escort ankara - Türk Porno - Ankara Escort Ankara escort, eskort, escort bayan Ankara Escort Bayan arkadaş bulmak istediğiniz ve ihtiyacınız olduğu her zaman Ankara Escort Sitesi.
  1. Haberler
  2. Genel
  3. Hasılı devr-i felek: Sırrı Süreyya Önder’in ardından

Hasılı devr-i felek: Sırrı Süreyya Önder’in ardından

Gezi Parkı’nda ağaçların önüne dikilip "Ben onların da vekiliyim" diyen, “barış” isteğiyle elini taşın altına koyan, işkencecisiyle yüzleştiğinde sorularını sükunetle soran, hayatına bolca açlık grevi, cezaevi ve türlü hastalık sığdırsa da gülümsemeyi ihmal etmeyen Sırrı Süreyya Önder, 63 yaşında hayata veda etti. Önder, nezaketi, kalenderliği, nüktedanlığıyla Cumhuriyet tarihinin en ilginç siyasetçi portrelerinden birini çizdi.

Hasılı devr-i felek: Sırrı Süreyya Önder'in ardından

Gezi Parkı’nda ağaçların önüne dikilip “Ben onların da vekiliyim” diyen, “Barış” isteğiyle elini taşın altına koyan, işkencecisiyle yüzleştiğinde sorularını sükunetle soran, hayatına bolca açlık grevi, cezaevi ve türlü hastalık sığdırsa da gülümsemeyi ihmal etmeyen Sırrı Süreyya Önder, TBMM kürsüsünden seslenirken takındığı nezaketi, dile hâkimiyeti, en acılı zamanlarda sisleri dağıtan şakaları ile Cumhuriyet tarihinin en ilginç siyasetçi portrelerinden birini çizdi.

Kalenderlik, nüktedanlık, kadirşinaslık… Türkiye’nin giderek tek tipleşen siyasi karakterleri içinde Sırrı Süreyya Önder bu üç özelliğiyle öne çıkıyordu. Kalenderdi, kendisini eleştirirken hakaret edenlere bile nezaketi elden bırakmadan derdini anlatırdı. Nüktedandı, en tatsız anlarda yaşananların acılığını alacak bir cümle kurar, gülümsemeye vesile olurdu. Kadirşinastı, üzerinde kimsenin hakkı kalsın istemez, kendine kötülüğü dokunmuş insanlara dahi gerektiğinde yardım ederdi. 

Bütün bu özellikleri yüzünden de yorulduğu, kırıldığı anlaşılmazdı. Belki de bu yüzden başkanlık ettiği bir meclis oturumunda hararetli tartışmalar yaşandığında dayanamamış şöyle demişti: 

“Yine bunu söylemek istemezdim ama beynime pıhtı attı Genel Kurulu yönetirken. Her şey bir hayra gebedir, gittik pankreasta tümör çıktı. Ağır da bir tedavi görüyorum. Ona rağmen ben bu kadar tahammüllü, bu kadar saygılı ve ayıp bir şey insanın kendisi için bu tanımı kullanması ama bu kadar zarafetle yürütmeye çalışırken bu hoyratlık kabul edebileceğim bir şey değil. Yani acaba zarafetimizi, nezaketimizi, edebimizi başka bir şey olarak mı yorumluyorlar duygusuna kapılıyorum. İncindiğim bir şey. Efendim bu makamı da kırk yılda bir aldık, o da sizin keyfiyetiniz yüzünden.”

Tansiyonun yükseldiği zamanlarda sükunetini korumaya gayret eden Sırrı Süreyya Önder’in çıkışı, kendisine kızanları bile şaşırtmış, gerginlik bir anda sönümlenmişti. Bütün hayatı boyunca türlü sıkıntılar çekmiş Önder’i hâlinden şikayet ederken görmek neredeyse imkansızdı. 

