escort ankara - Türk Porno - Ankara Escort Ankara escort, eskort, escort bayan Ankara Escort Bayan arkadaş bulmak istediğiniz ve ihtiyacınız olduğu her zaman Ankara Escort Sitesi.
  1. Haberler
  2. Alt Kutu
  3. Barış Akademisyenleri anlatıyor: Ayrıkotu gibiyiz, sök sök bitmeyiz

Barış Akademisyenleri anlatıyor: Ayrıkotu gibiyiz, sök sök bitmeyiz

Barış Akademisyenleri anlatıyor: Ayrıkotu gibiyiz, sök sök bitmeyiz

“Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisi nasıl kopkoyu karanlık günlerde yayınlanmıştı, hatırlayalım.

2013’ün, 2015’in gözlerde pırıltı uyandıran anları kana boğulmuştu: Suruç, Ankara, Diyarbakır, Cizre… Bu hiçbir sınır tanımayan, akıl durdurucu şiddet karşısında donup kalmanın, karşı koyacak gücü bulamamanın yükü ağırdı. Nefes kesen çaresizlik hissi çığlığa dönüştü.

11 Ocak 2016’da, 1128 akademisyenin imzasıyla barışa çağıran bildiri yayınlandı. En tepeden gelen tehdit ters tepti, destek olmak amacıyla “birinci imzacılara” katılan “ikinci imzacılarla” toplam imzacı sayısı 2212’ye ulaştı. Ve bu dik duruş elbette cezasız bırakılmadı. O günden bugüne, hukukun göstere göstere ayaklar altına alındığı bu dönemin bir alâmet-i farikası da cezayı herkese farklı kesmesiydi. 408 barış imzacısı, artık dilimize giren deyişle, KHK’lanarak üniversiteden, kamu görevinden ihraç edildi. Hayatları altüst oldu.

Yine son dönemde sıradanlaşan ifadeyle “sivil ölüme” mahkûm edildiler. Darbe koşullarının ürünü OHAL Komisyonu’nun, beş buçuk yıl beklettikten sonra, ihraç edilen Barış Akademisyenleri’nin dosyalarını reddetmesiyle, nihayet, hukuka olmasa da yargıya erişmenin önü açıldı.

Ve bu yılın şubat ayından itibaren Ankara İdare Mahkemeleri’nin aldığı “göreve iade” kararlarının haberlerini duymaya başladık. Kamuoyunda “ihraç edilen Barış Akademisyenleri üniversitelere dönüyor” izlenimi oluştu. Ama baştan beri bu döneme damga vuran psikolojik şiddet odaklı keyfi uygulama yine devrede. Bugüne kadar 164 Barış Akademisyeni için göreve iade kararı verilirken, 157’sine ret kararı çıktı. Sayılar neredeyse eşit. Eziyet bir türlü bitmiyor.

Neredeyse sekiz yıldır bu zulümle mücadele edenlere kulak veriyoruz. İlk söz iade talebi reddedilenlerde: Erhan Keleşoğlu, Taylan Koç, Can Irmak Özinanır ve Bediz Yılmaz’dan dinliyoruz bu upuzun sekiz yılı.

Ne zaman, hangi KHK’yla ihraç edilmiştiniz? İdare Mahkemesi göreve iade talebinizi reddederken bir gerekçe gösterdi mi? Şu anda hukuki sürecin hangi aşamasındasınız?

Bediz Yılmaz: Ben Mersin Üniversitesi’nde, Kamu Yönetimi Bölümü’nde yardımcı doçent kadrosunda çalışırken 2016’nın ağustos ayında sözleşmem yenilenmeyerek üniversite tarafından işten çıkarıldım. Akabinde, 29 Nisan 2017 KHK’sıyla bir kere daha görevime son verildi, “kamu görevinde çalışma yasaklı” ilan edildim. Sonrasında açılan ceza davasında herkes gibi beraat ettim. 2017 başında oluşturulan OHAL Komisyonu’nun (Olağanüstü Hal İşlemleri İnceleme Komisyonu) beş yıl beklettikten sonra dosyalarımızı reddetmesi üzerine, göreve iade talebiyle dava açtık. Ben 22. İdare Mahkemesi’ne düşenlerdenim.

Dosyanızın hangi idare mahkemesinde görüleceği adresinize ya da görevden ihraç edildiğiniz üniversitenin bulunduğu yere göre mi belirlenmişti?

Bediz: OHAL Komisyonu’nun işe iade etmeme kararının üst mahkemesi olarak bütün dosyalar Ankara’daki idari mahkemelerine aksetti. Mahkemelerin dosya yoğunluğuna bağlı bir şekilde dağılım yapıldı zannedersem. Benim dosyamın düştüğü 22. Mahkeme uzunca bir süre hiçbir karar açıklamamıştı, ekim sonuna doğru peş peşe kararlar açıkladı, ağırlıklı “göreve iade”, az sayıda da “red” kararı verdi.

Bazı mahkemeler red gerekçesi belirtme gereği duymuyor, bildiriyi imzalamış olmayı yeterli sayıyor; bizimki “titizlikle uğraştım, dosyanıza çok hâkimim” görüntüsü çizmek istedi sanırım. Bütün redlerde gerekçe bildirmiş. Benim için, Mersin’de yerine kayyum atanan HDP belediyesiyle birlikte çalışan Nar-Der adlı yoksullukla mücadele derneğine üye olmam gerekçe gösterilmiş. Üyesi olduğum ve çeşitli çalışmalarına destek verdiğim bu dernek de KHK’yla kapatıldı. Şimdi dosyam istinaf aşamasında.

Erhan Keleşoğlu: Benim durumum da çok benzer. Ben ilk ihraç edilenlerdenim, 29 Ekim 2016’da İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden ihraç edildim. Bizim üniversite bütün imzacıları değil, imzacıların bazılarını ihraç etti.

İhraç edilirken bir gerekçe gösterilmiş miydi?

Erhan: Hayır, hiçbir gerekçe söylenmedi. Sonrasında, mahkeme süreçlerinde de gördük, dosyamızda herhangi bir delil, belge, hiçbir şey yok. Sadece kurum kanaatine dayanarak, PKK ile iltisaklı olduğumuz zannıyla ihraç edilmişiz. Sonrasında ben de ceza mahkemesi sürecini yaşadım. Ceza davasında önce 15 ay ceza aldım, Anayasa Mahkemesi kararı sonrasında beraat ettim. Benim dosyam da Bediz’inki gibi 22. İdare Mahkemesi’ndeydi, bana da aynı tarihte red verdi mahkeme. Sosyal medyadaki yüzlerce paylaşımım içerisinden üç-dört tanesini seçerek, ki bunlar da benim yorumlarım değil, paylaşmış olduğum haberler, onlar üzerinden iltisaklı olduğuma karar vermiş mahkeme.

Ama o paylaşımlar nedeniyle açılmış herhangi bir soruşturma, bir ceza davası yok, değil mi?

Hayır, hiçbir şey yok. Ben de istinaf mahkemesine başvurdum. Bundan sonrasını göreceğiz.

Can Irmak Özinanır: Benim sürecim biraz daha farklı. 7 Şubat 2017’de Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden ihraç edildim. Öncesinde, Eylül 2016 KHK’ları çıktıktan bir hafta sonra, FETÖ suçlamasıyla açığa alınmıştım. 7 Şubatta’ysa imza sebebiyle ihraç edildim. Herkesin geçtiği yargı süreçlerinden sonra, son aşamada, 21. İdare Mahkemesi’ne düştü dosyam. Mahkeme göreve iade verdi. Bunun üzerine, geçtiğimiz bahar yaklaşık bir buçuk ay okula döndüm. Haziran başındaysa bir gerekçe gösterilmeden yürütmeyi durdurma kararı çıktı. En sonunda, 14. İdare Mahkemesi ihracıma onay veren bir karar açıkladı. Dolayısıyla, benim için istinaf süreci de tamamlandı, artık Danıştay’a gidecek dosya.

Bundan sonra önünüzde hukuki aşama olarak Danıştay ve AİHM mi var?

Irmak: Hepimiz için nihai karar mercii Danıştay. Düğüm Danıştay’da çözülecek. Oradan da red çıkarsa, AYM, sonra AİHM. Bana verilen red kararının gerekçesinde de sosyal medya paylaşımları var. Bu arada, sözü edilen paylaşımlar 2014 yılından.

Erhan: Benimkiler de 2013’ten, 2014’ten sosyal medya paylaşımları.

Irmak: Türkiye devletinin o zaman suçlu konumlamadığı şeyler red gerekçesi sayılmış, Emniyet Genel Müdürlüğü’nden gelen bilgi notuna göre, Ankara’da çeşitli örgütlere müzahir grupların eylem ve etkinliklerine katılmışım. Baktım, müzahir “arka çıkan” demekmiş.

Önce FETÖ, sonra PKK suçlaması, öyle mi?

Irmak: FETÖ suçlaması BİMER ihbarı üzerine açığa alınma gerekçesiydi. İhraçtan epey bir süre sonra, bir gün eve kahverengi bir zarf geldi, içinden çıkan belgeden anlaşılan, savcılığa da şikâyet edilmişim ve savcılık FETÖ’yle ilgim bulunmadığına karar vermiş. İmzadan dolayı ise hepimiz PKK propagandası ile suçlandık.

Taylan Koç: Son aşama bakımından benim durumum da çok benzer. Ama benim için de bu KHK’ların öncesi var. 2014’te, Çukurova Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde yardımcı doçent olarak çalışırken cumhurbaşkanlığına hakaret, görevi kötüye kullanmak gibi gerekçelerle bana üç savcılık soruşturması, üç de idari soruşturma açıldı. Böyle bir suç tanımı ortadan kaldırılalı on yıllar olmasına rağmen, “komünizm propagandası yapmak” da vardı suçlamalar arasında. Tabii “terör örgütüne üye olmak” da eksik değildi. O dönem üniversitede hakkımda tehdit bildirileri dağıtıldı. CİMER, BİMER şikâyetleri, savcılık soruşturmaları filan derken, her cuma, Irmak’ın dediği gibi, bir sarı zarf alıyordum. Memuriyette taktiktir, hafta sonunuz berbat geçsin diye özellikle cuma günleri verirler bunları. Sonra hepsinden aklandım tabii, hiçbirinden bir şey elde edemediler.

Aynı durumda olan başka hocalar da var mıydı?

Taylan: 2014’te ben tektim. Tam o sıralarda doçentliğe başvurma hazırlıkları yapıyordum. Birkaç dersimi iptal ettiler, birkaç dersimi elimden aldılar. Derken, 2016’da imza işi olunca, yerel gazetelerde fotoğraflarımızın basılmasından tutun, bir sürü teşhir, tehdit… 7 Şubat 2017’de, en çok sayıda kişinin ihraç edildiği 686 numaralı KHK’yla ihraç edildim.

Bir ay kadar sonra da çok sevdiğim arkadaşım Mehmet Fatih Traş intihar etti ve hepimizin dünyası başına yıkıldı. İhraç çok koymamıştı, ama o vefat çok koydu. O gün bugündür nerede bu ihraçlarla ilgili konuşacak olsam, Mehmet Fatih’i anarak başlarım. Akabinde, hepimizle ilgili Ağır Ceza Mahkemeleri’nde davalar açıldı. Ben İstanbul 23. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılandım. Çok kötü tavırlı bir mahkemeydi. Ben kesin üst sınırdan ceza verirler diye düşünürken, AYM’nin Füsun Üstel kararı çıkınca, bütün arkadaşlarımla beraat ettik.

Fakat mahkemeler “bize göre bu adamların/kadınların hepsinin terör örgütünden ceza almaları gerekiyor aslında, ama işte ne yapalım ki, ortada bir Anayasa Mahkemesi kararı var…” der gibi kararlar yazdı. Normalde yargıçlar böyle karar yazamaz, ama bunu böyle kayda geçirme ihtiyacı hissettiler. Netice itibarıyla, Ağır Ceza Mahkemesi’nde beraat ettik. Darbe girişiminden sonra getirilen düzenlemelerle, ihraç edilenlerin yargı yoluna başvurması engellenmişti. Herkes gibi ben de OHAL Komisyonu’na başvurdum, başvurum beş buçuk yıl bekletildi ve sonunda reddedildi. Bunun üzerine, yine hukuken olmaması gereken bir yöntemle, OHAL ihraçlarına ilişkin red alanların başvurabileceği idari mahkemeler olarak Ankara’da birkaç idare mahkemesi belirlediler.

Örgütlü kötülük bazen yukarıdan emirlerle, sistematik işliyor, bazen de değişik saiklerle bireysel işliyor. Yaşadığımız hikâye günün birinde anlatılacaksa, “belirsizlikler çağı” olarak adlandırılabilir. Ülkenin tamamı gibi, her şey belirsiz. Ama bütün bu belirsizlik, deli saçması düzen son derece siyasal.

Benim dosyam 20. İdare Mahkemesi’ne düştü. 20. İdare ilginç işlemler yaptı; Emniyet’e yazdı. Emniyet’ten gelen “çok gizli” ibareli yazı dosyaya girdi. Çok gizli, ama içinde gizli hiçbir şey yok, iddianamenin aynısı. Beraat ettiğim ağır ceza mahkemesi vaktiyle sosyal medya paylaşımlarımın incelenmesini istemişti, fakat hesaplarım açık hesap olmadığı için Emniyet girememişti hesaplarıma. Mealen şöyle bir cevap gelmişti: “Hesaba giremiyoruz, muhtemel ki bir şey var…” Hesaba giremiyorsan, “Bir veri bulamadık” dersin, “muhtemel olan” senin vazifen değildir. Bütün o yazılar girdi idare mahkemesi dosyama. “Sizin göreviniz idari yargılama yapmak, ceza yargılaması yapmaya kalkıyorsunuz, böyle bir yargılama yapamazsınız” dedik, ama bunları kaale almadılar.

İdare mahkemesi başvurumu reddetti. İstinafa başvurduk, Ankara 14. Bölge İdare Mahkemesi’ne düştü. 14. Bölge İdare Mahkemesi de ilginç. Irmak hocanın dosyası bence ciddi örnektir. Göreve iade edilmiş bir kişinin dosyasını alıp önce yürütmeyi durdurma vereceksin, ardından reddedeceksin! Bu benim bildiğim ilk. Hukukta “yeknesaklık ilkesi” önemlidir, iki dosyada bütün unsurlar aynıysa, sonuç aynı olur. Aynı 14. İdari Mahkemesi, aynı heyet, aynı “suçtan” yargılanan bir kişiyi göreve iade ederken bir kişiyi reddedebiliyor. Kimse onlara sormuyor “Ya arkadaşlar, heyette değişiklik yok, iki kişinin ikisi de aynı ‘suçu işlemiş’ birine bu kararı, birine tam tersini nasıl veriyorsunuz?”

Herkesle ilgili MİT raporları, Emniyet’in gizli bilgi notları benzeri dosyalar var. Bazı idare mahkemeleri bunları karara yansıtıyor, bazıları yansıtmıyor. Benim için verilen kararda hiçbir red gerekçesi yazmıyordu. İhraç edilmemin temel hak ve özgürlüklere aykırı olmadığı, işlemin hukuka uygun olduğu belirtiliyordu.

Bundan sonra, yargı açısından süreç nasıl ilerleyecek?

Taylan: İstinaf mahkemelerinde de normalde dosyada bulunmaması gereken, dosyada bulunması aslında suç olan, avukatlara ve taraf kişilere bile gösterilmeyen bu evraklar rol oynayacak. İstinaf mahkemeleri yine yeknesak karar vermeyecek. Birimizi iade edecek, birimize red verecek, bir karmaşa yaratacak. Sonuçta, karara itiraz eden taraf Danıştay’a götürecek. Aynı sürecin Danıştay’da da yaşanacağını düşünüyorum. Danıştay’ın bir dairesi iade edecek, diğeri reddedecek. Bütün hikâye, muhtemelen üç yıl sonra ve yine muhtemelen Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu tarafından karara bağlanacak, bir veya birkaç kişiyle ilgili verilecek karar herkes için geçerli olacak. Ama onu uygulayacaklar mı, bilmiyorum.

Aynı durumdaki imzacıların kimine göreve iade, kimine red kararı verilmesi, reddedilenlerin kimine gerekçe gösterilmemesi, gösterilen gerekçelerinse suç unsuru taşımaması, hukukun alfabesine uymayan kararlar… Bütün bunlar ortadaki durumun beceriksizlik, bilgisizlik ya da hâkimlerin kanaatlerini farklı kullanmasının sonucu gibi görünmüyor. Sanki özellikle bir keyfilik, muğlaklık hissettirilmek isteniyor gibi. 19 Kasım’da Ankara Dayanışma Akademisi’nin düzenlediği panelde bu yargı davaları için Irmak “rejim sorunu” diyor… Konunun yargısal boyutuna dair daha söylenecek çok şey vardır ama, bu belirsizlik durumunu siyasal açıdan nasıl değerlendiriyorsunuz?

Irmak: Meselenin tabii siyasi boyutu var. Şöyle bir şey yapmaya çalıştıkları görülüyor: Farklı kararlarla imzacıları birbirinden ayırıp, “Bakın aralarında terörle iltisaklı olanlar var, bir kısmına da haksızlık yapılmış” diyor mahkemeler. Ben hukukçu değilim, ama hukuk üzerinden değerlendirme yapmak pek mümkün değil gibi. Aslında artık daha vahim, yeni bir aşamaya girmiş bulunuyoruz. Mahkemeler AYM kararını zaten tanımayabiliyordu, artık Yargıtay’ın AYM kararını tanımadığı yerde, bütün konuştuklarımız anlamsızlaşıyor.

Her tür muhalefeti her yerden sıkıştırmaya çalışıyorlar. Sosyalistleri her zaman düşman olarak görüyordu devlet, Kürtler üzerinde sürekli baskılar vardı, şu an en ufak bir muhalefete tahammül gösterilmeyeceğini ortaya koyuyorlar. Yaşadığımız şeyi faşizm olarak tanımlamıyorum, ama fiili durumu hukuksallaştırmaya çalışıyorlar, keyfi uygulamalarını yasal zemine kavuşturacak bir anayasa değişimi öngörüyorlar.

Bunun için de toplumun çeşitli kesimlerini hedef gösteriyorlar, gösterecekler. Barış Akademisyenleri yıllardır hedef gösteriliyor, şimdi de aile meselesi üzerinden LGBTİ+’lar anayasa değişiminin göbeğine oturtuluyor. Yargıtay-AYM meselesi üzerine Cumhurbaşkanı’nın danışmanı Mehmet Uçum’un yazdığı tweeti sanki Carl Schmitt yazmış gibiydi.

Bu keyfilikten, belirsizlikten iktidar nasıl bir toplumsal ve siyasal etki murad ediyor?

Erhan: Bu bir belirsizlik rejimi, insan hakları hukukçuları öyle tanımlıyor. Hukuki açıdan, haklar rejiminden belirsizlik rejimine geçtik. Zaman zaman bizi gülümseten Kafkaesk olaylar hepimizin başından geçti, ama asıl olan belirsizliğin ve keyfiliğin norm haline gelmesi, çünkü bu bir siyasal yönetme stratejisi. Eski rejimde, haklar rejiminde, başımıza ne gelebileceğini biliyorduk.

“Evrensel hukuk” normlarına uymasa bile bir kanuni çerçeve vardı…

Erhan: Önceki de matah değildi, hukukun evrensel normlarını temel almadan, bir marangozluk faaliyetiyle kanunlara uydurma çabası vardı, o ortadan kalktı. Biz hukuki bir durumla karşı karşıya değiliz, siyasi bir durumla karşı karşıyayız. Biz siyaseten okuldan ihraç edildik. Ve ancak siyasal dengeler değişirse okula geri dönebileceğiz.

Anayasa Mahkemesi Başkanı’na “Sen Kandil’e git!” denen koşullarda hukuki süreçten bahsedebilmek mümkün mü? Yargıtay, Anayasa Mahkemesi üyelerini yargılanmakla tehdit ediyor. Bunun yanında, biz çok sıradan insanlarız açıkçası.


Bediz: Arkadaşlarımın dedikleri manzarayı gösteriyor: ciddi bir öngörülemezlik. Bunda, beceriksizlik demeyeceğim ama, bazı yetkililerin üstlendikleri roller de etkili olabiliyor. Mesela, Mersin Üniversitesi’nde rektör hiçbir zaman kullanılmamış “sözleşme uzatmama” gibi bir yöntemi hevesle, koşa koşa kullanarak işimize son verdi. Bu tepedeki merciden ona dikte edilmiş bir emir değildi. Bir şeyin beceriksizlik sonucu olabilmesi için, bir yerde bir karar alınır, ama uygulayıcılar bunu nasıl bir kaba sokacaklarını bilemezler gibi bir durum canlanıyor benim zihnimde. Bizde manzara farklı. Herkes kendini küçük küçük Tayyipçikler gibi hissediyor sanki. Buna bazen yaranma çabası diyebiliriz, aktörün kim olduğuna bağlı olarak, korku da diyebiliriz.

22. İdare Mahkemesi’nin bana verdiği red kararında heyetten bir yargıç şerh düşmüş. Şerh nedir? “Alınan karara, katılmıyorum, aksi yönde görüş bildiriyorum” demek, öyle değil mi? Ama bu öyle değil. Burada diyor ki, “Heyet red vermiş, ben iki kere red veriyorum, arkadaş!” Red gerekçesi olarak dernek üyeliği gösterilmiş. “Hayır efendim, bildiriyi imzalamış olmak yeterlidir, başka ne gerekçe arayalım ki” diyor.

Erhan: Aynı şerh bende de var.

Bediz: Yani bu yargıç kendini rejimin koruyucu askeri gibi görüyor. “Hepsini toptan reddedelim” gibi bir tavra giriyor. Tepeden, yukarılardan illâ bir emir gerekmiyor. Birçok kişinin kafasında şöyle bir düşünce var: “Erdoğan giderse, bir sürü şey değişir”. Kurumlardaki insanların, kurumların böyle total bir yapıya dönüşmüş olması, makam sahiplerinin kendilerini rejimin taşıyıcısı addetmesi gibi bir meseleyle karşı karşıyayız bence.

Son cumhurbaşkanlığı ve milletvekili seçimleri sizde siyasal gidişatın değişeceği umudunu yaratmış mıydı?

Bediz: Maalesef. Ben açıkçası kendime “Fazla umutlanmayalım, bu ülkede hiçbir şey belli olmaz. Faşizme doğru ilerleyen bir ülke, şudur, budur” telkinleri yaparken meğerse eş dostla birlikte gayet umutlanmışız. Kılıçdaroğlu seçilecek ve biz de çok kısa bir süre içerisinde üniversiteye döneceğiz hissine kapılmıştık. Hatta ne hazindir ki, hangi şartlarda döneceğimizin kriterlerini CHP’yle görüşelim gibi şeyleri aramızda konuşmaya başlamıştık. Maalesef ümitlenmişiz. Bu hataymış. Ciddi bir düşüş oldu gerçekten.

Üniversiteye dönmenin şartlarını konuştuğunuza göre, bu diğer imzacılar ve KHK’yla atılanlar arasında hâkim bir havaydı, paylaşılan bir umuttu, öyle mi?

Bediz: Öyleydi diye düşünüyorum. Bunu böyle yaşamayanlar da vardı muhakkak, ama benim çevremde, KHK’lı arkadaşlarla hasbıhallerde ortaya çıkan hava bu yöndeydi.

Taylan: Ben de Bediz hocanın söylediği grubun içindeyim. Bu umudu taşıyorduk tabii. Ama bunun hata olduğunu düşünmüyorum. Kılıçdaroğlu açıkça billboard’lara ilanlar vererek vaat etmişti: “İktidara gelince Barış Akademisyenleri en geç iki ay içerisinde görevlerine dönecek”. Öyle bir ortamdayız ki, bu umudu taşımak bizim hatamız ya da öngörüsüzlüğümüz değildi. Ama seçilmemesi bizim için ciddi bir moralsizlik, düşüş oldu. Bugün, kendi koydukları yasalara bile uymayan, zaman zaman beceriksizliklerle, niteliksizlikle karşılaşsak da, sonuçta örgütlü bir kötülükle karşı karşıyayız.
Bu örgütlü kötülüğün de, Bediz hocanın verdiği örnekteki gibi, her yerellikte ayrı ayrı işleyen sahipleri olduğunu düşünüyorum. Toplamda 2 bin 212 imzacıydık, 408 kişi ihraç edildik. Niye? Hiç bilen yok. Adana’da iki kişiydik, ikimiz de ihraç edildik, on kişi olsaydık onumuz da mı ihraç edilecektik? Belki beşimiz ihraç edilecekti, beşimiz kalacaktı. Erhan hoca söylüyordu, İstanbul Üniversitesi’nde 15 imzacı var, 8’ini atıyor. Niye? Örgütlü kötülük, bireysel hasımlaştırma, düşmanlaştırma… Bir gün bir yerde rektörün, yardımcısının veya genel sekreterin gıcığına gittiğin için de atılmış olabilirsin.

Erhan: Biz biliyoruz neden atıldığımızı. 2007-2008’de, hatırlarsınız, bir grup olarak Anti-50D asistan direnişini örgütlemiştik. O dönemde Sosyal Bilimler Enstitüsü müdürü olan rektörle takıştığımız için, rektörün hasmane tutumu nedeniyle o grup olarak atıldık.

Taylan: Örgütlü kötülük bazen yukarıdan emirlerle, çok sistematik işliyor, bazen de değişik saiklerle, tamamen bireysel, hasmane işliyor. O yüzden bütün bunların hukuken bir kategoriye sokulmasına imkân yok. Yaşadığımız hikâye günün birinde anlatılacak olsa, “belirsizlikler çağı” olarak adlandırılabilir. Ülkenin tamamının bugünkü durumu gibi, her şey belirsiz. Deli saçması bir süreçten bahsediyoruz. Ama bütün bu belirsizlik, bu deli saçması düzen son derece siyasal.

Siyasal düşmanlaştırma 2016 başından beri turnusol kâğıdı gibi kullanılmaya başlandı ve çalıştı da. Bizi “vatan haini” ilan ettiler, “terörist” yaptılar ve o söylem hepimizin hayatına etki etti. Bu belirsizlik düzeninin kısa zamanda geçeceğini de düşünmüyorum.

Bediz: Başımıza ne geleceğini bilmiyoruz, ülke olarak genel bir belirsizlik var ama, bizim örneğimizde ve genel olarak KHK’lılar örneğinde şöyle bir şey de var sanki; Kürt hareketinin içinde doğrudan yer almış olanlar zaten ayrı bir kategori gibi telakki ediliyor. Bir de o harekete az çok yakın durmuş, ortak iş yapmış ya da benim örneğimde olduğu gibi, bir dernekte birlikte çalışmış olanlar halka halka ayrı tutuluyor. Bence belirleyici unsur Kürt hareketi. Böyle bir ayrıştırma pratiği var ve bunun turnusol kâğıdı Kürt hareketiymiş gibi geliyor bana. En azından bazı mahkemelerin kararları böyle bir izlenim veriyor.

Irmak: İadelerde Kürt hareketine yakınlığa, ilişkiye mutlaka bakıyorlardır, ama tam olarak böyle bir örüntü olduğundan da bahsetmek mümkün değil. Neyin, niye, nasıl olduğunu ben anlamıyorum.

Bediz: Seçim bahsinde benim hata diye gördüğüm şey sadece umutlanmak ve sonra düşüş yaşamak değildi. Bir yandan da CHP meselesi var. CHP’nin “Barış Akademisyenleri hemen üniversiteye dönecek” ifadesinin bir alt metni de vardı. Reklamlarda, ilanlarda da küçücük puntoyla yazılmış bir ek vardır ya, o tarz bir alt metin. “Hakkında hiçbir soruşturma olmayanları, davası, bağlantısı vs. olmayanları göreve döndüreceğiz” deniyordu.

Bu alt metinle bakınca, bugünkü iktidardan hakikaten ne farkı olacaktı ki? Son dakikalarda girilen ittifaklardan, benimsenen söylemden şunu görüyorduk artık, iade meselesi seçimin hemen sonrasında gündeme gelse bile, bunun dışında bırakılacak barış imzacıları olacaktı. Bu çok net bir şekilde ortadaydı. En azından, ben böyle hissediyordum. Ve bu çok rahatsız edici bir şeydi: Biz kime bel bağlıyoruz böyle? Kimden ümitleniyoruz? CHP’nin iktidara gelmesi durumunda da bizim için günlük güneşlik bir iade ortamı olmayabilirdi.

Irmak: Kılıçdaroğlu’nun kazanabileceğini düşünmedim desem yalan söylemiş olurum. Ve kazanması durumunda sözü vardı. Hatta Cebeci Kampüsü’nün tam karşısına da astırmıştı “Barış Akademisyenleri işine dönecek” billboard’unu. Sadece seçim sonuçlarının değil, seçime giden sürecin de bence çok önemli bir etkisi oldu. Seçime o kadar bel bağlanması kolektif hak arama süreçlerinin önüne geçti. Örneğin, sokak kaçınılması gereken bir şey olarak kodlandı: “Aman, sokağa çıkarsanız seçimi de tehlikeye atarsınız”.

Üstelik, bu süreçte CHP’li belediyeler de KHK’lı arkadaşlarımızı işten çıkardı. “Kürtlerle de helâlleşelim, zamanında 28 Şubat’ın hışmına uğramışlarla da helâlleşelim…” derken aslında hemen hemen hiçbir konuda bir şey söylemeyen, son derece sağcı bir ittifaktı Altılı Masa. Sağcı bir blokla daha sağcı bir blokun karşısına çıkmaya çalıştılar ve bu genel olarak muhalefet güçlerine olumsuz yansıdı. Hareket edebileceğimiz alanları da terk etmeye başladık. Seçimin bize verdiği temel zarar bence buydu. Akabinde seçim sonuçlarıysa acayip büyük demoralizasyon getirdi.

Erhan: İhraçtan sonra, herhalde diğer arkadaşlarım da hemfikir olacaktır, hepimiz ayakta kalmaya odaklandık, yaşam gailesi devreye girdi. “Geri döneceğiz, şöyle olacak, böyle olacak” diye umut etmedik, çünkü sürecin nasıl yürüdüğünü üç aşağı beş yukarı anlamıştık. Bu hukuki değil, siyasi bir süreçti. Siyasi olduğu için de ister istemez seçimler gündemimize girdi. Açıkçası, umut etmeyi hiç istemesek de, aklımız karamsar olmamızı gerektirse de, özellikle bize doğrudan söz verilmesi umut doğurdu.

Muhalefet lideri açıkça “Seçildikten sonraki hafta içerisinde Barış Akademisyenleri’ni iade edeceğim” diye vaatte bulundu. Bugünkü cumhurbaşkanlığı sisteminde bu gayet mümkün, bir imzaya bakar. Bir kararnameyle bütün yaşadıklarımız bir anda değişebilirdi. Ve ister istemez insanda umut doğuyor. Umut etmekten kaçınsak da, istemesek de, böyle oldu. Umut etmekten kaçınıyoruz, çünkü çok hayal kırıklıkları yaşadık. Çok yıpratıcı süreçlerden geçtik. Umut etmenin kendisi kötücül bir olguya dönüşebiliyor. Her seferinde daha geriye düşünce, iyi gelmiyor umut etmek. Evet, ne yazık ki umut ettik, ama olmadı. Bundan sonra önemli olan, bu siyasal sürecin kısa vadede değişmeyeceğini bilmek, güne odaklanmak, hayatta kalmak. Bizim odaklandığımız şey bu: Hayatta kalmak. Hayatta kalmak ve neşemizi kaybetmemek. Çok acı, çok çok acı şeyler tecrübe ettik. Mehmet Fatih’i kaybettik. O hakikaten hepimizi etkiledi. İçimizde bir yara. Ne denebilir ki?

2 bin 212 kişi aynı metni imzaladı, ama sonrasında herkes aynı uygulamalara maruz kalmadı. Bu durum imzacılar arasındaki ilişkiyi ve dayanışmayı nasıl etkiledi?

Bediz: Yaklaşık sekiz yılın sonunda, bu konuda çok iyi bir sınav verdiğimizi düşünmüyorum. Farklılıklara, karşı tarafın bizi ayrıştırmaya yönelik hamlelerine rağmen, üniversitede kalanlar olsun, atılmışlar olsun, sözümüzün arkasında durduk bence. Ama birbirimizle dayanışma, birbirini kollama, kolektif hareket edebilme becerilerimizin çok da iyi olmadığını düşünüyorum. İlk başta böyle düşünmüyordum, iyi başlamıştık gibi geliyordu. İyi de başladık belki, ama sekiz yıl bunu sürdürmek zordu.

Sekiz yılın sonunda hissiyatım, herkesin ya kendi köşesine ya da kendi küçük topluluğu içerisine çekilerek varlığını sürdürmeye çalıştığı. İhraç edilenler olarak esasen hayatta kalmaya odaklandık. Ama işte bir yanda, hayatta kalmaya odaklanmak zorunda kalanlar var, bir de işine aynen devam edenler var. Kimseyi incitmek istemem, bunları çok zorlanarak, yutkunarak söylüyorum, ama iyi bir dayanışma götürdüğümüzü düşünmüyorum.

Röportajın tamamı…

Barış Akademisyenleri anlatıyor: Ayrıkotu gibiyiz, sök sök bitmeyiz
Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir