönü’nün “milli şef” oldukları yıllar boyunca, halkın iradesinin “sınırladığı” bir yönetim şeklinden bahsetme imkânımız var mıdır? Neresinden bakılsa totaliter bir anlayışla yönetilen ülkede, seçimler, ünlü Çankaya sofrasında belirlenen adaylara mecburen verilen onayların ötesinde bir anlam ifade etmekte midir? Bu yönetim anlayış ve pratiğinde “cumhur”un yeri, kendisine dayatılan uygulamalara boyun eğmenin ötesinde bir şey midir? Daha da çoğaltılması mümkün olan bu soruların hiçbirine gönül rahatlığıyla olumlu yanıt verme olanağı yok.
Kuşkusuz atlamamak lazım: Kavram ve tanım olarak cumhuriyet fikri göz önünde bulundurularak Terakki Perver Fırka (1924) ve Serbest Fırka (1930) deneyim ve denemelerinin bize anlattığı nedir?
“Yarın cumhuriyet ilan edeceğiz!”
Demagoji, yani gerçeği karartma mantığıyla değil de dosdoğru konuşulsa, hiç kuşkusuz gerçeği anlama ve anlamlandırmada daha doğru ve dürüst sonuçlara varmamız olanaklı olur. Ama hem her şeyi “halka rağmen” yapan elit bir zümrenin diktatoryal yönetimi söz konusu olacak, hem de “egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” denilecek. Bu duruma “gayet normal” denilebilir mi?
Buyurun, halen okullarda çocuklara “Atatürk cumhuriyetçiliği” adı altında neler öğretildiğinin realite ile kıyaslayarak sağlamasını kendiniz yapın: “Atatürk, cumhuriyetçiliği, yalnız hükümdarlık ve veraset yöntemlerinin reddi olarak anlamamış; aynı zamanda demokrasi kavramı ile birlikte düşünmüş; demokratik bir cumhuriyetçilik anlayışını benimsemiştir.” [3]
Cumhuriyet’in nasıl ilan edildiğini, Mustafa Kemal Nutuk’ta şöyle açıklar: “Yemek yenirken; ‘Yarın cumhuriyet ilan edeceğiz!’ dedim. Orada bulunan arkadaşlar, hemen düşünceme katıldılar. Yemeği bıraktık. Hemen o dakikada nasıl davranılacağı üzerinde kısa bir program saptadım ve arkadaşları görevlendirdim.” [4]
Cumhuriyetin ilan şeklindeki tuhaflık bir yana, yıllarca bu sözlerden hareketle, okullarda, ders kitaplarında cumhuriyet fikrinin Mustafa Kemal’den başkasının aklından dahi geçmediği söylendi, savunuldu. Bu düşünce ve projenin, Osmanlı döneminde, Avrupa’daki ulus-devlet ve milliyetçi düşünce ve akımların gelişimine paralel olarak ortaya çıktığı çok iyi bilinmesine rağmen hem de. Ama Mustafa Kemal’in resmi ideoloji tarih kurgusu gereği, “her şeyi önceden gören, bilen, planlayan” biri olarak tasarlanması uğruna, cumhuriyet tarihinin unutturulan ya da unutturulmak istenen gerçeklerinden sadece biriydi bu.
1921 yılında fiilen cumhuriyet ilan edilmişti
1789 Fransız İhtilali ile birlikte Avrupa’da milliyetçi akımlar gelişmeye başlamış, kendi pazarına hakim olmak isteyen burjuvazi, feodal devlet biçimlerinin yerine ulus-devletler inşa edilmesine öncülük etmişti. Kaçınılmaz biçimde gerileme, çürüme ve çökme sürecindeki diğer feodal devlet ve imparatorlukların yanı sıra tabii ki Osmanlı İmparatorluğu da bu gelişmeden etkilenecekti; bunun dışında ve uzağında kalamazdı.
Nitekim Jön Türkler ve Genç Osmanlılar adlarıyla bilinen arayış içindeki kesimler Fransa ve Avrupa’daki gelişmelerden haberdar idiler ve Osmanlı’yı “kurtarmak” konusundaki entelektüel arayışları bu gelişmelerden doğrudan etkileniyordu.
1876’da Osmanlı yönetim sisteminde köklü bir değişime gidildi. Kanun-i Esasi kabul edildi ve “monarşi”nin yerini meşrutiyet yönetimi aldı. [5]
1900’lü yılların başından itibaren başta Osmanlı ordusu bünyesindeki Avrupa merkezli gelişmelerden haberdar genç subaylar olmak üzere asker-sivil bürokrat kesimlerde ve entelektüel çevrelerde “cumhuriyet” düşüncesi açıkça dillendirilen “Devleti kurtarma, yeniden yapılandırma” fikirlerinden biriydi. 1908’de ihtilal ve II. Meşrutiyet, bir yıl sonra 31 Mart Vak’ası, 1911’de Trablusgarp ve sonrasında Balkan Savaşları ve peşinden 1. Dünya Savaşı, Osmanlı devletinin çöküşünü hazırlayan ve hızlandıran gelişmeler olurken, 1918’de biten savaşın ardından Osmanlı’yı mevcut haliyle sürdürmek imkan ve ortamı da kalmamıştı…
Milli Mücadelenin örgütlenmeye başladığı ilk günlerden itibaren yayınlanan deklerasyonlarda cumhuriyete göndermeler olduğunu da belirtmek gerekir. “Vatan” ve özellikle de “millet” vurguları, illerden temsilciler seçilerek oluşturulan Büyük Millet Meclisi, meclisin ve meclis hükümetinin milli mücadelenin karargahı rolü oynaması, sürecin cumhuriyete evrilen karakterini ortaya koyan gelişmelerden bazılarıydı. 1921 Teşkilat-ı Esasiye Kanununun ilk maddesi, “Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir” idi ve bu, adı dosdoğru konulmasa bile aslında bir cumhuriyet ilanı idi…
İstanbul’daki padişah hükümeti iradesini kaybetmişti. 1922 Mudanya Mütarekesiyle İngiltere ve diğer emperyalist ülkeler Yunanistan işgalini püskürtmüş Ankara Hükümetini tanımışlardı. Meclis, Lozan görüşmelerinde zaten etkisiz durumdaki İstanbul Hükümetini tümüyle devre dışı bırakmak için saltanatın lağvedilmesine karar vermişti. Lozan Antlaşması ile yeni devletin uluslararası tanınırlığı da sağlandıktan sonra cumhuriyetin resmen ilan edilmesi, denilebilir ki, kaçınılmazdı. Fiilen varolan duruma adını koymaktan kaçınmak, mümkün bir seçenek değildi. [6]
Demek oluyor ki cumhuriyet, ilk defa 29 Ekim’den bir gün önce Çankaya sofrasında Mustafa Kemal’in aklına gelmiş bir fikir değildi.
Devam edeceğim…
— Bu yazıda yer alan bilgiler ve dahası “Resmi ve Öteki Cumhuriyet” (Telakki Yay. 2026) adlı kitabımda mevcut. CS.
[1] Cumhuriyet kavramıyla ilgili, bu alıntıyı yaptığım Milli Eğitim Bakanlığı’nın resmî web sitesinde daha detaylı bilgiler bulunuyor: http://okulweb.meb.gov. tr/35/21/330623/ataturk/cumhuriyet.htm
[2] Kemal Karpat, Türk Demokrasi Tarihi. TİMAŞ Yayınları, İst. 2010, s .49.
[3] Bknz.: http://okulweb.meb.gov.tr/62/01/398161/ataturk/cumhuriyet.htm
[4] Mustafa Kemal, Nutuk. “Ankara’nın Başkent Olması, Barış Dönemi Meclisi, Cumhuriyetin İlanı ve Gelişen Olaylar” başlıklı 6. bölüm.
[5] Kânûn-ı Esâsî[1] (Osmanlı Türkçesi: قانون اساسى) veya 1876 Anayasası, Kânûn-ı Esâsî çeviri olarak “temel kanun” ya da “anayasa” anlamına gelmektedir. Osmanlı İmparatorluğu‘nun ilk ve son anayasasıdır. 23 Aralık 1876’da ilan edilmiş, 1878’de II. Abdülhamid tarafından askıya alınmış, 24 Temmuz 1908 II. Meşrutiyet’in İlanı sonucunda yeniden yürürlüğe girmiştir. 1921 Anayasası‘nın (Teşkîlât-ı Esâsîye Kanunu) kabul edildiği 20 Ocak 1921 tarihi ile 1924 Anayasası‘nın yürürlüğe girdiği 24 Mayıs 1924 tarihi arasında ise kısmen yürürlükte kalmıştır. (Vikipedi)
[6] Son Osmanlı resmi tarihçisi Abdurrahman Şeref Efendi, Büyük Millet Meclisi görüşmelerinde, “Bu ilan aslında yeni doğan çocuğa ismini koymak’tır” demişti.