7 Temmuz 1962’de Adıyaman’da doğmuştu ve babası şehrin az sayıdaki sosyalistinden biriydi. Adıyaman TİP (Türkiye İşçi Partisi) kurucularından Ziya Önder, hem berberlik yapar hem arzuhal yazardı. Oğlu sekiz yaşındayken vefat etti ama arkasında bıraktığı kitaplar, onun hayat görüşünün temelini oluşturdu. Amcalarından biri Türkiye Öğretmenler Sendikasına (TÖS), biri Tüm Öğretmenler Birleşme ve Dayanışma Derneği (TÖB-DER) üyesiydi, dayısı Said-i Nursi talebesiydi ve Sırrı Süreyya Önder bu ortamda büyüdü. O zamanlarda edindiği okuma sevgisi bütün ömrünce hayatının en önemli lüksüydü, o yüzden hastalıklarını dert etmese de gözlerini ameliyat ettirmeyi rahat kitap okumak için önemsemişti: 

“Babam vefat ettikten sonra aradan bir zaman geçti, bir sandık getirdiler eve. İçi ağzına kadar kitap doluydu. 12 Mart dönemiydi. Malum, darbeler ve kitap saklama döngüsü. Açtığımızda en üstte Orhan Kemal’in Bereketli Topraklar Üzerinde kitabı vardı. Bir de Ahmet Arif’in şiirleri el yazısıyla, deftere yazılmıştı. Bereketli Topraklar Üzerinde ilk okuduğum kitaptı, sökmeye çalıştığım diyelim. Babam bana okula başlamadan önce okumayı yazmayı ve dört işlemi öğretmişti. İlkokulun ilk üç senesinde ben sınıfta öylece oturdum. Bende nasılsa okumayı biliyorum diye tabelalardan reçetelere kadar ne bulursam okuma merakı vardı. Bu kitapla giriştiğim serüven iyi bir şeye yol açtı.” 

Baba Ziya Önder’in vefatıyla kardeşleri Zehra Aras, Ali, Behice Bilgiç ve annesi Zehra’yla beraber dede evine taşındı. Erken yaşta çalışma hayatına atılmasına neden olan bu kaybın ardından fotoğrafçı çıraklığı yaptı, Sıtma Savaş ve Eradikasyon Teşkilatı’nda mevsimlik işçi oldu ve Milliyetçi Cephe hükümeti döneminde işsiz kaldı, lastik tamir dükkanı açtı.

Gelecekte hayatına yön verecek sanat ve siyaset merakı o zamanlarda etkisini göstermeye başladı. 1978 yılında 16 yaşında Adıyaman Lisesi’nde okurken katıldığı Maraş Katliamı protestosunda gözaltına alınıp tutuklandı. Cezaevine ilk girişiydi, kısa süre kaldı ama artık hapishane, hayatının bir parçası olmuştu: 

“Az verme hırsız edersin, çok vurma arsız edersin diye bir laf var ya. Şimdi cezaevi dönemlerimi ayırmak lazım. Tek avantajım farklı zaman dilimlerinde cezaevlerini tanımış olmak. İlk 16 yaşında girdim. Bir çocuksunuz. O zaman kaba dayağın çok olduğu bir zamandı, çok kısa kaldım. Sonra 12 Eylül’de girdim ve 12 yıl ceza aldım. Onun infazını Mamak Askeri Cezaevi’nde, Ulucanlar’da ve Haymana Cezaevi’nde turneyle tamamladık. Mamak kısmı Auschwitz’e ölüm hariç rahmet okutacak bir zalimlikteydi. Sistematik işkenceyi en çok Diyarbakır ve Mamak’ta uyguladılar.”

16 yaşında tahliye olduktan sonra üniversite sınavına girdi ve Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin kazandı. Yüksek puanlı bir okul olmasına karşılık Mülkiye’yi tercih etmesinin nedeni bu değildi: 

“Siyasal’ı tercih etmemde yoksulluk sebeptir. Çünkü hem okuyup hem çalışmak zorunda kaldığım için devam mecburiyeti olmayan bir okulu tercih etmem gerekiyordu. Bu yüzden siyasalı tercih ettim.”

Okula başladığı günler 12 Eylül Askerî Darbesi’ne denk gelince, Sırrı Süreyya Önder de cunta karşıtı gösterilere katıldı ve kısa bir süre sonra aranmaya başladı. Duvarlara fotoğraflarının asıldığı günler kısa sürdü ve 105 gün işkence gördükten sonra Mamak Askerî Cezaevi’ne gönderildi.

Kendisinden önceki 6 subayın görevi bırakmasını gururla anan Raci Tetik, cezaevinde görev yapmaya başladığı günden itibaren işkence ve cinayetler Mamak Askerî Cezaevi’yle beraber anıldı. Önder de bu işkencelerden geçenler arasındaydı. Yıllar sonra TBMM Darbeleri Araştırma Komisyonu üyesi olduğunda karşı karşıya geleceklerdi. Tetik, kibrinden ve küstahlığından bir şey kaybetmemişti. Önder’i “Burada böyle herkes efendi gibi giyinmiş, ben bile efendi gibi. Siz böyle biraz daha halkvari giyinmişsiniz” sözleriyle karşıladı. Önder “Mamak’ta da böyle bir histeri içindeydiniz. ‘Efendi gibi giyinmek ve halk tipi giyinmek’ diye tasnif ediyorsunuz. Tek tip elbise giydirilme zamanını hatırlıyor musunuz?” dedi.

İkili arasında gerginlik yaşandı. Tetik öfkesini kontrol edemedi ve “Sizin şu andakileri de ileride yargılayacaklar çünkü bu memleket maalesef böyle… Sen bu kafayla gidersen daha da yatarsın” dedi ve maalesef haklı çıktı, Sırrı Süreyya Önder milletvekilliğinin ardından yine cezaevine girdi. Bu olayı da sonrasında şu sözlerle anlatacaktı:

“Tanımlanamamak bir meziyet değil. Daha cömert davrandığını düşünenler de pigment muamelesi yapıyorlar. ‘Meclisin renkli kişiliği’ falan diyorlar ama savcılar ve mahkemeler cezaevine atarlarken hiç bu renge menge bakmıyorlar. Ben son cezaevine girdiğimde, yani yasama görevi bitip, cezaevi görevi başladığında, gardiyanlar mecliste sadece güldükleri konuşmaları hatırlattılar bana. Oysa o kadar yakıcı konuşmalar yaptığımı zannediyordum ki…”

12 Eylül’deki ikinci tutuklanması yedi yıl sürdü. Dışarıda onu darbelerin etkilerini üzerinden atmaya başlamış ve cezaevinden çıkanlara yabancılaşmış bir Türkiye karşıladı. Bu günleri Kahtalı Mıçe’ye veda yazısında andı:

“12 Eylül’ün zindanından çıktığınızda, dağın değil de evin yolunu tutmuşsanız eğer, sizi daha sert duvarlar karşılardı. Açlık, yoksulluk haydi neyse, çoğumuz talimliydik de selamsızlık dayanılmazdı. Bir Kürt ilinde yaşıyorsanız ne darbe biter ne sözde demokrasi gelir ne de bir anayasası olur. Cumhuriyet oralarda cumhuriyet olmaktan çıkar, başka bir şeye dönüşür. Ülkede cari olan sistem ne olursa olsun, siz olağanüstü hâllerden bir türlü çıkamazsınız. Belki de bu yüzden hep olağanüstü kadınlar, erkekler ve çocuklar yurdu oldu bizim oralar. Sistem tarafından damgalanmış olana selam vermek, hâl hatır sormak bir başkaldırı kantarında mı tartılır? Allahın selamını vermek aşından işinden eder mi insanı? Ediyordu, etti işte…

İnsanların birbirlerini yaralarından tanıdığı o günlerde evimin kapısı çalındı, ilk gelen Mustafa Abiydi, nam-ı diğer Kahtalı Mıçe. Bir yer minderinde saatlerce oturduk. Arada göz göze gelip acı acı gülümsüyorduk. Bir kere konuştu ‘Çok eziyet ettiler mi?’ Kalkarken minderin altına kalbini bırakmaya çalıştı. Elini tuttum, ‘İhtiyaç yok abi’ dedim. ‘Niye babo, Almanya’dan mı geldin?’ dedi. 

O darlık günlerinde inşaat işçiliği, kamyonculuk yaptı, bir ara Kazakistan’da şansını denedi. Sonrasında hayatını değiştirecek adımı Barış Pirhasan’ın senaryo dersine katılarak attı. 

