Ne kadar servet biriktirse de, ne kadar villalarda yaşasa, en pahalı arabaların direksiyonuna otursa, bedenini dünyanın en seçkin markalarıyla donatsa da içindeki boşluğu dolduramaz. Çünkü dışarıdan büyüyen her şey, içten eksilenin üzerini yalnızca örter; doyurmaktan çok gizler, iyileştirmekten çok kanatır. Sahip oldukça daha fazlasına muhtaç olur; doygunluk sandığı şey, aslında derinleşen bir açlığın kıvranışıdır.
Sonra sanata yönelir; müzik yapar, kitap yazar, eserler üretir. İnsanlar ona “sanatçı” der, unvanlar verir, etiketler yükler. Reklamların ışığında adı parlar, alkışların gürültüsünde sesi yankılanır. Ama ruhunun karanlığı, bütün bu parıltılara rağmen aydınlanmaz. Çünkü anlamaz: Ne sanat, ne şöhret, ne para insanın içindeki uçurumu kapatmaya muktedirdir.
Asıl hakikat, insanın kabuklarında değil, özünde gizlidir. Onu yücelten; elbiseleri, mülkleri, alkışları değil, sessizliğinde saklı vicdanı, kalbinin derinliklerinde yeşeren iyiliğidir.
Pir Seyyid Nesîmî’nin dediği gibi: “İyiler iyidir.”
İyiliği dıştan bir gösteriş değil, içten bir öz olarak taşıyan; görünmeyenle var olan, geçiciyle değil kalıcıyla kök salandır.
Çünkü insanın hakikati, gölgede değil ışıkta; kabukta değil özde; geçicide değil ebedîde saklıdır. Ve iyiler, her daim iyidir.
