Çözüm Sürecinin Tıkanıklığı: Kimin Sorumluluğu?
Kürt meselesinin çözümüne dair tartışmalar, her zaman olduğu gibi hem umut hem de hayal kırıklığı yüklü bir zeminde ilerliyor. Gazeteci-yazar Nuray Mert‘in medyascope’de yayınlanan son yazısı “Kürt Siyasi Temsili Sorunu”, bu tartışmalara dair bir bakış sunuyor. Mert, mevcut çözüm sürecinin tıkanıklığını büyük ölçüde Kürt siyasi temsili –özellikle DEM Parti– üzerine yükleyerek, taleplerin “muğlaklığı”, “aceleciliği” ve “siyaset sermayesinin kıtlığı” gibi unsurları merkeze alıyor. Bu eleştiri, Kürt hareketinin iç dinamiklerini sorgulama cesareti taşısa da tarihsel bağlamı ve sorumluluk paylaşımını ihmal ederek, süreci tek taraflı bir okuma riski barındırıyor. Bu değerlendirmede, Mert‘in argümanlarını tarihsel ve güncel bağlamda ele alarak, özellikle Abdullah Öcalan‘ın stratejik önemine ve MHP lideri Devlet Bahçeli‘nin bir yıl önceki çağrısına odaklanacağız.
MHP İttifakı ve “Avantaj” İllüzyonu
Mert‘in yazısı, çözüm sürecinin geçmişteki başarısızlığını iki tarafın “çözümden farklı anlamlar çıkarması”na bağlıyor ve bugünkü tıkanıklığı da benzer bir uyumsuzluğa işaret ediyor. Bu teşhis kısmen doğru; zira 2013-2015 sürecinde olduğu gibi, bugün de iktidar bloğunun MHP ile ittifakı, milliyetçi retoriği pekiştirerek Kürt taleplerini “tehlike” olarak damgalıyor. Ancak Mert‘in MHP‘nin sürece “sahiplenmesini” Kürt tarafı için “büyük bir avantaj” olarak nitelendirmesi, gerçekliğin karmaşıklığını göz ardı ediyor. Milliyetçi kamuoyunun dönüştürülmesi, elbette arzu edilir bir hedef; fakat Suriye’deki Rojava özerkliğine yönelik “şahin bakış” devam ederken, bu sahiplenme daha çok bir tuzak gibi işliyor. Kürt siyasi temsili, bu ittifakın yarattığı güvensizlik duvarı karşısında, meşru taleplerini savunmak zorunda kalıyor – bu, “zora sokan taraf” olmak değil, hayatta kalma mücadelesinin bir parçası.
Öcalan’ın Stratejik Rolü: Acelecilik mi, Zorunluluk mu?
Yazının en tartışmalı yanı, Öcalan ile görüşme ve özgürlük talebini “aceleci” ve “maksimalist” olarak etiketlemesi. Mert‘e göre, bu talep Kürt siyasi temsilinin kitle iknası için “kolay yol” arayışından kaynaklanıyor. Zira ‘taleplerin muğlaklığı ve siyaset sermayesinin zayıflığı, lider figürüne sığınmayı zorunlu kılıyor’.
Bu okuma, Öcalan‘ın Kürt hareketindeki stratejik önemini hafife alıyor. Öcalan, yalnızca bir lider değil; ‘PKK‘nin kurucusu’ olarak, Kürt Hareketinin kolektif hafızasını temsil eden, barış iradesinin somutlaşmış halidir. Bütün barış süreçlerinde onun idaresi ve öncülüğü vardır. 25 yıldır İmralı’da tecritte tutulan Öcalan, Kürt halkının büyük bir kesimi için de güven inşasının anahtarıdır. Onun özgürlüğü talebi, “lidere top atma” değil; yılların baskı, tutuklama ve tasfiye politikalarının yarattığı travmayı onarma çabasının merkezinde yer alır.
Kürt siyasi temsili, bu talebi Meclis komisyonunda öne çıkararak, süreci hızlandırmaya çalışıyor – ama bu, acelecilik mi?
Tam tersine, stratejik bir zorunluluk: Öcalan‘ın katılımı olmadan, müzakere masası eksik kalır. Zira o, hem Kürt tarafının hem de Türkiye’nin barış vizyonunu şekillendiren bir aktördür.

Bu noktada, bir yıl önce –22 Ekim 2024’te– MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli‘nin Meclis Grup Toplantısı’nda yaptığı çağrıyı hatırlamak şart. Bahçeli, PKK lideri Öcalan‘a hitaben, “… Meclis’e gelsin, DEM grubunda silah bırakıldığını ilan etsin” demiş ve tecrit koşullarının kaldırılmasına yeşil ışık yakmıştı. Bu açıklama, iktidar bloğunun “tarihi bir adım” olarak nitelendirdiği bir dönüm noktasıydı. Öcalan‘ın Meclis’te konuşmasını önererek, süreci hızlandırma iradesini göstermişti. Peki, bugün Kürt tarafının benzer bir talebi “aceleci” ve “dayatmacı” diye eleştirmek neresinden tutmalı? Bahçeli‘nin çağrısı, Kürt siyasi temsili tarafından bir fırsat olarak karşılanmıştı; şimdi ise aynı talep, “muğlaklık” kisvesi altında reddediliyor. Bu çifte standart, sürecin tıkanıklığının asıl kaynağını ortaya koyuyor: İktidar zihniyeti ve samimiyetsizliği, “aydın”, “muhalefet” ittifakın milliyetçiliği ve tutarsızlığı.
Taleplerin “Muğlaklığı”: Gerçek Suçlu Kim?
Mert‘in Kürt taleplerinin “muğlaklığı” eleştirisi de benzer bir tuzağa düşüyor. Anadil özgürlüğü, “kurucu unsur” tanınması ve demokratik özerklik gibi taleplerin somutlaşması gerektiği doğru. Ancak bu muğlaklık, Kürt tarafının ihmali değil, devletin yıllardır anayasal güvence vermemesinin sonucudur.
Kürtçenin kamu dili olarak standartlaşması ve eğitimde zorunlu hale getirilmesi, “dayatma” değil, eşitlik hakkıdır.
“Kurucu unsur” talebi, Türkiye’nin çoğulcu kimliğini kabul etmeyi gerektirir – radikal bir anayasa değişikliğiyle mümkün olsa da korkulacak bir “bölücülük” değil.
Demokratik özerklik ise, yerinden yönetim modelleriyle (örneğin İspanya’daki gibi) demokrasiyi güçlendirir. Mert‘in orta sınıflaşma ve kültürel dönüşüm vurgusu yerinde; Kürt toplumundaki değişim, talepleri evriliyor. Ama bu evrilme, kimlik mücadelesini ertelemez; aksine, kültürel hakları daha acil kılar. Suriye’deki özerklik tercihi, hayatta kalma stratejisi olarak anlaşılmalı – Türkiye’de ise aynı talep, “tehlike” diye damgalanıyor.
Barışa Adil Bir Şans: Sonuç ve Çağrı
Sonuç olarak, Mert‘in “demokrasisiz barışa şans verme” çağrısı, Kürt meselesinin aciliyetini yansıtan değerli bir uyarı. Ancak barış, tek taraflı fedakârlıkla değil, adil bir sorumluluk paylaşımıyla gelir. Kürt siyasi temsili, iktidarın baskılarını “konu dışı” saymıyor; tam tersine, demokrasi cephesini genişletmeye çalışıyor. Sürecin tıkanıklığı, acelecilik veya muğlaklıkta değil, devletin Kürt iradesini hiçe sayan tutumunda yatıyor. Öcalan‘ın stratejik rolü, bu tabloda vazgeçilmez: Onun özgürleşmesi, güven köprüsünü kurar ve müzakereleri somutlaştırır.
Munzur Press olarak, barışa şans verilsin diyoruz – ama insan hakları ve eşitlik temelinde, tüm tarafların masaya oturduğu bir şansla. Yoksa, bu tıkanıklık, hepimizi yutacak.
