Mehmet Bidav
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Felsefe
  4. Olmanın Dayanılmaz Ağırlığı

Olmanın Dayanılmaz Ağırlığı

featured
Zamanın dışında kalan...

İnsan, bir yerden sonra dış dünyanın gürültüsünden başka bir şey duymaz. O boğuntu, bir kâbus gibi çöker yaşamına. Kim olduğunu, ne olduğunu, nereden gelip nereye gideceğini unutturur.

Her şey kendi dışında gelişir.
Her şeye olur olmaz bir müdahale olur.
Her istek kendi çaresizliği içinde boğulur.
Sessizliğini yitirir.
Kendini duyamaz, kedini duyamaz artık.
Başka bir kimliğe, başka bir yaşama bürünür.
Kişi artık kayıptır.
Kişi, kendisi olmaktan çıkmıştır.

Toplumun, sosyolojinin, sistemin acımasız çarkları arasında çelikten bir kefen biçilmiştir ona. Ait olmayan görevler verilmiştir. Gün geçtikçe kendinden uzaklaşan, kendini yitiren; gün geçtikçe başkalaşan bir varlıktır o.

Yaşam bazen kabusa dönüşür…

Sistem, özgür bireyin yitikliğidir.

Toplum, insanın benliğini alır. Onu kendi kuralları, yönetmelikleri, çarkları içinde düzleştirir. Bütün farklılıklarını, özgürlük ve özgünlüklerini törpüler. Bireyi görmez. Birey onun için bir hücredir; o kendini örer.
Toplum görmezden geldikçe, çağ yüzeyselleştikçe, kimlik ağırlaştıkça, insan kendi içine çekilir.
Ama o ‘iç’ artık saf değildir.
Toplumun reddi, çağın yorgunluğu, kimliğin baskısı — hepsi birlikte çöker omzuna.
 “Ben olmak” artık bir özgürlük değil, artık bir yüke dönüşür.

Camus’nün dediği gibi: “İnsanın başkaldırısı, varoluşunu anlamlandırma çabasıdır.”
Ama anlam arayışı bazen bir döngüye dönüşür; insan varlığını ispat etmeye çalışırken tükenir.
Olmak ister ama ait olamaz.
Kendini savunur ama kendinden uzaklaşır.
Bu, insanın kendiyle giriştiği en uzun savaştır.
Kürtlerde birey için bu savaşın katmanları çok daha derindir.
Bir kimlikle doğar, o kimliği taşımaya mecbur kalır. O kimliğin dışında yaşam anlamsızlaşır.
Mecbur bir tarihin,
Mecbur bir zamanın,
Mecbur bir coğrafyanın,
Mecbur bir savaşın içinde; vurulmaya en yakın noktada,
Ağıtlar ve çığlıklar,
Ayrılıklar ve ölümlerin ülkesinde,
İki nehir arasında topraklarda yitik bir kişidir o.
İnsan bir kimliğe sığmaz, ama kimliksiz de yaşayamaz.


Her tanım biraz eksiltir insanı; her aidiyet bir parçayı dışarıda bırakır.
Ne kadar anlatırsa anlatsın, her söz biraz yarım kalır.
Belki de insanı diri tutan tam da o yarımdır.
Tam olamamak, mücadele, kendini yapma isteğini diri tutar.
İnsan, kırıldıkça çoğalır, yıkıldıkça yeniden kurar kendini.
Çünkü tamamlanan şey durur; duran şey ölür.
“Ben olmanın dayanılmaz ağırlığı,” bu yüzden kaçınılmazdır.
İçinde hem acı vardır hem direnç.
Hem yorgunluk hem umut.
Ve insan, her şeye rağmen, hâlâ aramaya devam eder.
Belki de bütün anlam, aramaktan vazgeçmemekte saklıdır.

Ben Olmanın Dayanılmaz Ağırlığı

Zamanın Dışında Kalan

Otuz yıl boyunca aynı duvar, aynı gökyüzü, aynı taş soğukluğu… Bütün yılların özeti buydu.
Mevsim onun için aynı mevsim; gün, aynı gündü. Bir günü tutup çekecek olsan bütün yılın içinden geriye yaşam diye bir şey kalmazdı.
İçeride günler, mevsimler, yıllar aynılaştıkça zaman da durur. Dışarıda zaman, akar; her şey değişir. Yaşlanır, başkalaşır. Hızlıdır. Koşuşturma halinde sürekli bir yerlere yetişmeye çalışır. İçerinin durağanlığı, dışarının hareketi gün geçtikçe zaman aralığı oluşturur. İçerideki, çıktığında dışarıyı kendi bıraktığı görmek ister. Oysa hiçbir şey eskisi gibi değildir artık. O, zamanın dışında kalmıştır.

“Bir banka, bir parka oturayım” dedi. Bakındı, bulamadı. Yolun ortasından çekildi, sırtını bir duvara dayadı. Buz gibi o soğuk duvar. Tuhaf bir şekilde rahatladı; bir dostu uzun zaman sonra görmüş gibi rahatladı. Kendini güvende hissetti.
Şapkasının gözlerinin üstüne biraz daha çekti. Ellerini cebine koydu.  
Caddeden geçenleri izliyordu:
Bütün bu yeniliğin ortasında eskimiş bir vicdan gibi duruyordu.
Onun safiyeti, çağın dilinde bir ağırlığa dönüşmüştü.
Çünkü artık dürüstlük, suskunlukla; sadakat, aptallıkla karıştırılıyordu.

İnsanlar konuşuyor ama kimse dinlemiyordu.
Gülüyor ama kimse gülmüyordu. Ben olmanın değil, görünmenin telaşıyla ihanet sıradan, riyakârlık kabul edilebilir olmuştu.
O, yıllarca demirin, taşın, sessizliğin arasında insan kalmayı başarmıştı.
Ama dışarıda insan kalmak daha zordu.
 Dışarısı, insanı görünmez kılan bir sahneye dönüşmüştü. Bir öğütücüye, bir değirmene… Bir can ve ruh pazarına…
Bir an durdu, kalabalığın ortasında “Ben değişmedim,” dedi, “ben hala insanım!”
Yürüdü.
Gözleri ışıldadı, adımları hızlandı.

Özgürlük, bazen kirlenmiş bir dünyada temiz kalabilme cesareti ve azmidir.

Olmanın Dayanılmaz Ağırlığı
Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir