Dersim’de son yıllarda gözlemlenen toplumsal değişim, aslında küresel ölçekte yaşanan büyük dönüşümün küçük bir yansımasıdır.
Diasporaya göç eden hemşerilerimizin memleketin sorunlarına ilgisi azaldı. Kuşaklar değişti. Feodal bağlar zayıfladı.
Gençler cenazelere, toplumsal olaylara katılmıyor artık.
Basın açıklamalarında kitleyi oluşturanların yaş ortalaması 50 yaş üstü, hatta 60.
Partilere üye olmak isteyen genç yok denecek kadar az.
Toplumsal sorunlar gençlerin ilgisinin çekmiyor.
Yaşlıların dert edindiği dertler, gençlerin derdi değil!
Akrabalık bağları zayıfladı.
Köy ve hemşeri ilişkileri önemini yitiriyor.
Dil ve kültürü yaşatma konusunda da bir çaba görünmüyor. Çokça çırpınıp durduğumuz bu sorunlar her geçen gün daha da çözümsüzlüğe yöneliyor.
Eski gelenekler, inanç (Rae Hak İnancı), zanaat veya folklorik değerler yerini küresel olgulara, yaşam tarzına bırakıyor.
Bizim çırpınışlarımız sürüyor ancak yerellik, bir bütün olarak çöküyor. Kentin dokusu, yapısı her şeyi değişiyor ve bizim buna engel olma ya da engelleme şansımız gün geçtikçe azalıyor.
Toplumların Gelişim Süreci
Engels’in toplumsal evrim şemasında gördüğümüz gibi, insanlık ilkel komünal toplumdan kent devletlerine, köleci devletlerden imparatorluklara ve nihayet ulus devlete ilerledi (Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni). Bu süreçte diller, kültürler ve üretim biçimleri de sürekli dönüşüme uğradı. Bazı dil ve kültürler kaybolurken, bazıları (iktidar, ekonomi ve teknolojiye sahip olanlar) varlığını sürdürerek daha da büyüdü.

Ulus devlet, Ernest Gellner’in “Kültür ile siyaset arasındaki sınırların ortadan kaldırılmasını talep eden yapı” olarak ortaya çıktı . Yani ulus devlet, yerellikleri bastırarak homojen bir dil, kültür ve kimlik yaratmaya yöneldi.
20. Yüzyılın sonlarında ise küreselleşme, ulus devletin sınırlarını aşan bir başka dönemi başlattı. Avrupa Birliği gibi yapılar, tek bir politik ve ekonomik çatı altında farklı devletleri bir araya getirdi. İnternet ve iletişim teknolojileriyle dünyanın dört bir yanındaki insanlar aynı platformlarda buluşmaya başladı.
Bugün dünyanın dört bir yanında aynı şarkılar dinleniyor, aynı moda akımları takip ediliyor, aynı tüketim alışkanlıkları paylaşılıyor. Hatta aynı tip insanlar oluşturuluyor. Küresel bir kültür doğarken, yerel olan hızla eriyor.
İşin Doğası; Kapitalist Sistemin Rüyası
Kapitalist sistem eskiden “talep”e göre üretim yapardı. Şimdi ise “talep”i de kendisi yönetiyor. Kendi tüketici dünyasını kuruyor, özentiler dayatıyor, ihtiyaçlar icat ediyor. Sonuçta korkunç bir tüketici toplum inşa ediliyor. Yönetebileceği toplum…
Özetle ekonomiyle birlikte kültür de dil de toplumsal davranışlar da küreselleşiyor. Çelişkiler de küreselleşiyor.
Her kültür tıpkı bireyler ve toplumlar gibi doğar, büyür, yaşlanır ve ölür. Bu süreci belirleyen ekonomik ve teknolojik güçtür. Bugün teknolojiyi ve ekonomiyi elinde tutan kültürler ayakta kalıyor; geri kalanlar ise sessizce eriyor.
Yerel kültürler, diller, inançlar ve üretim biçimleri insanlık için büyük bir zenginliktir. Onlar bir halkın belleği, hafızasıdır. Her halkın yerel kültürü aslında insanlığın ortak hazinesidir. UNESCO’nun dediği gibi, kültürel çeşitlilik biyolojik çeşitlilik kadar değerlidir; çünkü yaşamın çoğulluğunu ve yaratıcılığını besler.
Bugün küresel kültür tek tip insan, tek tip tüketim, tek tip yaşam biçimi dayatırken, yerel kültürler bize farklı olma, başka türlü yaşama imkânını veriyor.

Görevimiz, bu zenginliği “müze vitrini”ne kapatmak değil; onu çağın araçlarıyla yeniden üretmektir.
Yerellik bitti mi? Evet, eski biçimiyle bitti. Ama onun özünü yaşatmak, yeni biçimlerle geleceğe taşımak bizim elimizde.
