“Hâlâ Sosyalist miyiz?” başlıklı yazı dizimi, hümanist devrimci ve kolektif Sosyalist Sırrı Süreyya Önder’e adıyorum.

Değerli arkadaşım S. Gezer’in, Sırrı Süreyya hakında yazdığı şu anekdot, eminim çoğumuzun duygu ve düşüncelerine tereddütsüz karşılık düşüyordur: “Ve diyordu Şair: ‘Kırda bir çiçek gibi sakin, gösterişsiz…’ Ve işte ben, sendeki o sakinliğin, gösterişsizliğin yamacında, kendime bir yer bulmuş gibi hissediyorum. Tekbaşınalığın, tercihlerin ve gelen her sıcak sese tebessüm edişin…”

Belirttiğimiz gibi, reel sosyalizmin çöküşü “tarihin sonu” değildir. Bugün de toplumsal doğa kendini yenileme, geliştirme yetisine sahiptir. Teorik, pratik-politik bağlamda süren arayışlar doğru karşılığını bulacaktır.
Şu sonuca varıyoruz:
Bir: 21. yüzyıl sosyalizm arayışında, Marksizm ve Bilimsel sosyalist yaklaşımın sorgulanması bağlamında “teorik tezin yenilenmesi” zorunludur.
İki: “Daha az devlet, daha çok özgürlük” tezi, sosyalizmin yolunu açacaktır. Bireysel ve toplumsal özgürlüklerin yatay kolektifle uyumlu gelişimi kadar, uygun sosyal, ekonomik ve kültürel yaratılar sosyalizmi besleyecektir.
Üç: Sosyalistlerin, kurtuluş-özgürlük perspektifini, doğrudan ve tamamen ekonomik-sosyal doyuma indirgeyen, sağ sapma anlayışından ve onun yarattığı handikaptan kurtulması hayatidir. Sosyalizmin maddi değerler kadar, özgürlük, estetik, güzellik, ruhsal ve manevi zenginlik içerdiğini kabul etmek ve gereğini yapmak sosyalistlerin ödevlerinden biridir.
Dört: “Devletten devletsizliğe geçiş”, toplumsal evrim ve olgunlaşmayla paralel gelişir. Devletin hak ve özgürlüklere duyarlılığı ve bunun yarattığı kültürel, düşünsel etkiler, devleti tedricen küçültecektir. “Yerinde yönetim”i (doğrudan yönetim ya da doğrudan temsil) tanımlayan paralel yapıların gelişmesine yol açacaktır. Burada Merkeziyetçilik içeren Parlamenter Demokrasi yerine, kolektiflerin yatay yayılışı, sosyalizmin maddi zeminini güçlendirecektir. Bu da içerik olarak üretici emeği, iktisadın kölesi olmaktan çıkaracaktır.
Yeni Sosyalizm, tüm yetkilerin kolektiflere devrini gerektirir. Lenin’in, “Bütün siyasal iktidar, belirli bir program temeli üzerinde ve hükümet, Sovyetler önünde tamamen sorumlu olmak koşuluyla, tüm olarak işçi, asker ve köylü vekilleri Sovyetlerin temsilcilerine geçmelidir.” tezi bunu içerir gibi olsa da problemlidir.
Birincisi, “iktidar” vurgusunun kendisidir. İkincisi ise, sosyalizmin doğrudan, yatay ve kolektif bir örgü olmaktan çok, “temsili” olarak düşünülmüş olmasıdır. Bu bağlamda reel sosyalizmi daha çok “temsili sosyalizm” olarak tanımlamak yanlış olmayacaktır. “Doğrudan demokrasi” ya da “doğrudan temsil”, Atina Şehir Devleti örneğinde belirgindir. Burada tüm önemli konular, tüm vatandaşlar tarafından ele alınır ve karara bağlanır. “Vatandaşlar Meclisi” halkın kendi kendini doğrudan yönetme organıdır.
Sovyetik örneklerde görülen “temsili demokrasi” de ise, halk ya da toplumun doğrudan karar süreçlerine katılımı yoktur. Zaten ilk biçimi de Burjuva devrimiyle ortaya çıkmıştır. Bu bağlamda 20. yüzyılda Rusya’da ortaya çıkan “İşçi Temsilcileri Sovyeti” ya da “Konferansı” da doğrudan değil, “temsili demokrasi”dir.

Ancak Stalin’in “basamaklı devrim” teziyle “temsili demokrasi” daha da daraltılmış; tüm iktidar, Merkez Komite bürokrasisinin elinde toplanmıştır.
Çıkan sonuç şudur: Toplumun özyönetimi ve sosyalist organlar üzerindeki özdenetimi olmadan; adı, vasfı, niteliği ne olursa olsun siyasal yapıların “Sosyalizmin güvencesi” olamayacağı gerçeğidir. Sosyalizm bu güvenceyi sağlar.
Beş: Klasik Sosyalizm, çoğunlukla “Parti iktidarı”na yol açar. Lenin, bunu “oligarşik yönetim” olarak tanımlayıp eleştirse de aşamaz. Sonrası tüm Sovyetik yapılarda da aynı sonuç görülür.
Komünist Parti içinde dar bir kadronun iktidarı olarak açığa çıkan pratiğin aşılması Sosyalizm için zorunludur. Bu da bürokratizmi reddeden, dikey yapılara/ziguratlara yer vermeyen özyönetim ya da doğrudan yönetimlerle mümkün olabilir. Bu perspektif, “yatay-kolektif sosyalizm”in önünü açacaktır.
Bir anımsatma: Sıkça kullanılan “halkın iktidarı” ifadesi de eleştirisi yapılan “Proletarya Diktatörlüğü” ifadesiyle aynıdır. Dolaysıyla “iktidar” vurgusu, hangi amaçla yapılmış olursa olsun kavramsal ve pratik olarak sosyalizmle bağdaşmayacaktır.
Altı: Sosyalizm ve Sosyalistler, güçlü ve doğrubir doğa ve çevre perspektifine sahiptir. Toplumsal doğa kadar, çevresel doğa da yeni sosyalist anlayışın temel alanlarından biridir. Sosyalizm ve sosyalistler; doğayı yaşattığı/koruduğu oranda, korunabilir ve yaşayabilir.
Sosyalizm ve Sosyalist Birey…
Sosyalizm, sosyalizmi özümsemiş bireyler kolektifiyle gelişir. “Öncü olmayan öncü”, olgusu burada devreye girer. “Öncü”, özel ve özerk olmadan, bürokratik kolektivizm’e kaymadan, sosyalizmin, sosyolojik ve idari görüntüsü olan “yatay kolektivizm”i geliştirir. Nitelikleşmiş kolektif örgüler geliştirerek, bu örgülerin “ayrıcalıksız” ögesi haline gelerek kendini imha eder! Yadsır. “Öncü olmayan öncü”nün kolektifle oluşturduğu bu paralellik, her türlü bireysel, grupsal ya da partisel iktidarın; bürokratik sınıflaşmanın önüne geçer. Bu bağlamda sosyalist bireyin temel özelliği; her türlü iktidara uzak, kolektife yakın oluşudur.
İktidar düşü kuran ya da kolektif içinde ayrıcalıklar arayan birey, kendini sosyalist olarak tanımlayamaz. Bu perspektif, sosyalist gelişimi güvenceye alarak, ayrıcalıklı birey ve sınıfların ortaya çıkmasını önler.
Reel sosyalizmin çözülüşünün önemli nedenlerinden biri “Öncülerin” kendilerini iktidar perspektifiyle ele almaları kadar; teorik, politik ve kültürel gelişimlerini de aynı perspektife oturtmuş olmalarıdır.
“Kalabalığın (toplumun) bilgeliği…”
Sosyalizm, karakteristik olarak, yerel-ulusal olandan evrensel olana geçişi ifade eder. Evrensel olan ise, bireyin değil, toplumun kendisinin düşünce gücü haline gelmesini önemser. Sosyalizmin “yöneten-yönetilen” açmazından kurtulmasının yoludur bu.
“Devletin küçültülmesi ya da sönümlenmesi” gibi politik-idari bir ödevin gerçekleşmesi de buradan geçer. Bireye gizlenmiş “iktidarcı fikir ve alışkanlıkların” yerini, kolektif bilincin alması problemi çözer. Bu bağlamda, sosyalist bireyin bir diğer özelliği de kolektif bilinç ve kültürdür. Bu bilincin toplumda karşılık bulmasıdır.
“Kalabalığın Bilgeliği…” Ya da “toplumun bilgeliği…” kavramları irdelenmelidir. Bu ifadeyi ilk kullanan Aristoteles’tir. M.Ö. 300’lü yıllarda Antik Yunan’da kullandığı bu kavram, bugün de toplumsal bilincin oluşmasında önemli bir ipucudur. “Bireyin değil, grubun ya da çoğulun ortak düşüncesi” olarak ortaya çıkar. Fevkalade önemlidir. Düşünsel tekliği, fevriliği reddederek çoğunluğun ortak aklını oluşturarak, düşünsel irade haline getirir. Sosyalist birey de aynı yolu izler ve toplumun kolektif bilgeliğiyle buluşur.
Reel öncünün ya da öncü bireyin, toplumu ıskaladığı bilinir… Toplum adına düşünme, üretme, yürütme tutumu, toplumu “yönetilen yığın” konumunda tutmuştur. Sosyalist bireyin önemli ödevlerinden bir diğeri, bilgi ve bilgeliği toplumsal hakikat haline getirmesidir.
Sonuç yerine sorumuzu tekrarlayabiliriz: Hâlâ Sosyalist miyiz?

Sosyalizm yaşayan sosyal, kültürel, düşünsel ve ahlaki bir olgudur. Yaratılan algı, akıl ne olursa olsun; tarihin de Sosyalizmin de “sonu” değildir. “De mode” hiç değildir. Dolaysıyla sosyalist birey de aynı organizmanın, aynı hakikatin güncel değeridir. Sosyalizm, sosyalist birey ve kolektif bütünün eseri olarak gelişecektir. “Sosyalistlik” de teorik bir kavram değil, sosyal pratik bir olgudur. “Ben Sosyalistim” demekle sosyalist olunmayacağı sanırım anlaşılmıştır.
Sorumuzu burada tekrarlayabiliriz: Hâlâ Sosyalist miyiz?
Evet…
Ama açımladığımız temel başlıkları özümsediğimiz ve uyguladığımız oranda Sosyalistiz…
