“Süreç” ve “süreç” vesilesiyle Kürt sorunu çeşitli boyutlarıyla tartışılıyor. Bazısı yararlı, ufuk açıcı, bazısı da kerameti kendinden menkul fosilleşmiş bir mantalitenin yansıması olmanın ötesinde anlamı, değeri olmayan tartışmalar, analizler, programlar… Bir ucundan tutmakta yarar var.
Şu “ulusolcular” girdi radarıma; devletin yüz yıllık inkar siyasetine “soldan” payandalık yapanlar yani.
(Her seferinde şaşırmaktan kendimi alamıyorum ama. Cümledeki tuhaflığa bakar mısınız: Ulusalcı ve solcu! Sol öğretinin en temel karakteristik özelliği enternasyonalist olmasıdır. Ulusalcılık, ise malum. Irkçılıkla arasında ince bir mesafe vardır. Neyse, burası Türkiye, olur böyle tuhaflıklar!)
Daha önce de yazdım, Kürtler silahlı mücadele yürütürken, “emperyalizmin oyunu” diye sayıklıyorlardı. Barış ve çözüm lafları edildiğinde de daha ne oluyor, ne olacak anlayamadan yine aynı kişi ve çevreler aynı hikayeleri okudular. Bugün de öyle.
Belki ciddiye almamak lazım. Kimse de almıyor zaten. Ben de ciddiye aldığımdan değil de maksat kayda girsin, “kimse bir şey demedi” olmasın diye yazıyorum. Bir de “Bunları sen tanırsın, bilirsin, iki çift laf etsen ya!” diye beklentisini ifade eden arkadaşlarım, okurlarım var.
Tabii, en “sadık” okurlarım da inanmayacaksınız ama geçen yazımda konu ettiğim kafası karışıklar ve bu “ulusolcu” tayfa. Okuyorlar, izliyorlar ve savunacak kayda değer tutarlı bir görüşleri olmadığı için de bazen kendilerini tutamayıp tehdit ve hakarete başlıyorlar. (Bazılarını hasbelkader tanıyorum da. Umarım hadlerini daha fazla şaşırmazlar ve beni tercih etmediğim bir üslupla konuşmak, yazmak durumunda bırakmazlar!)
Bu girizgahı daha fazla uzatmadan sadede gelelim… Maksat kamu hizmeti ve sol literatürün yakın tarih hafızasını canlandırmak. “Nereden nereye…” bazen bir sorunun anlaşılmasında en etkili yoldur. Buyurun…
***
Eskiden “Kürt sorunu” yoktu, “milli mesele” vardı. Eskiden dediğim, 60’lı, 70’li yıllar. Biraz zorlasak 80’li yıllara değin de uzatabiliriz. Ama 90’lar için diyemeyiz bunu. 90’larda direkt “Kürt sorunu” deniyordu artık. Türk solundan bahsediyorum, Türkiye solu demek sanırım daha doğru. “Türk solu” adlandırmasından herkesten önce Türk solcusu arkadaşların rahatsız olması lazım bence.
Öncesini, okuduğum ve yaşayanlardan dinlediğim kadarıyla biliyorum ama 70’li yılları ve sonrasını biliyorum diyecek kadar içindeydim mevzunun. Bitmek tükenmek bilmez kavram tartışmaları vardı. Özellikle diğer gruplarla tartışmalarda. Kavram deyip geçmeyin. Savunduğunuz görüş, taraftarı veya militanı olduğunuz grup; üslubunuz, jargonunuz ve özellikle de kullandığınız kavramlarla, sloganlarla özdeşleşmişti. Evet, sloganların ana fikri de o kavramlarla ilgiliydi. Mesela “Kahrolsun faşizm!” diyenle “Faşizme karşı omuz omuza!” sloganları ne tür bir faşizm kavram ve tahlili savunduğunuzu direkt ortaya koyuyordu.
Kimin ne tür bir “devrim” için mücadele ettiği de stratejik çizgisini özetleyen kavramlarla ortaya çıkıyordu: “Demokratik halk devrimini mi savunuyorsun sosyalist devrimi mi?” Demokratik halk devrimini savunanlar da sosyalist devrimi savunanlar da kendi aralarında bölük pörçük idiler bu arada. Devrimin kırlardan şehirlere mi şehirlerden kırlara doğru mu gelişeceği sorunu, sınıflar kombinezonu, temel ve tali güçler, dolaylı ve dolaysız müttefikler sorunu filan savunduğun devrimin türü ve tipi ne ise ona göre anlam kazanıyordu…
Gerçi devrimin hiçbir türü ve tipi onca uğraş, ölüm kalım, işkence eziyet, mahpusluğa rağmen yüz vermedi bize ama biz o yıllarda olanca gençliğimiz ve inancımızla savunduğumuz devrimin hangi sorunumuzu nasıl çözeceği ile ilgiliydik bütün varlığımızla…
“Milli mesele” o sorunlardan biriydi işte… Kürt sorununa neden “milli mesele” veyahut daha has bir Türkçe ile “ulusal sorun” diyorduk diye merak edenler varsa eğer, kestirme bir cevabı var: “Ustalar” öyle demişlerdi çünkü. Marks İrlanda sorunu için, Lenin ve Stalin “Halklar hapishanesi” Çarlık Rusyası egemenliği altındaki halkların durumu ve sorunları için bu tabiri kullanmıştı. Lenin’in Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı (UKKTH) adlı kitabında da sorun bu kavram etrafında irdelenmişti. Bizim “milli meselemiz” de Kürt sorunuydu işte.
Ama meseleyi “meselemiz” olarak kabullenmek yeter mi? Elbette hayır! Nedeni niçini ve çözümü anlaşılır herhangi bir sorunu bile içinden çıkılmaz hale getirmek ve yürütülen tartışmaları ayrılıklarla taçlandırmak, Türk ya da Türkiye solunun alameti farikalarından biridir, malum.
Kürdistan bir ülke midir yoksa sadece bir bölgenin adı mı? Ülke ise sömürge midir, ilhak mıdır? Sömürgenin sömürgesi olur mu? Ayrı örgütlenme mi ortak örgütlenme ya da seksiyon örgütlenmesi mi? Kürtler uluslaşma sürecini tamamlamış bir halk mıdır, tamamlamamış bir halk mıdır? Tamamlamamışsa halk mıdır, nedir? Türk soluna, onun kendisine bahşedilmiş “doğal” öncülüğüne rağmen ortaya çıkan “ezilen ulus milliyetçiliğine” nasıl yaklaşılmalıdır? Lenin hoşgörü demiş ama Stalin’in politikası pek de hoşgörülü olmamış. Nereye kadar hoşgörü? Mesela, “Sizi mi bekleyeceğiz, biz devrimi başlattık işte!” derlerse?
“Hele bir devrim yapalım da…”
Birbirini oportünist, revizyonist, reformist, sosyal faşist, maocu faşist (vb) suçlamalarıyla helak eden ve hatta birbirinin canına kıymaya kadar varan düşmanca politikalar güden envai çeşit sol örgütün “milli mesele” ile ilgili en azından lafzî bağlamda aşağı yukarı mutabık olduğu tek konu, UKKTH idi. Sosyalist veya demokratik, artık hangi devrim olacaksa, o devrimden sonra Kürtlere hakları verilecekti…
O zamana kadar bekleyeceklerdi mecbur. Bekleyeceklerdi derken, proleteryanın öncü örgütü bünyesinde Türk devrimi için mücadele edeceklerdi. O öncü örgütün kim olduğunu düşünüyorlarsa artık. Herkesin iddiası o olduğu için belli bir adresi yoktu çünkü.
Bu enteresan “devrimden sonrasına” endeksli ve o zamana kadar da ortak yürütülecek mücadele stratejisinin bazı açmazları vardı ama. Misal, Botan’daki Kürt köylüleri hangi dilde örgütlenecekti? Devrimi Türkçe yapacaktık ama bu geri bıraktırılmış yoksul köylüler ilkel Kürtçeden başka dil bilmiyordu ki? Vahşet!
Bu tür sorulara doğru cevaplar bulamamış olmaktan sebep, bölünmez bütünlüğü içinde devrim yapmaya soyunduğumuz memleketin o tarafında fazla varlık gösteremedi her biri diğerinden daha “öncü” iddialı sol örgütler…
Devrim Dersim’den dört bir yana…
Bazı okurlar “Dersim! Dersim!” diye parmak kaldırabilirler hemen. Ben de Dersimliyim, malum. Dersim’de olmayan sol örgüt mü vardı? Kesinlikle yoktu. Bugün bile yurdun herhangi bir köşesinde, hayatın herhangi bir alanında göremeyeceğiniz, varlığından haberdar bile olmadığınız bir sürü örgüt var memleketimde. Ama yani biri de çıkıp demedi ki; ne şehirlerden kırlara ne kırlardan şehirlere; devrim Dersim’den dört bir yana gelişecektir yoldaşlar!
Dersim’de toprak işgali provası yapanlar bile oldu 70’li yılların sonlarına doğru; benden duymuş olmayın… Madem feodalizm var; o halde toprak ağaları ve ağaların zulmü altında inim inim inleyen yoksul, topraksız, devrimcilerin yolunu gözleyen köylüler de olmalıdır…
Sorun şu ki, Dersim’de topraksız köylülerin insafsızca köle gibi çalıştırıldıkları tarlalar, topraklar yok? Olsun! Mao’nun tariflerine pek uymasa da bazı toprak parçaları bulundu ve işgal edildi! Tarla sahibine gerekli ültimatom verilince adamın şaşkın şaşkın, “Wey? Ma siz bilirsiniz, işgal nedir? Alın sizin olsun, ekin biçin!” dediği söylenir. Bu benzersiz işgal eylemini, ne olmayan zalim toprak ağalarının, ne jandarmaların ne de devletin herhangi bir kurumunun ciddiye aldığı anlaşılınca, çok da uzatmadan sessiz sedasız işgale son verilir. Karısı ve çocuklarıyla birlikte gençlerin geride bıraktığı çöpleri toplayan zalim toprak ağası (!) muhtemelen “Bari ortalığı çöplüğe çevirmeseydiniz!” diye söylenmiştir…
Dersim özgün bir örnek olarak üzerinde ayrıca durmayı gerektiriyor. Dersim bir yana, Malatya, Antep ve daha yukarıda Erzurum, Kars gibi illerde de memleketin metropellerine okumaya yollanan öğrenciler vesilesiyle Türk sol gruplarının örgütlenme çabaları olduğunu eklemek gerek. Kalıcı bir sonuç verdiğini söylemek olanağı ise, maalesef yok.
Sonuçta 12 Eylül darbesiyle ülkenin havası da geleceği ve gidişatı da değişti, yeni bir sürece girildi.
“Milli mesele” de değişti, yeni bir çehre kazandı, belki de asıl adını ve anlamını buldu, Kürt sorunu oldu…
Devam edeceğim.
