“Dev indirim,” “yılın fırsatı,” “sonbaharın yüzü,” “kışın güneşi,” “ilkbaharın şıklığı”… Bu teklifler, markaların tüketime yönelik sloganları olarak uzayıp gider. Peki, bu sloganlarla satılan şey ürün mü, duygu mu yoksa statü mü? Maslow’un İhtiyaçlar Hiyerarşisi’ne karşı gelmemeliyiz (!).
İnsanlar, duygusal, fiziksel ve varoluşsal ihtiyaçlarını karşılamak için çabalayan tüketicilerdir. Bir bireyi herhangi bir ürün, davranış veya hizmet kullanmaya yönlendirmek, reklamlar aracılığıyla gerçekleşir. Böylelikle her tüketici, gönüllü bir ürün tanıtıcısı ve pazarlamacısı olur. Aldığı ürünlerin yararından, şıklığından ve göz dolduruşundan bahsederek başkalarını da etkiler. “Çok da pahalı değil, almak zor değil, alınca çok mutlu olacaksın.” Reklamların alt metni, tüketince mutlu olacağınızdır.

Toplum Baskısı Tüketime Zorluyor
Ancak toplumda aykırı veya herkes gibi olmayan bireyler de vardır. Bu uyumsuz kişiler, aslında toplumun yeni bir evreye, yeni bir görüşe ve yeni bir çağa aydınlanmasına vesile olur. Onların yararları çoğunlukla gelecek nesiller tarafından anlaşılır. Günümüzde, tüketimi sorgulayan insanlara şaşkınlıkla bakan reklamcılar, bir araya geldiklerinde tüketmeyeni, aykırıyı küçümser ve ayıplar. Bu güzel (!) olaya da toplum baskısı denmektedir. Bu baskı, toplumun en küçük fertlerine kadar inmiş durumdadır. Herhangi bir anaokulunda ya da kreşte, çocuklar sahip oldukları eşyalar üzerinden rekabet eder ve kendilerini ispatlamaya çalışırlar. Çünkü var olmanın, “ben buradayım” demenin yolu, tüketim olarak öğretilmiştir.
Eğitim Sistemi ve Tüketim İlişkisi
Diğer bir açıdan, sınav odaklı eğitim sistemi bireylerin doğuştan gelen yeteneklerini gölgelemektedir. Gelecek hedefleri çoğunlukla iş sahası ve statü odaklı geliştiğinde, kişi kendine ait olmayan bir alanda çalışırken hep bir eksiklik hisseder. Ürettiğiyle mutlu olmayan insanlar, bu tatminsizlik hissini tüketerek doldurma eğilimindedir ve her seferinde daha fazlasına ihtiyaç duyar. Oysa gerçek yeteneğini günlük hayatında kullanabilme fırsatı bulan kişi mutludur. Zevkle çalışır, güler yüzlü ve anlayışlıdır. Verimli bir üreticidir; bulunduğu ortamdan ve dış görünüşten ziyade fikir odaklı düşünür, “Acaba ne yapabiliriz?” arayışındadır.
Kendi Doğasını Bulmak
Sonuç olarak, Jung’un “Çocukken saatlerin dakikalar gibi geçmesini sağlayan ne yaptınız? İşte dünyevi uğraşlarınızın anahtarı burada yatıyor.” tespiti, bu tüketim çılgınlığının da cevabını içermektedir. Bireylerin, toplumun gelecek yönlendirmesinden kurtulup kendi doğasını var etmesine izin verildiğinde; kimlik karmaşası, işlenen suçlar, abartılı tüketim ve bunların sonucu olan huzursuzluk azalacak, çok daha üretken, paylaşımcı ve mutlu bireyler doğacaktır.
Severek üreten birinin “Zaman geçmiyor.” dediğini hiç duydunuz mu? Aksine, günü kısa bulurlar. Çünkü üretmek, kendinden bir şeyler vermeyi zorunlu kılar. Kendisine uygun alanda çalışan, kendini gerçekleştirir. Kendini gerçekleştiren kişi ise almak değil, vermek için çabalar. Verebilen, mutlu ve doyuma ermiş hisseder. Tüketim hakkında şöyle düşünür: “Buna ulaşabilmek için harcanan sermaye, zamandır. Zamanımı buna vermeye değer mi? Ne gerek var?”
