Tekçilik (monoizm), evrenin temelinde tek bir varlığın bulunduğunu savunur. Tekliği her şeyin merkezine koyar. Dışındaki varlıkları ya da güçleri kabul etmez. Maddecilik, idealizm, heptanrıcılık gibi düşünce biçimleri tekçidir. Günümüz dünyasında düşünsel, sosyal ve politik olarak etkindir. Toplumların “çoğulcu” arayışları belli bir düşünsel formülasyona kavuşmuş da olsa, pratik tatmin edici olmaktan uzaktır.
Tarihsel yolculuğunda siyaset de bu düşünce biçimine göre şekillenir: Tek parti, tek şef, tek devlet, tek dil, tek bayrak, tek vatan gibi vurguların temeli aynıdır. İnşa edilen ya da düşünülen şey, toplumsal doğaya aykırı da olsa, doğa; aykırılığı ayıklamayı başarmış değildir.
“Tekçi”nin aklı ve yalnızlığı…
Tekçilik merkezci bir aklın ürünüdür. Dolaysıyla özneldir. “Tekçi” hep yalnızdır. Bulunduğu ya da sahip olduğu şeyi/yeri merkez alır. Dışındaki her şeyden korkar, sakınır; tehdit algılayarak dışlar. Bu problemli akıl, ilkel insanın ilk “yurt tutma” dürtüsüne dayanır. Bu dürtüyü besleyen iki temel unsur vardır: zayıflığın yarattığı sahip olma arzusu ve korunma isteği…
Egemenlik tarihi de bu zayıflığa dayanır. Tarihteki tüm sistemlerin problemli oluşunun nedeni de budur. Mikro alandan makro alana, büyük kozmosa geçiş yapmamaları ya da yapamamaları bu sonucu yaratır. Zira o, kendi alanı dışındaki her şeyden ürker; her şeye yabancıdır.
Çakılı toplumlar ve sistemler diyalektiğidir bu. Böylesi toplum ya da sistemler genellikle döngüsel yaşar. Bu döngüde her şey aynıdır. İnsanlar doğar, büyür, yaşar ve ölür. Bu döngüde her şey tektir. Dil de din de kültür de ulus da vatan da bayrak da sistem de yaşam da “tek”tir. Yolculukları da gelecekle değil, geçmişle sınırlıdır. Geçmişe giderler ancak gelecek, sadece geçmiştir. Geçmişi betimleyen simge ve sembolleri varlık nedeni sayar; ona sarılır.
Tekçiliğin aklıdır bu! Kadrajında başka toplumlar, diller, kültürler, kimlikler, simge ve semboller yoktur.
Çakılı sistemlere yön veren doğal talepler değil, öznel istek ve kaygılardır. Yenilme, güçten düşme, inisiyatif kaybetme yalnızlaşma kaygısı (aynı zamanda korkusu) tekçiliği kamçılar durur.
Tekçiliğin ikincil kaynağı…
Tekçiliğin ikincil kaynağı mülktür. Mülkiyet, adalet-eşitlik ilkesini bozmakla kalmaz egemenden yana sosyoekonomik, kültürel ve idari örgüler da yaratır. Tekçi ulus devletler, monarşik- otokratik yapılar da buradan doğar ve bu yapıları da aynı kaygılar yönetir. Ulus devletler ise, genellikle çoğulculuğa, farklı dil, din, kültür ve kimliklere kapalıdır. Ya da ihtiyatlı yaklaşır.
Elbette “vatan, millet, bayrak” gibi kavramların bir kutsiyeti vardır. Öyküler bu kutsiyeti yaratır. Yadsınamaz. Kimlik ve aidiyet de bu değerler üzerinde oluşur. Doğrudur. Tarih de bundan fazlasıyla söz eder. Özellikle “uluslaşma ve ulusal kurtuluş süreçlerinin” motivasyonu da “vatan, millet, bayrak”tır. Burjuva devrimlerinde olduğu gibi sonrası sosyal devrimlere de aynı kutsiyet atfedilmiş ve aynı oranda motive edici olmuştur.

Tekçiliğin mecrası…
“Vatan, millet, bayrak” sonrasında, bir başka motivasyona dönüşmüş de olsa tarihselliği görkemlidir. Ancak “Vatan, millet, bayrak”la güncel, ruhsal bağını yitirenler başlarına “tek” i ekleyerek başka mecralara taşır. Bu durum içerdiği “emek, eşitlik, özgürlük” ülküsünden koparak uzaklaşmasına yol açar. Zira “emek, eşitlik, özgülük” ülküsü; tarihsel planda “vatan, millet, bayrak” üçlemesinden ilham alır. Bu üçleme kavram olarak “tekçiliği” içermez; aksine reddeder.
Tekçilik doğal toplumlarda görülmez. Doğal toplumlarda baskın olan ortak akıl, ortak yaşam, ortak değer ve yaratıdır. Tekçilik ise, yozlaşmış toplum ve iktidarlarda iki önemli direnç noktası yaratır: Şiddet meşrulaştırır ve yozlaşan siyaset, tüketim odaklı olmaya başlar…
Kötülüklerin gizlenmesi…

“Vatan, millet…” vurgusu, yoz(laşmış) siyaset ortamında ironik bir söyleme dönüşür. Büyük bir maharetle ardındaki kötülükleri gizler. Günahların üzerini gece gibi örter. “Vatan, millet, bayrak”taki teklik, tanrı figüründen çok daha somut ve etkili bir hal alır. Bununla da kalmaz, siyasal ve toplumsal yaşamın her alanında kendini dayatarak cisimleşir.
Bu kültür (tekçilik) tehlike anında devreye girer ve suçlunun savunma hattını oluşturur. Tescilli birçok suçlunun, sözde milliyetçinin, mafya ya da benzeri kimliklerin amentüsü haline getirilmiş olan bu semboller, “kurtarıcı” olarak muazzam işler görür.

Çoğulculuğun tılsımı…
Toplumsal ve siyasal meselelerin yeniden konuşulmaya başladığı böyle bir zaman diliminde tekçilik önemli bir problemdir. Doğası gereği “karşı direnç” oluşturur. Böylece temel toplumsal sorunlar tozlu raflardaki yerlerine geri döner.
Tam da burada tarih çoğul olana, çok dilliliğe, çok kültürlülüğe ihtiyaç duyar. Tekçiliğin karşısına “Ortak vatan”ı çıkarır. “Eşit hak ve özgürlükler”i gündemine alır. “Halklar bahçesi” fikri düşsel zamandan- gerçek zamana döner!
Daha da önemlisi, çok kültürlülük, çok dillilik tekçiliği utandırır. Sürü davranışı gösteren pavlovist yığınları susturur. Barışık olmayan toplumların gerginliğini alarak gerilimi düşürür. Teklik, tek renklilik yadırganırken, çoğulculuk, çok renklilik alkışlanır hale gelir.
Barışık olmayan toplumlardaki şartlanmış karşıtlığın yerini hoşgörü alır. Böylece sınırlar sadece coğrafi işaret olarak kalır. Yurt, küresel ölçeğe genişleyerek gerçek karşılığını bulur.

Son derece güzel derinlikli bir yazı olmuş. Keşke sonunu güncel politikayla bir bağ kura bilseydiniz..
Zamanın ruhu tekçilik ise bu ruha toplumu uzak tutmak kaybettirmez mı? Üstat.
Mükemmel ötesi bir değerlendirme, herkes okumalı ve paylaşmalı.