Dünya “tozpembe” değildir. Acılarla doludur, biliriz. Savaşlar, yokluklar, yoksunluklar yaralar bizi… Bundandır, “umut”a dudak büküşümüz, hazetmeyişimiz. Oysa iki şeydir insanı gülümseten; hiçlik karamsarlık bariyerlerini yıkan. Direnç ve umut!
Diyeceksiniz ki, “yaşanan bunca şeye rağmen nasıl umutlu olabiliriz ki?” “Böyle durumlarda ‘umut etmek’ de bir tür kadercilik değil midir?” Ve “beklemeye takatımız kalmadığı halde yine de beklemek, hep umut etmek bedenimizi ve zihnimizi daha çok yormaz mı?”
Doğrudur, yoruyordur…

Dünya bir yorgunluk ummanı…
Dünya bir yorgunluk ummanı zaten. Bizler ise ummanda çırpınıp duran “umut bağımlıları.”
“Bir gün mutlaka…” deyip beklemek, defalarca yokluğun, acının tezgahından geçmek ama yine de bulamamak yormuştur her birimizi… Perdeleri çekilmiştir penceremizin. Kaybolmuştur yorgun bekleyişlerin izi…
Ama umut etmek ve umutla yaşamak yine de çeker bizi, alır masmavi dünyasına... Gökte parlayan yıldızları, ayı ve güneşi, göğün olanca maviliğini, yeşilin her tonunu görünce gülümseriz. İçimizde şarkılarıyla nehirler geçer, rengarenk kelebekler uçuşur, mutlanırız. Tabiat tüm güzelliğiyle gülümsetir bizi; cesaretlendirir hayata… Ne güzel!
Nazım’ın yazdığı gibi “Kararmasın yeter ki; sol memenin altındaki cevahir!” Yitip gitmesin düşler…
Sonra, öğütlerini dinleriz Şems-i Tebrizi’nin: “Hayat bu, bir bakarsın her şey bir anda son bulur. Hayat bu, son dediğin an her şey yeniden can bulur.” Karartmamak gerekir yani “sol memenin altındaki cevheri”. Şems’in bu öğütleri “Monte Kristo Kontu” filminden bir repliği hatırlatır bize. “Hayat bir fırtınadır dostum. Bir an güneş ışığı parlarken bir de bakmışsın dalgalar kabarmış, seni erkek(1) yapan o fırtına geldiğinde ne yapacağındır. O rüzgarın karşısına Roma’da yaptığın gibi (2) çıkmalısın.” Cesaretle yani…

Umut da cesaretten doğar ve direnç besler onu… İçimizdeki saklı direnç ve cesaretten… Direnç ve cesaret olmazsa, yıkık, ölgün bir duyguya dönüşür, yorar insanı umut!
Tabiatı izlemek bile umutla doldurur içimizi…
Doğayı izlemek bile umutla doldurur içimizi, arttırır direncimizi. Sonra koşar durur içimizdeki haylaz çocuk!
Bitkiler deyip geçmeyin. Karasal bitkiler vardır mesela, hayranlık uyandırır. Sarsar umutsuzluğumuzu. Şaşırtır her birimizi. Bitkiler bile Otçullara karşı korur kendini. Otcul (ot yiyenler sınıfı, otobur) tarafından tüketimini azaltıracak özellikler evrimleştirerek doğal bir korunma refleksi geliştirir. Böylece “Kendi görünürlüğünü azaltma” gibi bir direnç edinir. Çok ilginç değil mi?
Sadece bu da değil. Bdelloidler(3) kendi DNA’larını onarırlar mesela; bu çok daha ilginçtir. Bu mikroskobik hayvanlar susuzluk ya da radyason patlaması sonucu parçalara ayrılınca, bırakmaz kendini akışa. DNA’larını geri toplayıp kendilerini onarır. Hatta yeni genler edinir. Başkaları da var. “Patlayan karıncalar” mesela; tehlike anında kendilerini patlatırlar. Orta Afrika’da yaşayan kurbağaların hikayesi çok daha etkiler bizi. Tehdit edildiğinde ayak kemiklerini kırarak onları keskin bir pençe gibi düşmanına karşı kullanır.
Kendini savunma, korunarak yaşama refleksi bitkiler dahil tüm canlılarda var.
İnsan doğası gereği koruma içgüdüsünü diğer canlı türlerinden bir adım daha ileri taşır; arar özgürlüğü/ güzelliği. Bu nedenle hep umut eder, umutla yaşar. Salıverir içindeki kelebeği; masmavi bulutlara sürer atlarını…
Cehennem umudu kaybetmektir.
Umut etmek ve umutla beklemek yorsa da ruhumuzu, çekse de sonu gelmez bekleyişlerin dar’ına, “cennetin kapısı” ondadır. “Cehennem (ise) umudu kaybetmektir.” (A.J. Cronin.) Eğer cehenneme dönüşmüşse kainat, umudu kaybettiğimizden değil, terkettiğimizdendir umudu.
Oysa terk etmedi umut, saklı durur herbirimizde. Dile geldi Arif’in dizelerinde…
“Aç kaldım, susuz kaldım, /Hayın, karanlıktı gece,/ Can garip, can suskun, /Can paramparça… /Ve ellerim, kelepçede,/Tütünsüz uykusuz kaldım,/Terketmedi sevdan beni…”
Bir daha da düşmez oldu hayalperes romantiklerin dilinden! İçindeki çocuğu öldürmeyen hayalperestlerin; yalınayak “baldırı çıplakların!”
Bu romantikler var ya, bu romantikler…. Herşeye rağmen ağız dolusu gülen hayalperestler! Atıldıkları foseptik çukurunda bile ikirçiklenmeyen, ideallerine sıkıca tututnup şarkı söyleyen umut dolu romantikler. Umuda dair, ne çok şey anlatırlar böyle; ne çok söylerler. Ne de çok güzeller…
________________
(1) Burada ki “erkek” vurgusu, insan, olgun, güçlü ve iradeli anlamında yapılmıştır.
(2) Roma’da haydutlarca esir alınarak tehdit edilir. Haydutlara teslim olmayan genç Albert, haydutlara, “elinizden geleni yapın” diye cevap verir.
(3) Bdelloid rotiferleri bir ucunda fırçası olan bir puroya benzeyen mikroskobik hayvanlardır.
