DOLAR

32,8208$% 0.03

EURO

35,6615% 0.02

STERLİN

42,6779£% 0.28

GRAM ALTIN

2.528,31%-0,64

ONS

2.398,64%0,05

BİST100

10.991,57%-0,88

BİTCOİN

2168120฿%0.19621

Tunceli AÇIK 28°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a
Halil Kansu

Halil Kansu

13 Temmuz 2024 Cumartesi

Psikolojide Kaygı Kavramı

Psikolojide Kaygı Kavramı
7

BEĞENDİM

ABONE OL

Genellikle bilinmeyen duygulara karşı ortaya çıkan bu duygu, kısa vadeli olarak kişinin karşılaştığı bu yeni durumla baş edebilmesi, olası problemlere karşı çözüm üretebilmesi gibi süreçler için kişiye yardımcı olurken kişinin motivasyonuna da katkıda bulunmaktadır.

Kaygı ve korku çok yakından ilişkili duygulardır. Korku terimi, deneyimlenen bir durumda ifade eden bir tepki olarak ortaya çıkarken kaygı, gelecek durumlara yönelik endişeler bütünüdür.Korku ve kaygı arasında üç temel fark vardır. Birinci fark; korkunun kaynağı belli, kaygının kaynağı ise belli değildir. İkinci fark, korku çoğunlukla kaygıdan daha şiddetli hissedilmektedir. Üçüncü fark ise korkunun kısa süreli, kaygının ise uzun süreli olmasıdır.

Bir durumun yorumu kişiden kişiye göre değiştiği için kişide yarattığı kaygı düzeyi de farklılık gösterebilmektedir. Her ne kadar kaygı verici durumlar kişiden kişiye farklılık gösterebilse de büyük bir topluluk önünde konuşma yapmak, hiç tanımadığı kişilerden oluşan bir gruba dahil olmak gibi bazı durumlar birçok kişi için kaygı vericidir. Günlük hayatta karşılaştığımız bu gibi durumlara yönelik hissettiğimiz kaygı çoğu zaman bizi gerçekleştireceğimiz performansı daha iyi bir hale getirmek için motive ederken, kaygının şiddetinin ve süresinin çok fazla uzaması işlevsel olmayan birtakım davranışlara yol açabilmektedir.

Normal ve Patolojik Kaygı

Normal kaygı, bireyin karşı karşıya kaldığı istenmeyen veya tehlikeli bir durum sonucunda ortaya çıkan kaygı olarak tanımlanmaktadır. İnsanların karşılaştığı tehlikeli durumların yarattığı kaygı, geçici ve normal sorunlara neden olmaktadır. Yoğun stres veren bir durum olduğunda kaygı artarken, stres verici durum azaldığında veya tamamen ortadan kalktığında kaygı azalmaktadır. Kaygı durumu kişide birçok fiziksel semptom ortaya çıkarmaktadır. Bunlardan en yaygın olanlarının, terleme, sararma, hiperemi ve titreme olduğu bilinmektedir. Normal kaygı, kişinin bilinmeyen durumla daha iyi baş etmeye yönelik plan yapmasını veya sergileyeceği bir performans için daha çok çabalamasını sağladığı için kişi için olumlu ve işlevseldir.

Patolojik kaygı ise ortada gerçek bir tehdit edici unsur olmaması durumunda ortaya çıkan ve kişinin yaşam kalitesini bozacak şiddette kendini gösteren kaygı biçimidir. Patolojik kaygısı olan kişiler, her an başlarına çok büyük bir felaket geleceğine ve bunun kontrol edilemez olacağına yönelik aşırı olumsuz düşüncelere sahip oldukları için sürekli ve ilgili durumdan bağımsız/orantısız bir huzursuzluk hissederek günlük yaşamını idame ettiremeyecek seviyeye gelebilmektedir. Kaygının çok yükseldiği ve çok sık ortaya çıktığı durumlarda kişi için kontrol edilemez bir hal alıp panik atak olarak adlandırılan kısa süreli kaygı nöbetlerine yol açabilmektedir. Panik atak benzeri durumlarda kişi bedensel duyumlarına çok fazla odaklanarak daha fazla kaygı hissetmekte ve yaşadığı bazı bedensel sorunları yanlış yorumlayabilmektedir. Örneğin, aşırı kaygılandığı için kalp çarpıntısı hisseden biri kalp krizi geçirdiğini düşünmekte ve bu nedenle daha çok kaygılanabilmektedir.

Sadece bazı durumlarda ortaya çıkan kaygı fobi veya durumsal kaygı olarak tanımlanmaktadır. Fobi, belirli bir nesneye veya sosyal bir duruma yönelik ortaya çıkan şiddetli bir kaygı durumunu ifade etmektedir.Durumsal kaygı kavramı, spesifik bir duruma ilişkin kaygı durumunu ifade etmektedir. Bu kaygı türü yaygın olarak görülmekte ve normal kabul edilmektedir. Kişiden kişiye çeşitlilik gösteren durumsal kaygı, kimi zaman yeni bir insanla tanışmaya, bir iş görüşmesine gitmeye veya okulun ilk gününe yönelik olabilmekte ve bu durum atlatıldıktan sonra ortadan kalkmaktadır.

Fobiyle benzer bir mekanizmaya sahip olan durumsal kaygı sonucunda, otonom sinir sistemi daha hassas hale gelmekte ve kişiyi tetikte (alert) tutmaktadır. Bunun bir sonucu olarak kişinin kalp atışı hızlanmakta, avuç içleri terlemekte ve bazen nefes darlığı yaşayabilmektedir. Durumsal kaygı yaşayan kişi, diğer insanların kendisi hakkında ne düşündüğüne yönelik bilişsel inceleme yapmakta, uygun bir davranış ortaya çıkarmak için kendini birçok kez değerlendirmekte ve bazen hayali başarısızlıklarını düşünerek kaçınma davranışı sergileyebilmektedir.

Durumsal kaygı belirli bir duruma özgü olduğu için yalnızca duruma ilişkin tehdit edici uyaranın varlığında ortaya çıkmakta, uyaranın yokluğunda kaygı durumu da ortadan kalkmaktadır. Öte yandan, kişinin bu belirli duruma sürekli ve yoğun bir şekilde maruz kalması kaygı durumunun giderilemeden tekrar ortaya çıkmasına sebep olarak kişiyi sürekli tetikte tutabilmektedir. Sürekli kaygılı olma durumu; korku, sanrı, gerginlik ve otonom sinir sisteminin sürekli uyarılmasından kaynaklanan durum olarak ifade edilmektedir. Sürekli kaygıya sahip olan kişiler kendilerine ve çevreye zarar verebilmekte, psikolojik ve fiziksel birtakım problemler yaşayabilmektedir.

Kaygı Belirtileri;

Kaygının belirtileri, zihinsel, davranışsal ve fiziksel olarak üç ana başlıkta sınıflandırılabilmektedir. Korkulu bekleyiş, çabuk yorulmak, uyku bozukluğu, dikkat eksikliği, sürekli uyarılmak/tetikte olmak ve depresif semptomlar gibi belirtiler kaygının zihinsel belirtileri olarak ortaya çıkmaktadır.Görece hafif olan bu belirtilerin yanı sıra, ilerleyen zamanlarda kişi kaygı durumunu uygun bir şekilde yönetemediğinde veya kaçınma davranışı sergilediğinde kişide ciddi bellek problemler, bilinç kaybı, kişilik bölünmesi gibi birtakım problemler de ortaya çıkabilmektedir. Kaygının davranışsal belirtileri, omuzların yükselmesi, avuç içlerinin sürekli kaşınması, apatik bir yüz ifadesi ve düzensiz nefes alma şeklinde ortaya çıkabilmektedir.
Kaygının zihinsel ve davranışsal belirtilerinin yanı sıra hemen hemen her kişide ortaya çıkan ve kişinin yaşam kalitesini büyük ölçüde düşüren fiziksel belirtileri de bulunmaktadır. Kas gerilmesi, mide bulantısı, hızlı nefes alma, baş dönmesi, baş ağrısı, titreme, terleme, uykusuzluk ve çarpıntı gibi birçok belirtiyle kendini göstermektedir.

Kaygı Olgusunun Kuramsal Temeli

Kaygının Psikanalitik Kuram ile Açıklanması;

Psikanalitik teorinin kurucusu olan Freud, kaygı kavramını inceleyen ve kaygıyı tanımlayan ilk kişi olmuştur ve kaygıyı nevrotik bir durum olarak nitelendirmiştir. Freud kaygı üzerine çalışmalarına başladığı ilk dönemde kaygıyı psikoseksüel gelişim dönemleriyle birlikte incelemiş ve tanımlamış olduğu gelişim dönemlerinde ortaya çıkan fiksasyonların kaygıyla ilişkili olduğunu ileri sürmüştür. Freud’un (1903) psikoseksüel gelişim dönemleri oral, anal, fallik, latent ve genital dönem olmak üzere beş aşamadan oluşmakta ve her dönemin çatışması farklı olduğu için bu dönemlerden birinde yaşanan fiksasyon belirli bir kaygı türüne neden olmaktadır. Örneğin, oral dönemde fiksasyon yaşamış biri yaşamının ilerleyen dönemlerde kaygı verici bir durumla karşılaştığında, sigara kullanımı tırnak yeme gibi oral davranışlar sergileyecektir.

İlerleyen zamanlarda Freud (1926) kaygıya ilişkin teorisini revize etmiş ve kaygı kavramını id, ego ve süper egodan oluşan kişilik kuramı çerçevesinde ele almıştır. Bu yaklaşıma göre kaygı, bireyin kişiliğinin üç kısmının yaşadığı çatışmalar sonucunda ortaya çıkmaktadır. Bireyin bilinçli farkındalığa sahip olmadığı ve temel dürtüleri içeren idin isteklerine karşı çıkan süper ego, bu istekleri baskılamaya çalışmakta ve ortaya çıkan bu çatışma kişide kaygıya yol açmaktadır.

Gerçeklik ilkesiyle hareket eden ve id ile süper ego arasında bir köprü gören ego eğer yeterince gelişmemişse ve bu çatışmayı iyi yönetemezse, bu durum kişide kalıcı kaygıya ve nevrotik semptomlara sebep olmaktadır. Freud (1926), kişinin yaşadığı bu nevrotik kaygıyı, dışsal uyaranların yanlış yorumlanmasından ortaya çıkan, hayali ve gerçek bir tehlike durumunu içermeyen bir kaygı olup gerçekçi kaygının aksine temelsiz ve irrasyonel olduğunu ileri sürmektedir.

Psikanalitik teorinin bir diğer temsilcisi Otto Rank, kaygıyı tanımlarken, kaygının bir kişinin doğumuyla başladığını ve hayatta kalmak için mücadele etmesi gereken dış dünyaya taşındığında daha yoğun hissedildiğini ifade etmiştir. İlk yaşanan kaygının etkilerini deneyimlemeye çalışırken, bu kaygı etkisini kişinin yaşamı boyunca sürdürmektedir.

Kaygının Bilişsel Kuram ile Açıklanması;

Bilişsel kurama göre kaygı, kişinin bilgi işleme ve anıları depolama biçimiyle ilişkilidir. Bireyler çevresindeki uyaranların bilgisini işlemekte, bu bilgiyi analiz etmekte ve bu bilgi ışığında bir davranış ortaya çıkarmaktadır. Sahip olunan farklı bilgi işleme süreçleri, bireylerin bir durumun anlamına yönelik yaptığı çıkarımı etkileyerek o durumun birey için tehdit verici olup olmadığına yönelik bir tahminle sonuçlanmaktadır.

Bilişsel kurama göre bir bireyin yaşadığı kaygı, bir duruma ilişkin hatalı çıkarımlar yapmasından kaynaklanmaktadır. Bir durumun tehdit verici olduğunu düşünme eğiliminde olan bir kişi sürekli huzursuzluk hissetmekte ve kendini bu tehdit edici durumdan korumak için bazı stratejiler kullanmaktadır.

Kaygı hisseden kişi sürekli tetikte olup çevresindeki uyaranlara daha fazla seçici dikkat göstermekte ve herhangi bir kişi için normal olabilecek bir durumu tehdit verici olarak algılayabilmektedir.

Bilişsel kuram kaygıyı iki ana başlıkta incelemiştir: benlik şemaları ve otomatik olumsuz düşünceler. Kendisine yönelik olumsuz tutumları içeren benlik şemalarına sahip olan kişiler, dünyayı güvenilir olmayan/zarar verici bir yer olarak ve kendisini bu zararları önlemek için yetersiz biri olarak değerlendirmektedir.

Kendisi, diğerleri ve dünyaya ilişkin bu kalıplaşmış olumsuz şemalar kişinin gündelik hayatında çok fazla kaygı yaşamasına sebep olurken, kendini bu zararlardan korumak için birçok sosyal durumdan kaçınmasıyla sonuçlanmaktadır.

Olumsuz benlik şemaları ile benzer bir mekanizmaya sahip olan olumsuz otomatik düşünceler, belirli bir duruma özgü olarak ortaya çıkmaktadır. Kişinin kalıplaşmış olumsuz şemaları, kişi kaygı verici belirli bir durumla karşılaştığında otomatik olarak olumsuz düşünceler üretmesine sebep olmaktadır. Uzun süre boyunca yüksek kaygı düzeyine sahip insanlar üzüntü ve stres yaşadığı durumları içeren anılara belleklerinde daha fazla yer verme eğilimindedirler.Kaygılı bireylerin sahip olduğu bu bellek yanlılığı, kalıplaşmış olumsuz inançlarını kuvvetlendirmekte ve bu kişilerin daha fazla bilişsel hata yapmalarına sebep olmaktadır.

Kaygının Davranışçı Kuram ile Açıklanması;

Davranışçı yaklaşıma göre kaygı, klasik koşullama ve edimsel koşullama olmak üzere iki şekilde ortaya çıkan öğrenme yaşantılarının bir sonucudur. Pavlovian koşullama olarak da bilinen klasik koşullama, koşulsuz bir uyaranla eş zamanlı sunulan nötr bir uyaranının koşullu bir uyaran haline gelerek, tek başına sunulması halinde koşulsuz uyaranın ortaya çıkardığı tepkiyi açığa çıkarmasını ifade etmektedir. Watson ve Rayner (1920) tarafından yapılan “Küçük Albert” deneyi üzerinden örnekleyecek olursak, bir kişi için nötr bir etkisi olan uyaran (ör. Beyaz tavşan) kaygı verici bir uyaranla (ör. Yüksek ses) birlikte sunulduğunda kişi için başlangıçta nötr olan bu uyaran koşullu uyaran haline gelmekte ve tekrarlayan denemelerden sonra tek başına sunulduğunda koşullu tepki olarak adlandırılan korku tepkisini ortaya çıkarmaktadır.

Her ne kadar bu yaklaşım birçok araştırmacı tarafından kabul görse de koşullama yaşantısının yanı sıra gözlemlenen birtakım diğer süreçleri göz önünde bulundurmadığı için popülerliğini yitirmiştir. Koşullama sonucunda her bireyde korku yaşantısının oluşmaması, korku tepkisinin yalnızca hoşa gitmeyen uyaranlara karşı gelişmiyor olması gibi sebepler bu süreçlere örnek verilebilmektedir. Diğer bir öğrenme yaşantısı olan edimsel koşullamada klasik koşullamanın yanı sıra bireyin korku verici uyarandan kaçınma şansı bulunmaktadır. Edimsel koşullamada, kişinin sergilediği birtakım davranışlar sonucunda aldığı ödül veya ceza bu davranışın ortaya çıkma olasılığını azaltmakta veya arttırmaktadır.


Kaygıyı açıklamakta kullanılan davranışçı yaklaşımlardan biri de klasik koşullama ve edimsel koşullama ilkelerinin birleşiminden oluşan Sosyal Öğrenme Teorisidir.Bu yaklaşıma göre birey, çevresini gözlemleyerek bir davranışın yol açacağı sonuçlara yönelik bilgi toplamakta ve topladığı bu bilgiler bir uyaranın veya durumun kaygı verici olup olmadığına karar vermesini sağlamaktadır. Çevresini gözlemleyen bir kişi, olumsuz bir duruma yol açtığını gördüğü davranışları kendi yaşamında sergilediğinde benzer sonuçlar doğurabileceğine yönelik bir kaygı yaşamakta ve davranışlarını bu bilgi çerçevesinde yeniden düzenlemektedir.

Yararlanılan kaynaklar;

Baran, P. (2014). Sosyal medyanın eğitim süreci üzerindeki etkisi, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Dicle Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Diyarbakır.
Başaran, M. H. (2008).

Sporcularda Durumluk ve Sürekli Kaygı Düzeylerinin Bazı Değişkenlere Göre İncelenmesi, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Selçuk Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Konya.

Beck, A., T., ve Emery, G., (2016). Anksiyete bozuklukları ve fobiler, (Öztürk, V., Çev),4. Baskı, İstanbul, Litera Yayıncılık.

Çolak, T.S. (2009). Genel Lise Son Sınıf Öğrencilerinin Sınav Kaygı Düzeyleri ve Anne Baba Tutumları, Sakarya Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi. 17, 81- 93.
Doğan, M. (2001).

Fırat, B. (2015). Ayrılma Anksiyetesi Belirtisi Gösteren Çocuklarda Kaygı ve Depresyon Düzeyinin İncelenmesi, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Beykent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul.

Freud, S. (1917). Mourning and melancholia. Standard edition, 14(19), 17-29.

Fromm, E. (2016). Sevginin ve şiddetin kaynağı. (Çev.: Yurdanur Salman ve Nalan İçten). İstanbul. Payel Yayınevi. (1964).

Manav, F. (2011). Kaygı kavramı, Toplum Bilimleri Dergisi, 5(9), 201-212.

Öztürk M., (2001) Ruh Sağlığı ve Bozuklukları. 8. Basım, Feryal Matbaası, Ankara.

Patır Erkek, N. (2016). Yatılı ve gündüzlü eğitim alan ortaöğretim öğrencilerinin şiddet eğilimleri ile özgüvenleri arasındaki ilişkinin incelenmesi, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Ankara Gazi Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü, Ankara.

Tokgöz, Ö. (2017). Lise Sınavlarına Hazırlanan Çocuklarda Kaygı Düzeyi, Yaşam Kalitesi ve Ebeveyn Tutumları Açısından Cinsiyetler Arasındaki Farkların İncelenmesi. Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul Arel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul.

Yağmur, A. (2016). Lise öğrencilerinin yabancı dil kaygısının farklı değişkenler açısından incelenmesi. Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Ahi Evran Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Kırşehir.

Yüksel, Ş., ve Kayır, A. (1986). Psikiyatriye başvuran örselenmiş kadının tanınması

Devamını Oku

Kültürel Asimilasyon

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Asimilasyon, bir kültürün, çeşitli nedenlerle başka bir kültürü absorbe ederek kendi bünyesine katma sürecidir. Toplumdaki etnik veya kültürel azınlıklar, genellikle egemen kültürün norm ve değerlerini benimseyerek kendi kültürel kimliklerini kaybetme veya zayıflatma eğilimindedirler.Asimilasyonun gerçekleşmesi için, etkileşim içinde bulunulan kültürün genellikle dinamik bir gelişim seviyesine ve canlı bir ekonomik yapıya sahip olması, düşünsel olarak da yüksek seviyede bir kültürü benimsemiş olması önemlidir. Kültürün dinamizmi, bireylerin bağlamında ortaya çıkar. Geçmişten gelen eylemler ve kabul edilmiş değerler, gelenekler aracılığıyla kültürel değişimi şekillendirir. Bu geleneksel kodlar, kültürün aktarılmasında ve yaşanmasında önemli bir rol oynar.

Kültürel asimilasyon, bir kültürün istekli ya da isteksiz şekilde, başka bir kültürle kaynaşarak bütünleşme sürecidir. Bazen bir kültür, hiçbir baskı olmadan farklı bir kültürü benimserken, bazen de daha güçlü ve köklü kültürler, kendi kültürel kimliklerini koruyamayan diğer kültürleri kendilerine katmaya çalışır. Asimilasyon genellikle yeni bir ülkeye yerleşen göçmenler ve farklı etnik gruplarla ilişkilendirilir. Bireyler, etkileşim ve iletişim yoluyla egemen kültüre uyum sağlayarak yeni bir kültür ve değerler kazanırlar. Bu etkileşim karşılıklı olduğundan, değişim tek yönlü değildir. Asimilasyon, zamanla varlığını koruyamayan ve fiziksel ile beşeri özelliklerini kaybetmiş bir kültürün egemen kültürle bütünleşmesini ifade eder. Bu süreç, günlük yaşamda sosyal etkileşimler ve uyumlar yoluyla gerçekleşir. Asimilasyon terimi, göçlerin artmasıyla özellikle zayıf kültürlere sahip göçmenlere atıfta bulunmak için kullanılır. Kültürel asimilasyon, göçün yaşandığı her ülkede ortaya çıkabileceği için belirli bir sınıra sahip değildir. Farklı kültürlere mensup insanlar, göç ettikleri ülkenin sosyal yaşamındaki çeşitliliğe katkıda bulunurlar.

Kültürel asimilasyon, bireylerin kendi kültürel kimliklerini değiştirmesi veya kaybetmesi anlamına gelirken, başka bir bakış açısıyla ise farklı bir kültürü benimseme ve entegrasyon sürecini ifade eder. Yani, asimilasyon kavramı, bir kültürün diğerine entegre olması veya onu tamamen benimsemesi olarak yorumlanabilir. Örneğin, göçmenlerin yeni bir ülkeye yerleştiğinde, yerel kültüre adapte olmaları ve onu benimsemeleri süreci kültürel asimilasyonu temsil eder. Bu süreç, genellikle karşılıklı etkileşim, iletişim ve çeşitli sosyal etkinlikler aracılığıyla gerçekleşir. Bireyler, yeni kültürü benimseyerek kendi kültürel kimliklerini şekillendirirler ve bu süreç, genellikle zaman içinde evrilen bir süreçtir. Kültürel asimilasyonun belirleyicileri arasında sosyoekonomik durum, dil öğrenimi ve sosyal ilişkilerin yanı sıra aile yapısı da yer alabilir. Örneğin, farklı kültürlere sahip kişiler arasındaki evlilikler, kültürel asimilasyon sürecini hızlandırabilir veya kolaylaştırabilir. Ancak, kültürel asimilasyonun sonuçları her zaman olumlu olmayabilir. Bazı durumlarda, bireyler kendi kültürel kimliklerini kaybettiklerini veya reddettiklerini hissedebilirler. Bu durum özellikle, göçmen kadınlar için kültürel asimilasyonun olumsuz etkilerini vurgular.

Göç olaylarında ve farklı kültürlerle etkileşimde, özellikle göçmenlerin kültürel yaşamları üzerine düşünüldüğünde, asimilasyon kavramı ön plana çıkar. Asimilasyon, bireyin kendi kültüründen farklı bir kültüre adım atması ve zaman içinde bu kültürü benimseyerek o kültüre ait olma sürecini ifade eder. Bu sürecin ilk adımı genellikle kültürel asimilasyon olarak adlandırılır. Burada birey, toplumda kabul görmek için gerekli olan beklentileri, davranış kalıplarını, normları ve değerleri benimser. Sosyal veya yapısal asimilasyon ise azınlık kültürünün ana kültür içinde erimesini ifade eder.

Göçmenlerle ilgili ilk araştırmalarda, asimilasyon teorisi öncelikli bir rol oynamıştır. Bu teori, göç olgusunu “itme-çekme” faktörleri etrafında açıklamaya odaklanır ve özellikle 1900’lerde Amerika’daki göç deneyimini anlamak için kullanılmıştır. Asimilasyon teorisine göre, göçmenler iki farklı seçenek arasında seçim yaparlar: Ya yeni geldikleri ülkenin ve toplumun yaşam tarzına uyum sağlarlar, ya da bir süre sonra kendi ülkelerine geri dönerler. Bu bağlamda, göçmenin yeni ülkede yerleşmesi ve kendi toplumsal pratiklerinden ve siyasi bağlılıklarından vazgeçerek, bu yeni ülkenin sosyo-kültürel ve ekonomik sistemine asimile olması beklenir. Göçmenlerin entegrasyonu ve asimilasyonu konusu, göç çalışmalarının temel taşlarından biridir.

Bireyin veya topluluğun, kendi özgün kültürel kimliğinden uzaklaşarak başka bir kültürü benimsemesi olarak tanımlanan asimilasyon sürecinde, değişim sadece dışsal davranışlarda değil, aynı zamanda içsel düşünsel düzeyde de gerçekleşir. Bu değişim genellikle, hâkim toplumun kültürünün tamamen benimsenmesiyle sonuçlanır ve bireyin veya topluluğun özgün kültürel farklılıkları belirsizleşir, neredeyse tamamen kaybolur. Yani, asimilasyonun sonucu olarak, özgün kültürel farklılıklara sahip olan bir kültürün, hâkim sosyo-kültürel yapı içinde “erimesi” şeklinde tanımlanabilir.

Asimilasyon politikalarının etkinliğine yönelik olarak, özellikle eğitim gibi kurumların, hâkim kültürün belirleyici olduğu işleyiş kurallarını belirlemesinin etkisi büyüktür. Bu bağlamda, asimilasyon sürecinde avantaj genellikle hakim kültürel yapıya sahip tarafta olmaktadır. Ancak, ekonomik ve politik açıdan güçlü bir toplumsal yapıda, kültürel farklılıkların tüm taraflardan kaynaklandığını görmek önemlidir. Bu durumda, kültürel farklılıkların doğrudan azınlıklara atfedilmesi yanıltıcı olabilir .

Asimilasyon, kültürel baskı ve zorlama ile köken kültürünün tamamen yok olması olarak tanımlanır ve günümüzde toplumların kültürel çeşitliliğine aykırı bir politika olarak ortaya çıkar.Bu nedenle, göç çalışmalarının başlangıcında temel paradigma olan asimilasyon teorisi, son otuz yılda köklü değişikliklere uğramıştır. Günümüzde asimilasyon kavramı neredeyse terk edilmiş durumda olup, toplumların kültürel çeşitliliği bağlamında önem kazanan kavram genellikle “entegrasyon” olarak adlandırılmaktadır; yani, ulusal ve siyasi kültüre uyum sağlama düşüncesi.

Toplumda uyumun önemli bir unsuru olarak kabul edilen entegrasyon kavramı, sosyolojinin temel taşlarından biridir. Göç araştırmalarıyla özellikle ilgi odağı haline gelen entegrasyon, kurucu sosyologlar Durkheim ve Weber’in önemli katkılarıyla zenginleşmiştir. Durkheim’ın toplumsal uyum ve bütünleşme üzerine düşünceleri, entegrasyon çalışmalarının temelini oluştururken, Weber ise dahil etme ve dışlama kavramları üzerinde durmuştur. Ayrıca, Parsons’un sosyal düzenin denge bağlamındaki çalışmaları da entegrasyon kavramını derinden etkilemiştir. Entegrasyon, toplumun grupları, kurumları ve diğer sosyal unsurları arasındaki uyumu ifade eder. Sistemin bozulmasını ve istikrarını koruyan birlik halinde işleyen sistemin birimlerinin ilişki tarzını simgeler. Bu bağlamda, entegrasyon kavramı, toplumsal yapıların işleyişinde temel bir rol oynamaktadır.

Sosyoloji disiplini içinde, işlevselci kuramın önemli bir parçası olan entegrasyon kavramı, David Lockwood’un 1950’lerde toplumsal entegrasyon ve sistem entegrasyonu gibi alt kavramlarıyla derinlemesine incelenmiştir. Toplumsal entegrasyon, bir toplum içindeki bireylerin veya aktörlerin birbirleriyle ilişkilerini ve bu ilişkilerin temel ilkelerini ifade ederken, sistem entegrasyonu ise bir toplumun veya toplumsal sistemin parçaları arasındaki ilişkilerin niteliğini açıklar. Ancak, bu terimlerin kullanılmasına rağmen, betimlenen ilişkilerin “uyumlu” olduğu varsayımının kesin olmadığını belirtmek önemlidir. Dolayısıyla, toplumsal entegrasyon ve sistem entegrasyonu terimleri, toplumsal düzeni ve çatışmayı içerebilir.

Kültürel entegrasyonun temel kaynaklarına dair sosyologların fikir birliği, ileri kapitalist toplumlarda sınıf sistemine dayalı olduğu yönündedir. Örneğin, feodal toplumlarda zümrelerin ve Hint toplumundaki kast sistemlerinin benzer bir rol oynadığı gözlemlenir. Genellikle, statüye dayalı toplumlar daha uyumlu bir entegrasyon biçimine sahipken, sınıflı toplumlar çatışmalı entegrasyon biçimlerini teşvik edebilirler. Ayrıca, sistem entegrasyonu, bir toplumsal sistemin farklı kurumlar arasındaki ilişkilerini açıklar.

Entegrasyon, David Lockwood’un 1950’lerde geliştirdiği toplumsal entegrasyon ve sistem entegrasyonu kavramlarıyla daha derinlemesine ele alınmıştır. Toplumsal entegrasyon, bir toplum içindeki bireylerin ve grupların birbirleriyle olan ilişkilerini ve bu ilişkilerin temel prensiplerini ifade eder. Öte yandan, sistem entegrasyonu, bir toplumun veya sosyal sistemin parçaları arasındaki ilişkilerin niteliğini açıklar. Çatışma kuramcıları, toplumsal değişimin temelinde aktör grupları arasındaki çatışmayı vurgularken, normatif işlevselciler ise toplumun kurumları arasındaki ilişkilere odaklanır. Her iki yaklaşım da yapının karşılaştığı eylemsizlik sorununun sadece bir yönüne odaklandığı için yetersizdir. Lockwood’a göre, sosyolojik kuramın temel görevi, bu ikiliği aşmak ve daha kapsamlı bir bakış açısı sunmaktır.

Sonuç olarak; kültürel asimilasyon, bir toplumun veya bireyin, başka bir toplumun veya kültürün baskın unsurlarını benimsemesi veya kabul etmesi sürecidir. Bu süreç genellikle göç, işgal, kolonizasyon veya uzun süreli etkileşimler gibi çeşitli faktörler sonucunda gerçekleşebilir. Kültürel asimilasyon, genellikle üstün veya baskın bir kültürün diğer kültürel grupları kendi normlarına uyum sağlamaya zorlamasıyla gerçekleşir. Bu süreç, kültürel değişim ve adaptasyonu içerirken, bazen azınlık kültürlerin öğeleri kaybolabilir veya bastırılabilir. Kültürel asimilasyon süreci genellikle bir entegrasyon sürecini içerir. Entegrasyon, farklı kültürel grupların bir araya gelerek ortak bir kültürel kimlik oluşturması anlamına gelir. Ancak, bu süreçte bazen azınlık kültürlerin öğeleri kaybolabilir veya bastırılabilir. Örneğin, dil, gelenekler, giyim tarzları gibi kültürel uygulamalar zamanla değişebilir veya yok olabilmektedir. Kültürel asimilasyon süreci aynı zamanda kimlikle ilgili karmaşık sorunları da beraberinde getirir. Bireyler veya gruplar, kendi kültürel kimliklerini koruma veya vurgulama ihtiyacı hissedebilirler. Bu, kültürel asimilasyona karşı direnişe veya kültürel yeniden canlanmaya yol açabilir. Örneğin, azınlık gruplar, kendi kültürel kimliklerini korumak için çeşitli mücadeleler verebilir veya kültürel etkinlikler düzenleyebilirler. Kültürel asimilasyon süreci aslında çift yönlü bir etkileşimi de içerir. Baskın kültür, asimile olan kültürden etkilenir ve değişir. Bu süreç, karşılıklı kültürel alışverişi ve etkileşimi içerir. Dolayısıyla, kültürel asimilasyon süreci tek yönlü bir zorlama veya bastırma değil, karşılıklı etkileşimi de içerir.

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.