2006 yılında 12 Eylül günlerini anlatan Beynelmilel’in senaryosunu yazdı ve yönetti. Yıllar önce arkasında çalmak istediği Dilber Ay yıllar sonra bu filmin yıldızları arasındaydı. Dilber Ay, Mülkiye talebesi Sırrı Süreyya’yla ilk karşılaşmalarını şöyle anlatıyordu:

“Ankara’da sahneye çıkıyorum. Baktım arkamda saz çalan esmer bir çocuk. Kimse tanımıyor. ‘Kimsin sen?’ dedim. Talebeymiş, ‘Abla paraya ihtiyacım var’ dedi. ‘İyi çalamıyorsun bir daha gelme’ dedim. Biraz hırpaladım, sazı düştü elinden kırıldı. Beş lira verdim, ‘Git saz al kendine, bir daha da gelme, çocuklar döver seni’ dedim.”

Önder’in hikayesi ve anlatım tarzı sinemada heyecan yaratsa da çocukluğundan beri hayatının merkezinde yer alan siyaset yine ağır basacak, 2011 yılında TBMM’ye gidecek yol için adım atacaktı. Emek, Özgürlük ve Demokrasi Bloku’ndan İstanbul Bağımsız Milletvekili seçildi. Meclise girdiği andan itibaren sıra dışı kişiliği, üslubu ve hitabetiyle öne çıktı. Yer yer sert tartışmalara giriyor, yer yer gerilimin dozunu düşürüyordu.

Takvimler 2013 yılını gösterdiğinde Türkiye’de “Barış Süreci” diye nitelenen dönem başladı. Sırrı Süreyya Önder, bu dönemin en önemli aktörlerinden biriydi. 

Ancak onu kitlelere tanıtan Gezi Parkı’na iş makineleri geldiğinde ağaçların önüne dikilmesi ve kesimi engellemek için parkta nöbet tutmaya başlaması oldu. Önder, ekiplerin önünde duruyor ve “Ağaçları kestirmeyeceğiz. Fakir fukaranın gölgesinin kesilmesine izin vermeyeceğiz” diyordu. 28 Mayıs 2013’te katıldığı Teketek’te ağaçların kendisi için taşıdığı önemi şöyle anlatacaktı: 

“Kişisel bir önemi var gerçekten ağacın üzerimde. Ben babamı çok erken yaşta kaybettim. Dedem bize baktı. Üniversiteyi kazandım, Ankara Siyasal’ı, gideceğim. Artık helallik almak için dedeme gittim. ‘Dede bir diyeceğin var mı, yarın gidiyorum’ dedim. Dedi ki, ‘Babanın mezarına bir ağaç dik.’ Tarlamız tapanımız yok, mezara dik dedi. Daha yaşım 17. Dedem de her zaman bir şey istemez. Muhtemelen onu alacak param olmadığını bildiği için, bir fidancı vardı, ‘Git ona söyle’ dedi. Bir selvi ağacı diktim. Hayattaki tek dikili ağacımdır.”

İlerleyen günlerde iki kere biber gazı fişeğiyle yaralanacak, bir keresinde gözünü ekmek kamyonu içinde, bir keresinde bir otelin Kral Dairesi’nde açacak, yine de alanda bulunmaktan vazgeçmeyecekti. 

Bugünler Türkiye siyasi tarihinde Önder isminin en çok anıldığı zamanlar oldu. 2013-2015 yılları arasında Barış Süreci’nin aktörlerinden biri olarak Dolmabahçe Sarayı’ndaki görüşmelerde de yer aldı, İmralı heyetinde de bulundu, Kandil’e de gitti. 2013, 2014, 2015’te Diyarbakır’daki Nevruz kutlamalarında İmralı çağrısını okudu. 

Yarattığı olumlu imajın yanında tepkilerin de odağındaydı. Karadeniz ziyaretinde gördüğü tepkiyi yıllar sonra Volkan Konak’ın vefatının ardından kaleme aldığı yazıda açıkladı:

“Karadenizlinin kötü bir gününe denk geldik. Bir insan evladı 700 kilometre taş yer mi yağmur gibi? Yedik ve gerisin geri döndük.”

2014’te düzenlenen resepsiyonda “Nerelisiniz?” diye soran Emine Erdoğan’a “Adıyamanlıyım, çok afedersiniz Türk’üm, tedavi oluyorum” diyerek Türk olduğunu açıklaması, Sırrı Süreyya Önder’le ilgili yeni bir tartışmayı da beraberinde getirdi. İnatçı ve müdanasız karakteriyle merak uyandırıyordu. 28 Şubat 2015’te dönemin Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan ile HDP’nin İmralı heyeti arasında yapılan görüşme sonrasında açıklanan metnin 10 maddelik başlıkları açıklayan Önder’di.

Fakat HDP’nin 7 Haziran 2015 genel seçimlerinde Türkiye çapında yüzde 10 barajını aşmasından sonra, siyasal iklim giderek sertleşti. Parti, yüzde 13’ten fazla oyla 80 milletvekili çıkarmıştı. AK Parti’nin meclis çoğunluğunu bozan bu tablo sonunda birlik oluşmadığı için Türkiye, 1 Kasım’da yine seçime gitti. Ancak bu süre zarfında yaşananların faturası ağırdı.

15 Temmuz 2016 darbe girişiminin ardından, HDP’li siyasetçiler tutuklandı. Sırrı Süreyya Önder 2017 yılında Meclis kürsüsünden AK Partili vekillere şöyle seslenecekti:

“Mütekkebire kibir sadakandır. Bizim cesaretimizin zekatı hepinizi cesur yapar. Kırk yıldır ayağınız taşa değmemiş sizin. Bizi öyle hapisle, zindanla da korkutamazsınız. Yüzlerce yıllarca hapis yatmışız biz. Biz zindanlardan gelmişiz. Bu memlekette siyaseten mahkum olmakla siyasi iktidara sahip olmak arasındaki fark kıl payıdır.”

Söylediği gibi de oldu ve annesinin sözüyle “Çok çağırma gelir” kehaneti gerçekleşti, 6 Aralık 2018’de tutuklandı:

“Bu ülkede cezaevleri, yatanların ve muhalif bir siyasi çizgide siyaset yapanların çok yakından bildikleri bir gerçeklik. Cezaevleri, özellikle politik mahkûmlar için, iktidarlara göre rahatlayan ya da sıkılaşan yerler değil. Türkiye’de cezaevleri, bu devletin ‘çelik çekirdeği’ denen yer her neyse, orası tarafından–yine altını çizerek söyleyeyim–muhalifler için, iktidarlardan bağımsız olarak, politikaları, mimarisi, yaklaşım biçimleri belirlenen mekanlardır. 

Vekilliğim döneminde cezaevleri ve hak ihlalleriyle çok yakından ilgilendiğim, gelip gittiğim, ziyaret ettiğim, takipçisi olduğum için biliyorum; 12 Eylül döneminde cezaevlerinin işkencehane hâline dönüştürülmesi ve bunu herkes için neredeyse 24 saat yapması olgusu bugün yok. 

Fakat bugün de daha sofistike yöntemlerle geliştirilen şeyler var: Mesela, dün F tipi hücreler yoktu, bugün özel güvenlikli F tipi hücreler var. Mahkûm ya da insan, illa işkenceyle hırpalanmaz, illa işkence sonucu ölmez. İnsan dediğin, sosyal, toplumsal bir varlık. Yalnızlık, tecrit, izolasyon, belki o kaba işkencelerden çok daha ağır bir işkence biçimi. ‘Sofistike’ kelimesini de yerine başka bir şey bulamadığım için kullandım. ’12 Eylül döneminin zindanları mı, bu mu?’ diye sorarsan, 12 Eylül tüm bu uygulamaların anasıdır. Mevcut hiçbir şey onun yerini tutamaz. Dolayısıyla cezaevleri meselesine, onu bir tel’in ederek ve bu gerçekliği bir kez daha hatırlatarak cevap vermiş olayım.” 

Önder yeni model cezaevindeyken, eskiden bulunduğu ve sonrasında müzeye dönüştürülen Ulucanlar Cezaevi’den de adı siliniyordu. Tekrar meclise girdiğinde bu olayı gülerek hatırlattı:

“Ulucanlar Cezaevi müzeye dönüştüğünde orada yatanların arasında benim adımı gösteren bir plaket çakılmıştı. Ne hikmetse ben cezaevine girince oradan benim adımı söktüler. Şaka yapmıyorum. Hem cezaevine atmak hem de cezaevi müzesinden adımızı silmek AK Parti’ye nasip oldu, az buz bir keramet değil.”

2023 seçimlerinde DEM Parti’den 28. Bölge milletvekili oldu. Meclisteki görevi bu kez Başkan Vekilliği’ydi. Ancak sorumluluğu bundan ibaret kalmadı. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin çağrısıyla ortaya çıkan yeni barış ihtimali, eski kadroları yine göreve çağırıyordu. Bu kez eleştiriler daha acımasız, hakaretler daha sertti. Önder bu konuya ilişkin hislerini “Kızmıyorum ama üzülüyorum” diye özetliyordu:

“Biri bana küfrediyor birisi. Niye bana sövüyor? Nasıl bana söver diye sormuyorum. Ben iyi kötü parlamenter olmadan da bir varoluş inşa edebilecekken, etmişken hakaret edilmesini anlamaya çalışıyorum. Çözemeyince bu durumu da üzülüyorum. Onun namı hesabına.”

Helallik bahsi geçtiğinde tutuklandığı dönemde İçişleri Bakanı olan Süleyman Soylu’ya dönüp şöyle demişti

“Helallik ne ki ya? Benden yana, bana kimin hakkı geçmişse helal olsun. Benim şahsi bir derdim yoktur, olamaz. Hapishaneler de memlekettendir ama önemli olan bu ülkenin kardeşliğini, ortak geleceğini sağlamak. Yoksa hapishane arsızı olmuş insanlarız, gir çık gir çık. Bir gün başkan vekili, bir gün mahkum, bir gün hasta. Ne olacak? Bunlar bir şey değil. Hakkım da helal olsun. Ben helallik bahsinde çok dayanıksız bir insanım. Bunu talep eden hiç kimseye daha haram olsun demedim.”

Buna karşılık işkencecisi Raci Tetik’e hakkını helal edemedi:

“Ne zaman ki sesini duydum, birdenbire ‘Ben buna hakkımı helal edemem’ noktasına geldim. Eğer deseydi ki ‘Üzgünüm’… Bakın ‘Pişmanım’ değil. Samimi olarak üzüldüğünü, duruma aydığını görseydim… Bunun, kişisel alanları ilgilendiren bölümden daha fazla bir yansıma alanı var. Yeni işkenceciler için bir engel oluşturur. O anlamda kıymetlidir. Ne olur ki biz onunla kişisel hesabımızı görsek? Ben de kalksam ona 5-10 cop vursam, ne olur ki? Üzüntü duyduğunu bilseydim, topluma dönük kendi kişisel alanımda helalleşmeyi düşünebilirdim. Ama bırak onu, ‘Oğlum olsa ona da yapardım’ noktasında duruyor. Böyle bir körleşme içindeler.”

Toplu taşıma kullanan, Abdurrahim Karakoç şiirleri okuyan, seçim çalışmalarını tek başına yapmaktan gurur duyan, annesine bir ev alıp o ev de depremde yıkıldığı için hayıflanan, parayla tapunun onu sevmediğini düşünen, “birlikte eyleyişe” inanan biriydi

Ama galiba en çok içten içe üzülen biri. Seçim çalışması sırasında ağaca çıkan bir çocuğa “Ağaçtan inin, ağaç gölgesi için lazım bize” diyor, canı sıkıldığında Fürug Ferruhzad’ın “Ben ağaç soyundanım, bu yüzden bu bayat havalar kederlendiriyor beni” şiirini anıyordu. Mamak’ta Deniz Gezmiş’in idam edildiği ağaca yaslandığındaki hislerini, “Ben bir çizginin, bir geleneğin, bir tarihsel itirazın bir parçasıyım. Ben tek değilim” sözleriyle özetlemişti.

Ne kadar yalnızlığı sevdiğini söylese de, yalnız kalamayacak kadar insanla kesişti yolu. Bu yüzden hastalandığında Türkiye’nin değil, dünyanın dört yanından ziyaretçiler gitti onu görmeye. Barış ihtimali, Sırrı Süreyya Önder içindeyken daha güzel gibiydi. O da zaten “Hastayım ama borcumuz var barışa” diyerek bu yola girmişti.

Hakkını helal etme konusunda bu kadar cömert birine veda etmek çok zor. Onun diğerkamlığı hepimize çok kereler yol göstermişti. 

Bu vedayı onun sevdiği bir beyitle bitirelim:

“Hasılı devr-i felek bizi mihnette koydu
Mihrican esti, güle bülbülü hasrette kodu.”

Kaynak: Aposto

Hasılı devr-i felek: Sırrı Süreyya Önder’in ardından
Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir