DOLAR

33,1952$% -0.11

EURO

36,0226% -0.6

STERLİN

42,8115£% -0.31

GRAM ALTIN

2.548,96%-1,98

ONS

2.400,85%-1,80

BİST100

11.156,20%0,15

BİTCOİN

2197500฿%3.46877

Tunceli AZ BULUTLU 24°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a
Fikret Başkaya

Fikret Başkaya

09 Temmuz 2024 Salı

İnsanı alıklaştıran, toplumu kirleten, doğayı yok eden reklamlar…

İnsanı alıklaştıran, toplumu kirleten, doğayı yok eden reklamlar…
2

BEĞENDİM

ABONE OL

Dünya reklam harcamaları 2023’de %4,4 oranında artış gösterdi. 2024 yılında da 1 trilyon doları aşacağı tahmin ediliyor… Türkiye’de medya ve reklam harcamaları bir önceki yıla göre %121 oranında artarak, 140 milyar 690 milyon liraya yükseldiği tahmin ediliyor…

İki nedenle kapitalist üretim reklamsız yapamaz: Birincisi, kapitalizm sınırsız büyüme eğilimine ve dinamiğine sahip bir üretim tarzı. Büyüme veya yok olma ikilemi söz konusu; ikincisi, kapitalizm dahilinde üretimle ihtiyaçların tatmini arasındaki bağ ters-yüz olmuş durundadır… Normal işleyişe sahip bir sosyal formasyonda ilişkinin yönünün ihtiyaçtan üretime doğru olması gerekirken, kapitalizmde üretimden ihtiyaca doğrudur ki, bu sayısız sorunlar yaratıyor… Zira, üretilenin satılması problemli hale geliyor… İşte reklamın ve reklamcının işlevi bu çelişkiyi aşmak üzere devreye giriyor… Zira, satış olmadan amaç hasıl olmuyor… Realizasyon satışla mümkün oluyor… Bu amaçla da reklam, moda ve marka imdada yetişiyor…

Çok satmanın bir aracı da “proglamlanmış eskitme” denilen… Bir şeyin kullanım ömrü, ürünün tasarım aşamasında belirleniyor. Mesela 60 yıl kullanım ömrü olan bir buzdolabı, çamaşır makinası üretmek potansiyel olarak mümkün iken, 15 yılda kullanımdan düşecek şekilde tasarlandığında satışı da kârı da dörde katlamak mümkün oluyor… Yedek parça üretmeyerek de insanlar yeni ürüne mecbur ediliyor…

Reklam potansiyel müşterilerin [satın alabilir durumda olanlar] daha fazla satın almasını sağlamak üzere kelimeleri deforme ediyor, dili ve sembolleri manipüle ediyor, kelimelerin ve kavramların içini boşaltıyor. İnsanlarda satın alma istek ve arzusunu harekete geçirmek için göze pek görünmeyen bir strateji uyguluyor. Bütün bu reklam stratejisinin amacı insanları satın almaya ikna etmek ve o amaç için aldatmaktır. Reklam, kimi zaman gülünç, kimi zaman ‘sempatik’, kimi zaman da şaşırtıcı görüntü, imaj ve dille tehlikeli bir iş yapıyor.  Sürekli yenilenen bıktırıcı imajlar, sözler, görüntüler, sesler, vb. insanları alıklaştırıp- yaşamın anlamını yok ediyor. İnsanların düşünme yeteneğini köreltiyor, iyiyle-kötü, doğruyla-yanlış, güzelle-çirkin ayrımı yapmasını zorlaştırıyor. Bunları yazarken reklamcı taifesinin: ” siz insanları akılsız, öyle kolay kandırılır yaratıklar olarak mı görüyorsunuz, bu onlara harekettir…” dediklerini duyar gibiyim ama dananın kuyruğu hiçte öyle değil. Zira yaptıkları söylediklerini yalanlıyor. Asıl amaçları insanları satın almaya ikna etmek üzere etkilemek değil mi?

Oysa insanlar pekâlâ manipüle edilebiliyor, etkilenebiliyor ve şartlandırılabiliyor… Elbette bıktırıcı tekrar da işlevsiz değil. Bu yüzden George Orwell haklı olarak: “64 bininci tekrarda her şey gerçek haline gelir” demişti… Gerçekten bir şey ne kadar çok tekrarlanırsa bilinç altına yerleşme olasılığı da doğru orantılı olarak büyüyor… Bu konuda şartlı refleks denilenle ilgili bildiğinizi hatırlamanız yeterli…

Fakat reklamcı sadece mal satmanın hizmetinde değil, politika pazarında da etkili, zira politika da giderek metalaşmış bir faaliyete dönüştü. Seçilmenin yolu artık reklamdan ve reklamcıdan geçiyor. Bu politikanın iflası demektir. Şunun için ki, mâlûm “politika toplumsal yaşamı adalet içinde düzenlemek” anlamındadır… Oysa reklam ve reklamcının istediği yurttaş değil tüketicidir… Reklamcının başarısı insana insanlığını unutturmaktan geçiyor….

Ünlü çokuluslu reklam şirketi DDB’nin patronu Bill Benbach : “Onları bön ve aptal hale getir [ Keep them simple and stupid]” derken, reklamla amaçlananın ne olduğunu pek de nazik olmayan bir üslûpla ifade ediyordu… Reklamcı her türlü imkân ve aracı kullanarak potansiyel müşteriyi satın almaya ikna ediyor. Bu amaçla insanları ‘çocuklaştırması’ gerekiyor… Başka türlü söylersek reklamcının imâl etmek istediği insan ‘çocuk olarak kalmış, çocuklaşmış büyüklerdir’…… Şu malı veya hizmeti satın alırsan mutlu olursun, almadığın zaman mutsuzsun. O halde reklamın önce insanda mutsuzluk duygusu, eksiklik duygusu yaratması gerekiyor ki, mutluluğa terfi etmek üzere önerilen ürünü satın alsın. Velhasıl mutsuzluk durumundan kurtulmanın yolu satın almaktan geçiyor…

Elbette sadece satın almak değil, herkesin aynı şeyi satın alması, daha çok, daha çok ve daha çok satın alması… durmadan satın alması… Öyle bir insan ki, nedensiz ve amaçsız, dur durak bilmeden satın alıyor, satın almak için satın alıyor ve satın aldığı için ‘mutlu’ olduğunu sanıyor. Reklam sahip ol diyor, insan ol demesi mümkün değil. Metroda bir reklam gözüme batmıştı… batmaması mümkün mü… İştahla çukolotalı pastayı yiyen genç kızın resminin altında: ” mutlu et kendini” yazılmıştı. Reklamda sanki iki farklı kişilik resmediliyordu veya genç kızın kişiliği ikiye bölünmüştü: biri mutsuz olan ve pastayı yiyince mutlu olacak olan, diğeri de yeme fiilini gerçekleştirmek üzere pastayı satın alacak olan… Reklamların tahribatının nerelere vardığının sadece bir örneği… Asgari sağduyu ve düşünme yeteneğine sahip biri daha çok sahip olmak eşittir daha büyük mutluluk denklemine itibar eder mi? Ne kadar sembol ve değer varsa insanları tüketim düşkünü, tüketim bağımlısı [alkol, uyuşturucu… bağımlısı gibi] yapmak üzere seferber ediliyor…

Bir şey üretmek demek doğadan bir şeyler çekmek, eksiltmek demektir ve bu dünyanın kaynakları sınırsız değil… Reklamlar her gün binlerce defa ‘daha çok satın al, daha çok tüket’ diyor lâkin üretilenin bir kısmı çöpe atılıyor. Çöpe atmak için üretimin kural haline geldiği bir dünyada milyonlarca insan açlıkla cebelleşiyor ve hâlâ kapitalist üretim tarzının yegâne rasyonel üretim tarzı olduğuna insanlar inandırılmak isteniyor. Üretim ve tüketim çılgınlığı ve atıklar doğa tahribatını derinleştirirken, insanı alıklaştırıyor, toplumu kirletiyor doğayı yok ediyor. Aslında çöp dağlarına bakarak insanlığın içine sürüklendiği sefil manzaraya dair fikir edinmek mümkün…

Moda ve marka da satın alınanın eskimesine izin vermiyor. Yeni olan muteberdir düşüncesi sürekli tekrarlanıp, tam bir saplantı haline getiriliyor ve tabii durmadan şeylerin yenileri üretiliyor ve yeniye sahip olmak da “mutlu olmak demek”… Reklamlar ürün fiyatlarını yükseltiyor ve ‘kaliteyi ucuza’ aldığını sanan şanslı tüketiciye yükleniyor. Ödediğiniz fiyata reklam maliyeti de dahil… Reklamlar basın özgürlüğünün de düşmanı.

Aslında modayı, “süratle yok olmak üzere üretilen bir şey” saymak mümkündür… Zira, moda doğduğu anda ölüyor… Devam etmesin diye üretiliyor… Bunu, “moda demode olmak içindir” şeklinde ifade edebiliriz… Zira, bir sonraki bir öncekini yok ediyor… Velhasıl tam bir israf ve yok etme aracı… Satın alınan giysilerin bir kısmı bir-iki kullanım sonucu çöpe atılıyor… Eskiden moda kreasyonları, sonbahar-kış ve ilkbahar-yaz olmak üzere yılda iki defa yapılırdı… 2014 yılından itibaren ‘hızlı moda’ (fast fashion’ denilen peydahlandı… Yıl 52 mikro-sezona bölünmüş, artık moda sezonu 2 değil, 52…Bu saçmalığın neden olduğu israfı, doğa tahribatını düşünmek bile rahatsız edici değil mi? Başta Batılı emperyalist ülkelerdekiler olmak üzere, dünyanın ‘mutlu azınlığına” mensup kadınların yılda yaklaşık 30 kilo elbise satın aldığı ve %30’unu hiç kullanmadığı, bir defa bile giymediği tespit edilmiş… Eğer beş yıl hiç giysi (elbise), ayakkabı, çanta ve ayakkabı üretilmese mevcut stoklar yeterdi ama bunların hepsinden bu yıl geçen yıldakinden daha çok üretilecek… İşte kapitalizm böyle bir şey… Fazla söze gerek var mı?

Devamını Oku

“Yerli ve Milli” İflas… T.C. A.Ş’den sevgilerle…

“Yerli ve Milli” İflas… T.C. A.Ş’den sevgilerle…
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Düşüncenin üstesinden gelemeyen, düşünenin üstesinden gelmeye çalışır”…

Paul Velery

Birincisi, boşuna şeylerin adını kimin koyduğu, ‘nereye bakıldığı değil, nereden bakıldığı önemlidir’ denmemiştir… Ve ikincisi, bir toplumsal formasyonun başarısı düne göre bugün neye sahip olduğu değil, karşı karşıya olduğu sorunları çözebilme yeteneğiyle ölçülür…Yüzyıl önce Türkiye kapitalist-kolonyalist-emperyalist Batı’nın bir yarı-sömürgesiydi… Yüzyıl sonra bugün de ‘yeni sömürgesi’… Şimdilerde Türkiye satılığa çıkarılmış bir ülke manzarası arz ediyor… Bu durum, sabahtan akşama ‘milliyetçilik edebiyatı’ yapmalarına engel değil… Ülkenin varı yoğu yerli ve yabancı sermaye tarafından yağmalanır, talan edilirken sabahtan akşama milli marş söyleseniz neye yarar… Hatırlanması gereken bir şey daha var: Sermayenin yerlisiyle yabancısı arasında kayda değer bir fark yoktur… Boşuna, sermayenin vatanı yoktur denmemiştir… Üstelik şimdilerde, neoliberal küreselleşme çağında dünyanın tamamı sermayenin korunmuş av alanı, gül bahçesi haline gelmişken…

II. Abdülhamit
II. Abdülhamit

II. Abdülhamit tahta çıktığında, Osmanlı Devletinin tüm gelirlerinin %80’i bile dış borç ödemelerine yetmiyordu… 1881’de borç veren devletler (İngiltere, Fransa, Avusturya, Almanya, İtalya), Duyun-u Umimiye’yi (Genel Borçlar İdaresi) dayattılar… Aslında Duyun-u Umimiye bir tür parelel maliye bakanlığı veya devlet içinde devletti… O tarihten sonra tuz ve tütün tekeli, damga pulu vergisi, akollü içkiler vergisi, Edirne-Samsun-Bursa ipek öşürü, İstanbul ve birçok bölgenin balık vergisi, tömbek vergisi, bazı vilayetlerin koyun vergisi, gümrük gelirleri ve kazanç vergisine göre ortaya çıkacak fazlalık Duyun-u Umimiye tarafından tahsil edilip emperyalist merkezlere transfer ediliyordu… İşte bu borç belası imparatorluğun çöküşünün başlıca nedenlerinden biriydi… Ve Cumhuriyet rejimi , çöken imparatorluğun borçlarını 1954 yılına kadar ödedi… Hani Cumhuriyet anti-emperyalist bir mücadelenin sonucu kurulmuştu… Yedi düvel dize getirilmişti… Türkiye İkinci emperyalistler arası savaş sonrasında yeniden borçlanmaya başladı… Dışarıya, emperyalist tefecilere oluk-olun kaynak transferi hiç kesilmedi… Sadece bu yıl içinde ödenmesi gereken dış borç 236 milyar, 380 milyon dolar…Velhasıl Şark Cephesinde yeni bir şey yok! denecektir… Borçlandırma bir neo-kolonyalizm pratiğidir…

O halde sadede gelebiliriz… Çöküşün veya aynı anlama gelmek üzere iflas tablosunun geresinde ne var? Buraya neden ve nasıl gelindi? Fakat çöküşle ilgili bir hatırlatma yapmak gerekiyor… Çöküş anlık bir şey değildir. Zamana yayılmış bir süreç olarak tezahür eder… Bir sosyal sistemin, bir uygarlığın çöküşü bir canlının ölümüne benzemez…  Eğer bir sosyal formasyon, verili yasal ve kurumsal çerçeve dahilinde toplum çoğunluğunun temel ihtiyaçlarını (gıda-yeme içme, barınma,  ısınma, ulaşım, sağlık, eğitim hizmeti, güvenlik… ) asgari düzeyde bile karşılayamaz hale gelmişse, orada artık krizden değil, çöküşten söz etmek gerekecektir… Aynı bu gün Türkiye’nin içinde bulunduğu durum gibi… Gerçek durum böyle ama bu ülkeyi yönetenler, -yönetiyormuş gibi yapanlar demek daha doğru- başka şarkılar söylemeye devam ediyorlar… Rahatsız edici ve tuhaf olan, şarkının dinleyicilerinin hala hayli çok olması…

Ülke neden bu hale geldi, iflas tablosunun gerisinde ne var? Aslında iki temel nedenden söz edilebilir: Birincisi, 1980’de alınan virajla, ülkenin neoliberalizme teslim olması; ikincisi de 2002’de Politik İslamcı AKP’ni iktidara taşınması… Faşist 12 Eylül (1980) darbesi koşullarında dayatılan 24 Ocak Kararları, tam bir yeniden kompradorlaşla programıydı… Dışa açılma, ihracat öncülüğünde büyüme tercihi, ekonominin yönünü emperyalist Batı’ya çevirmek demeye geliyordu ki, o tarihten sonra ekonominin temeli aşınmaya devam etti… Ekonominin farklı sektörler arasındaki eklemlenme (karşılıklılık) zaafa uğradı… Sanayinin, tarımın ve hayvancılığın yerlerde sürünüyor olmasının asıl nedeni, 1980’de yapılan emperyalizmle uyumlanma tercihiydi… O tarihten sonra neoliberal reçetenin bir gereği olarak, kamu kaynakları, ekonomik kamu işletmeleri (KİT’ler), kamu hizmetleri özelleştirildi, sermayeye peşkeş çekildi… Şu an itibariyle, özelleştirilmemiş, paralılaştırılmamış, şeyleşmemiş, soysuzlaşmamış hiçbir şey yok! Tabii müşterekler de bütünüyle tasfiye edildi… Oysa, müştereklerden (ortak yaşam kaynakları, yaşam alanları) yoksun bir toplumsal yaşam sürdürülebilir değildir, zira, müşterekler insanları, toplumu bir arada tutan tutkaldır… 

AKP'nin İlk İktidar Yılları
AKP’nin İlk İktidar Yılları

2002’de dinci, Politik İslamcı AKP’nin iktidara taşınmasıyla, yıkım süreci daha da derinleşti. AKP lideri R. Tayyip Erdoğanın ülkeyi bir şirket gibi yönetmeye kalkmasıyla işler zıvanadan çıktı… Artık tüm devlet kurumları ‘şirket kafasıyla’ yönetiliyor ve sonuç ortada… Oysa, devlet mantığı şirket mantığıyla uyuşmaz… Yapılanlar yerli ve milli retoriğiyle servis ediliyor ama söylenenin reel bir karşılığı yok! Esasen Politik İslamcıların bir toplum projesi yoktur… Dünyayı anlamaktan acizdirler… Fakat sömürü, yağma, yalan ve talan söz konusu olduğunda onlarla kimse yarışamaz… 

İflas derinleşmeye devem devam ederken, ‘yerli ve milli’ iktidar yüksek büyümü oranlarıyla öğünüyor… Neymiş efendim, Avrupa %1 oranında bile büyümezken, Türkiye geçen yılın ilk 3 çeyreğinde %4,6 büyümüş… Oysa neyin, nasıl, ne pahasına büyüdüğü, büyümenin kimin için ne anlama geldiği de önemlidir… Kapitalizm dahilinde büyüme sermayenin büyümesidir… Kapitalizm dahilinde yüksek oranlı büyümeye artan yoksulluk, sefalet ve doğa yağması eşlik edebilir ve ediyor… Hayli zamandır durum öyle… Aslında büyüme burjuva toplumunun afyonudur… Yoksulları aldatma, oyalama  aracıdır… Eğer tevatür edildiği gibi, gerçekten büyümeyle toplumsal refah arasında doğru yönde bir ilişki olsaydı, yüzyıllık büyümeden sonra Türkiye bugün bu halde olur muydu?  Esasen kapitalizm halinde para her el değiştirdiğinde GSYH büyümüş sayılır… Dolayısıyla, neden söz ettiğini bilmek önemlidir denecektir…

İflas derinleşir, açlık, yoksulluk, sefalet, doğa yağma ve talanı insan havsalasını zorlayacak boyutlardayken, neden etkili bir muhalefet ortaya çıkıp, aracın rotasını insandan ve doğadan tarafa çeviremiyor… Eğer çöküş söz konusuysa, o çöküşe muhalefet de dahildir de ondan… Daha önce de defaten yazdığın gibi, zemin çökerse üzerindeki her şeyle birlikte çöker… Dolayısıyla, müesses nizamın muhalefetinin şeylerin seyrini değiştirme potansiyeli yok… Toplum sorunlarına yabancılaşmış durumda… Siyaset gerçek sorunlara teğet geçiyor… Ancak yeni paradigmayı hayata geçirebilecek potansiyele sahip örgüt veya örgütler bu yıkım sürecine etkili müdahale edebilir… 

Toplum kritik bir kavşağa gelip-dayanmışken, eski kafayla, eski yöntem ve araçlarla şeylerin seyrini değiştirmek mümkün değil… Dolayısıyla, iki şey yapmak gerekiyor: Birincisi, vakitlice yeni paradigmayı formüle etmek; İkincisi de paradigmayı ete kemiğe büründürecek örgütlülüğü yaratmak ki, bunlar insan iradesini aşan şeyler değil… Faust, “Bana hedefi göster ama beni oraya ulaştıracak yolu da göster” derken tam da söylemek istediğimi ifade ediyordu… 

Ya vakitlice paradigma ve perspektif değiştirilecek, ya da işler sarpa sarmaya devam edecek…  Velhasıl, entelektüel ataletten kurtulmadan, şeyleri adıyla çağırmaya cüret etmeden taşı yerinden oynatmak mümkün değil… 

Ne demeli… T.C. A.Ş’den sevgilerle…

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.