escort ankara - Türk Porno - Ankara Escort Ankara escort, eskort, escort bayan Ankara Escort Bayan arkadaş bulmak istediğiniz ve ihtiyacınız olduğu her zaman Ankara Escort Sitesi.
Hıdır Eren Çelik
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Bölge Haberleri
  4. Tunceli Haberleri
  5. 1938: Annemin Yası – uzun bir hikâyenin kısa bir özeti

1938: Annemin Yası – uzun bir hikâyenin kısa bir özeti

featured
1938: Annemin Yası – uzun bir hikâyenin kısa bir özeti

Bu metin, 1937–1938 Dersim Tertelesi sırasında babasını kaybeden bir kadının, annemin, yaşamı boyunca taşıdığı yasın izini sürer. Kişisel tanıklıklar, aile anlatıları ve sözlü hafıza üzerinden ilerleyen bu çalışma; bireysel bir yaşam öyküsünün, kolektif bir travmayla nasıl iç içe geçtiğini göstermeyi amaçlamaktadır.

Annem, hiç görmediği babasının yasını ömrü boyunca içinde taşıdı. Ne zaman 1937/1938 tertelesinden söz edilse, “Ben babasız büyüdüm. Babamın mezarı nerede, nerede yatıyor? Gidip mezarında bir dua bile edemedim,” diye yakınırdı. Yaşı ilerledikçe babasına duyduğu özlem daha da büyüdü. Hiç görmediği babasını, hayallerinde yaşatarak ömrünün sonuna kadar yanında taşıdı.

Dedemi “askere alıyoruz” diyerek götürdüklerinde, nenem anneme hamile olduğunu bile bilmiyordu. Dedem, bir çocuğunun daha olacağını hiç öğrenemedi.

Annemin babasını, 1938 yılının Kasım sonu ya da Aralık başında askere alıyoruz diyerek Erzincan’a götürmüşler. Ondan bir daha hiç haber alınamadı. 1938 baharında, badem ağaçları doğayı bir gelinlik gibi süslerken, dedemin bir amcası oğluyla birlikte Mazgirt’te kurşuna dizilerek hayattan koparıldılar. Aile hâlâ onların yasını tutarken, dedemin alınması ailede çok daha derin bir travmaya yol açtı. Dedemin iki büyük ağabeyi ise katliamdan kurtulurlar

Bugün Tunceli Merkez’e bağlı Hopik köyüne kayıtlı olan dedem ve ailesi, aşağıda Munzur suyunun kıyısındaki Rayberler Komun‘da (Goma Raybero), amcalarıyla birlikte üç aile hâlinde yaşıyorlardı.

Nenemin Anlattıkları:

1938’in Kasım ayının sonları ya da Aralık başlarıydı. Yoğun kar yağışı yüzünden günlerdir dışarı çıkılamıyordu. Ev ve ahırın girişleri kapanmasın diye dedem, birkaç saatte bir tahta küreğiyle kar temizliyordu. Dedem, Sey İmam üç kardeşin en küçüğüydü. Evin giriş çıkışlarını ve su yolunu açık tutma görevi ona verilmişti.

Üç ev, sanki aynı yastığa baş koymuş gibi birbirine yaslanmış, doğanın sessizliğinde zamanın getirdiği acıların geçmesini bekliyordu.

Fate nenem, kapının önünde kar temizleyen eşi Sey İmam’a içeriden seslendi:

“Serdo koli biya.”

Sey İmam küreğini bırakıp, sessizce odun yığınına doğru giderken uzaktan köye yaklaşan bir grup asker görür. Kendi kendine, “Bu karda kışta niye geliyorlar?” diye mırıldanır:

“Ya Xızır, ni ça yene? Qeriya?”
(Ya Hızır, bunlar niye geliyor, hayırdır?)

Odunları almadan telaşla eve döndü:
“Sey Xıdır, Sey Xıdır, be tever esker yene.”
(Sey Xıdır, Sey Xıdır, dışarı çık, askerler geliyor.)

Sey Xıdır yalınayak dışarı fırladı. Soğuğu, hissetmeden kardeşinin yanına geldi.
“Bi zare, ne ça yene?”
(İçeri gel, bunlar niye geliyor?)

İki kardeş, üç göz damı birbirine bağlayan üstü örtülü çardağa gelip korku içinde askerleri beklemeye başladılar.
Zaman geçmek bilmez. Her saniye bir gün, her dakika bir yıl gibi uzar. Askerler yaklaştıkça korku, Munzur Dağları kadar büyür. Bekleyiş, iki kardeşi birbirine daha da kenetler.
Fate nenem, dört yaşındaki kız çocuğuyla yanlarına gelir. Köyün köpekleri evlerin etrafında çılgınca havlayarak koşturur.
Sey İmam eşine, “İçeri gir, çocuk üşür,” der. Fate nenem, ne olduğunu bile anlamadan içeri girer.
Askerlerden biri köpeklere doğru iki el ateş eder. Kurşun sesini duyan Sey Xıdır, köpeklerine bir şey olmasın diye elleri havada askerlere doğru koşar. Askerler tüfeklerini ona doğrultur:
“Dur, yoksa vururuz!”
Sey Xıdır ana dilinde seslenir:
“Köpeklere sıkmayın, onlar bir şey yapmaz!”
Askerler anlamaz.  Askerlere  tercümanlık eden gezginci bağırır:
“Pe kotuku bıze.” (Köpeklerini tut.)
Dakikalar yıllar gibi uzar. Askerler çardağa vardığında dedem, korkudan gözleri büyümüş hâlde askerlerin yüzüne bakar.
“İmam kimdir?” diye sorar tercüman. Dedem konuşamaz. Ağabeyi cevap verir:
“Sey İmam kardeşimdir, buradadır.” Kendisini çavuş olarak tanıtan asker, “İmam’ı askere almaya geldik. Asker kaçağı,” der.

Ağabeyi karşı çıkar:

“Kaçak değil komutan. Kaçak olsa burada olmaz.”
Konuşmalar tercüman aracılığıyla gidip gelir.
Askerlerden biri Sey İmam’a bağırır:
“Haydi, ayakkabılarını giy, gidiyoruz!

Sey Xıdır yalvarır:
“Komutan bey, bu kışın ortasında nereye götürüyorsunuz? Bahara kadar bekleyin, biz kendimiz teslim ederiz.”

Komutan öfkelenir:
“O zaman yalınayak Mazgirt’e kadar yürür!”
Sey Xıdır içeri seslenir:
“Fate, lastike u çekete merde hu biya” (Fate, kocanın lastiklerini ve öketini getir).

Fate nenem, kucağında çocukla ayakkabıları ve ceketi getirir. Sey İmam ayakkabılarını giyerken çaresizce abisine bakar. Son kez eşini ve çocuğunu görür. Ardına baka baka askerlerin arasında kaybolur.
Son sözü duyulmaz olur: “Kutike mıde rınd nade.” (Köpeğime iyi bakın.)
Kışın soğuğunda sözleri donar, havada asılı kalır.

Son Yıllar ve Son Söz

Yıllar acıları her yeni doğan çoçuğun çığlığıyla birlikte yoğururken, 1937–1938 yıllarında binlerce insanın kanı Munzur suyunda durularak ardında unutulmayan hikayeler bıraktı; geride kalanların gözyaşları acıların derinliğinden umudu Munzur dağlarında güne açılan renga reng kardelenler gibi besleyerek doğayı her yıl yeniden renklerdirir.  1937/38 Tertelesi üzerinden 87 yıl geçmiş olmasına rağmen yaralarımızı kanar durur.  Geride kalanlar, acılarını harmanlayarak yaşamlarını sürdürmeye çalıştılar, kimi yaşadığını birlikte alıp gitti, kimi ise yaşananların kaybolmaması için çoçuklarına bir hikaye olarak miras bıraktı. Her anlatılan hikaye bir sonraki jenerasyonun hafızasında saklı bir kütüphanenin raflarında yerini alır,unutulmasın diye.

Tertelenin üzerinden geçen yıllarla birlikte annem de büyüdü; amcasını baba bilerek hayata tutundu. Fate nenem, Sey İmam’ın yasını altı yıl boyunca tuttu. İçinde hep geri döneceği umudunu taşıyarak.

Gün geldi, elçi geldi. Xusor’dan görücü çıktı Fate neneme. Hasan Dede; eşini kaybetmiş, iki çocuklu dul bir adam Fate’yi istiyordu. Evin büyüğü Sey Xıdır, Fate’yi çağırıp rızasını sordu:

“Fate, biz senden razıyız, Xızır da senden razı olsun. Milanlı Hasan elçi göndermiş, seni istiyor. Rızan varsa git.” Rızalık aldı Fate nenemden.

Fate nenem, bu evin artık kendisine dar geldiğini hissederek kabul etti. Elçi kadın ağırlandı. Gün geceye vardığında bohçasını toplayan Fate nenem, ağlamalar arasında yola çıktı. Çocuğunu geride bırakarak.

Annemin çığlığı Munzur’a karıştı. Fate nenem Munzur’u geçerken gözyaşlarını suya akıttı; içindeki acıyı uzak diyarlara uğurladı.

Aylar sonra evlat hasretine dayanamadı. Yeni eşiyle birlikte Rayberler’e, kızlarını görmeye geldi. Büyük kızı on yaşına yaklaşmıştı. Küçük kızı ise koşarak annesinin boynuna sarıldı. Fate’nin gözyaşları toprağa düşerken, çardağın zeminine ayrılığı ve acıyı resmetti.

Ayrılık yine erken geldi. Akşama kalmadan dönmeleri gerekiyordu. Vedalaşma sırasında küçük kızı annesinin ayaklarına kapandı. Ağlama sesleri Rayberler’in evlerini sis gibi sardı. Fate nenem, ağlayan çocuğunun sesini gözyaşlarına katarak ayrıldı.

Bir yıl sonra annem, çocuk yaşında bu ayrılığa dayanamayarak sık sık hastalandı. Amcası Sey Bakıl haber gönderdi. Fate nenem kızını yanına aldırdı. Annem bir süre Xusor’da annesinin yanında yaşadı. Sonraki yıllarda Xusor ile Rayberler arasında gidip geldi.

Yıllar geçti, annem genç bir kız oldu. Annesi evlenmesini istedi. Yıl 1954. Annem henüz on altı yaşındayken babamla evlendirildi. Zığzog’a, babamın ailesinin yanına yerleştiler. Köy işleri anneme ağır geldi; dayanamadı, Rayberler’e döndü.

Dört yıl sonra, annem bir şartla geri dönmeyi kabul etti: Xusor’a yerleşeceklerdi. Babam, anneme olan sevgisiyle bunu kabul etti. 1960 yılında ben Xusor’da dünyaya geldim.

Kısa süre sonra babam Tunceli’de küçük bir tuhafiye dükkânı açtı. Esentepe’de ev yaptılar. Ben ilkokula başlayana kadar nenemin yanında kaldım. Beni dört yaşına kadar nenem büyüttü.

1964’te kardeşimi kaybettik. Doktorlar çare bulamadı. Sultan Baba’ya götürdüler. Üç gün sonra kardeşim hayatını kaybetti. Annem o sırada hamileydi. 1965’te bir kız kardeşim daha dünyaya geldi; fakat acılar bitmedi. Tunceli’de dükkânları saran büyük yangında babam her şeyini kaybetti.

Almanya tek çare olarak görüldü. Babam gitti. Annem ilk kez o gün ağladı. Aynı yıl bir erkek kardeşimiz daha doğdu.

1970’te annem de Almanya’ya babamın yanına gitti. Biz çocuklar nenemin kanatları altında büyüdük. Annem, okuma yazma bilmeden Almanya’da fabrika işçisi oldu; hayatında yeni bir sayfa açmıştı.

1980’ Nisan’ında gelen bir telgraf aileyi yıktı. Kardeşim gözaltına alınmıştı. Annemin yası bir kez daha büyüdü. Her yıl yaz tatillerini cezaevi kapılarında geçirdiler.

Annem ne zaman tertele yıllarından söz edilse gözleri dolar, “Ben babasız büyüdüm… Babamın mezarına hiç gidemedim…” derdi.

2013’te babamı kaybettik. Annem, elli yılı aşkın hayat arkadaşını yitirince tamamen yalnız kaldı.

2025 Mayıs’ında, hayata veda etmeden birkaç gün önce söylediği son söz “Acaba… babamı görebilir miyim?”

5 Mayıs 2025’te annemi yıldızlara uğurladık.

Ve şimdi geriye dönüp baktığımızda, annemle birlikte en değerli varlığımız olan dilimizi de yitirdiğimizi görüyoruz. Şimdi, lal olmuş kuşlar gibi, çocuklarımıza vatan olan yabancı topraklarda yarım kalmış bir hikâyeyi tamamlayarak hafıza defterine bırakıyorum.

Annem, bir ömür taşıdığı o büyük yası, hiç görmediği babasının acısını da alıp gitti. Çalınmış bir hayatın, yarım kalmış bir çocukluğun esiri olarak bu dünyadan ayrıldı.

1938: Annemin Yası – uzun bir hikâyenin kısa bir özeti
Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir