Son yıllarda okumak eylemi neredeyse bitmek üzere. İnsanlar artık okumuyorlar veya çok azı okuyor. Bunu sektörün iktisadi istatistiklerinden veya her gün çevremizde kapaman kitap evlerinde görmek izlemek mümkün. Yine somut olarak sosyal medya araçlarında görebiliriz; Tik-Tok, Instagram ve X gibi platformlarda neredeyse hiç yazı yok. Sadece göze yansıyan ilk fotoğraf ve belki birkaç kelime… Bunların içinde en çok okuyanların olduğu X (Twitter)’dır. O da 280 karakterle sınırlamıştır.
Gazetede de köşe yazılarının okunma sayısına ve bir köşe yazısına ayrılan süreleri izliyoruz, en iyi yazarlarımızda bile korkunç bir düşüş var.
Okumuyoruz. Düşünce üretemiyoruz. Dolayısıyla da ufkumuz daralıyor. Sağlıklı sorular soramıyor, sorulara yanıt aramıyor, alternatif yaşamlar, ilişkiler geliştiremiyoruz. Sıradanlaşıyoruz… Yerimize yapay zekalar mı düşünecek, kim bilir…
Bir arkadaşla basılmasını planladığımız kitabı üzerine sohbet ediyoruz. Yayınevi 1000 adet için 35.000 TL para istiyor. İyi, tanınmış bir yazar üstelik. Geçen günlerde yapılan Karakoçan festivalini kastederek, “kitabı bassaydık, bu festivallerde iyi satılırdı” dedi. Bir yazar arkadaşından bahsetti, “stant açtı, satış olsun diye belediye başkanı bir süre stantta durdu. Ben de üç dört tane aldım, arkadaşlara dağıttım, destek olsun…” dedi. Aslında durumumuz tam da bu!
Tanıdığım birçok arkadaş kitap yayınladı. İki cilt halinde “Dersim Masalları” kitabını büyük emekler ve uğraşlarla hazırlayan Caner Canerik var. İlk kitabını “manidar”ı yayınlayan Juya var.
Yazarların çoğu kendi kitaplarını kendileri satmaya çalışıyor. Benim de yayınlanan SAK adlı şiir kitabım var. Kitap evine karşılıksız bırakmıştım, getirip bana teslim ettiler. Hazırladığım kitaplar var, yıllardır öyle duruyor. Yayınlasam mı yayınlamasam mı diye düşünüp duruyorum. İşin özü “yazar muhtaç olmuş kuru soğana!”
Kitaplar ya da yazar yardıma muhtaç bir nesne veya durum mu?
Kitap almak, yazara elbette maddi katkı sağlar. Ancak meseleyi sadece ‘destek’ olarak görmek yanlış. Kitap insanın ekmek, su gibi temel ihracıdır. “Destek” durumu yaşadığımız bir gerçeklik. Ama bu tutum, okuma eylemini hiçleştirir. Kitaplar raflarda süs veya dekor olsun diye yazılmaz. Raflardaki kitap insanı veya toplumu “kültürlü” de yapmaz. İnsanı, toplumları geliştirmek, ufuklarını açmak, kalıpları kırmak, yeni dünyalar kurmak için yazılır. Kitaplar aydınlanmanın aracıdır.
O yüzden “destek” sadece maddi katkı olarak yapıldığında yazara ve insanın kendisine de haksızlık üretir. Yazar veya kitap bir destek nesnesi değil, ihtiyaçtır. İhtiyaç ise kitabı okuma, sindirme, üzerine konuşma isteğidir. Hayal gücüdür. Düştür. Yeni dünyalar kurma, yeni ufuklar açma araçlarıdır.
Kitap basmanın ekonomik külfeti!
Türkiye’de kitap basmak, artık edebi üretimden çok finansal bir mesele haline geldi. Eskiden yayınevleri, beğendikleri eseri basar, riskini üstlenirdi. Şimdi matbaa, kâğıt ve dağıtım giderleri fırladı. Yayınevleri bu maliyeti yazarlara yüklüyor. Eğer ünlü ve popüler değilsen, kitabının basılması için cebinden para çıkması şart.
İş böyle olunca yazarlar artık matbaaların veya yayınevlerinin bir müşterisine dönüşüyor. Kitap satışları düşünce yatırım da geri dönmüyor. Yayınevleri de bütün riski yazara yüklüyor. Yazarın çoğu da diğer sanat dalları gibi kapı kapı dolaşarak sponsor arıyor.
Yani paran yoksa yazamazsın, yazarsan basamasın!
Tam bir kısır döngü. Üretimde: Yazar kitabı kendi cebinden finanse ediyor. Tüketimde: Okur kitabı “yardım” olsun diye alıyor. Kültürel alışveriş yerini bağış ilişkisine bırakıyor.
Okuma kültürünü yeniden kurmak
Kitap, kültürel bir ihtiyaçtır. Her sayfa, yazar ile okur arasında bir köprüdür. Okumanın yeniden ihtiyaç haline gelmesi gerekiyor. Kitap alırken ilk izlenimimiz “bunu okumak istiyor muyum?” olmalı. Kitap ararken ihtiyaçtan hareket etmeliyiz. Bilgi ihtiyacından…
Kitap, yardım hatırası değil, yaşam arkadaşıdır. “Destek” kelimesini bu bağlamda hayatımızdan çıkarmalıyız. Yerine “ihtiyaç” demeyi öğrenmeliyiz. Çünkü okuma, yardım edilecek bir faaliyet değil; onsuz yaşayamayacağımız bir ihtiyaçtır.
