escort ankara - Türk Porno - Ankara Escort Ankara escort, eskort, escort bayan Ankara Escort Bayan arkadaş bulmak istediğiniz ve ihtiyacınız olduğu her zaman Ankara Escort Sitesi.
Delil Karakoçan
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Siyaset
  4. “Şimdi”yi itibarsızlaştıranlardan isteğim: Lütfen E.M. Cioran’ı yanıtlar mısınız?!

“Şimdi”yi itibarsızlaştıranlardan isteğim: Lütfen E.M. Cioran’ı yanıtlar mısınız?!

featured
İz bırakmadan kayıp gittin; senin rüyan neydi peki?

Kürt açılımı felsefî bağlamda “hiçliğe”, “olmaz”a, “imkânsız”a müdahaledir. Durmaksızın ve mütemadiyen “ideal”in barındırdığı hiçliği yoklar, rahatsız eder, sorgular. Arınık ve mükemmel bir toplum değil, ezberi olmayan ve hayatı, çelişkileri ve değişkenlikleriyle uyumlayan bir toplum arzular. Bu arzu hiçliğin karşısına özgür varlığı koyar.

Avantaj ve dezavantaj aynı ailedendir. Biri varsa genellikle diğeri de vardır. PKK’nin feshi ve silahsızlanma süreci bu açıdan da hayli ilginçtir. Avantaj ile dezavantajlar iç içedir. Avantajlıdır; çünkü şiddet ve şiddete dayalı çözümler meselesinde dünya halkları ve insanlığı hemfikirdir. Genel bir “kabul” hasıldır. Hemen hemen herkes ve her kesim sosyal devrim ve değişimlerde “zorun belirleyici olmaktan” çıktığını kabul etmiştir. Yeni tarih, toplum ve devrim yolculuğunda “şiddet”i bir diğer ifadeyle “zor”u aramaktan vazgeçmiştir. “Zor”, tarihsel ve güncel ana planda “doğum yaptıran” konumunda değildir.

Dezavantajlıdır; çünkü toplumsal güçler “zor”un yerine ne koyacakları hususunda genellikle sorunludur. Bu sorun sadece politik-pratik belirsizliklere yol açmamış aynı zamanda teorik ve kavramsal kaotiği, ideal ve mutlakçı kafaların “cephaneliği” haline getirmiştir. Özellikle enfokrasi yani “iletişim ve enformasyon sarhoşluğu” yaşayan ve her türlü sorumluluğun uzağında duran birey, yapı ve çevreleri de hayli “eğlendiriyor” gibidir.

Tam da burada bilgiye olan açlıklarını (!) kaynağından değil, dolaylı yollardan ve çoğunlukla da internet üzerinden gideren ve asla politik ahlaki kaygı taşımayan enfornografistleri anmak gerekir. Full çevrimiçi ve manipülatif hallerinin, değişim güçlerini oldukça geniş bir alan üzerinden tehdit ediyor oluşu, dezavantajlardan bir diğeridir. Burada değişimi genel bir mesele olmaktan çok, Kürtlerin kendi sorunu olarak gören algısal direnci de aynı haneye yazmak doğru olur.

Mutlak ve ideal olanın sefaleti…

“İdeali bulma gayreti” hakikati yadsır.

Eski ya da yeni hiçbir toplum, hiçbir sınıf, devlet, iktidar, parti ya da örgüt ideal değildir. İdeali aramak motivasyon sağlayıcı olabilir ancak kendi içinde saplantılara da hayli açıktır. “İdeal olma” ya da “ideali bulma gayreti” hakikati yadsır. Biraz zorlandığında saplantıya dönüşür ve hayatı inkâr eder.  Sadece hayatın değil emeğin, değerin, değişimin de inkârı olur.

İki nedenle inkârıdır. Birincisi, ideal olan yoktur! İdealin somut karşılığı yine “ideal”dir! “Şey”, “her şey” dir. Arı/saf değildir, “Şey”, her şeyi kapsar. Doğanın diyalektiği “talep”e dönüşen ideali, her durumda yadsır. Doğa bile ideal olanı aramaz ve yaratamaz. İnsanî bünyeye yakışan “kusur”dur, “kusursuzluk” değildir. Tanrılar da kusurludur ve yarattığı her şeyde “kusur” vardır.   Bu nedenle “kusur bulmak” ya da “kusur aramak” harikulâde bir şey değildir. Dolaysıyla “ideal olan” tanrıyla da çelişir. Hatalarla, yanlışlarla, çelişkiler ve paradokslarla dolu bünyesine istemez!

İdeal olan eylemci değil, eylem kırıcıdır. Zira ideali arayan, dayatan; başarıyı, yengiyi, özgürlüğü mükemmeliyete oturtan, yol alamaz. Sadece ütopik değil aynı zamanda mutsuzdur. Cennet bile problemli gelir. Parçalarda ya da parçacıklarda saklı güzelliği, tatmin edici sonuçları ne görebilir ne de algılayabilir.

Kabul etmeliyiz: İdeal gibi, ulus devlet gibi, iktidar gibi, sınır çizmek gibi, sınıf gibi tüm kutsallar, mutlaklığın ininde yatar. Bu “in”de haz ve heyecan yoktur. Milim oynamaz. Sürprizler, duygusal geçişler, öz ve biçim değiştirmeler, alçalma ve yükselmeler pek görülmez.

Mutlak olan yüzeysel olduğu kadar bilinebilirdir çünkü… Kapısında her zaman ezberci hafızlar, inaklar, indirgemeciler, kopyacı şabloncular, kalıpçılar, düz-mantıkçı Aristo’lar durur. Onlara göre güneş doğar ve batar, sonra tekrar doğar ve batar. Önemli olan “doğuş” ya da “batış”tır; eyleminin yarattığı harika değişim ve tabiat değildir. Evrenin sonsuzluğu ve sonsuzluk içindeki bilinmezlik bile kendilerine heyecan vermez. Mutlakçılar için tek geçerli akçe, kalıplardır.

Problem hayatın ışığıdır…

Problem hayatın ışığıdır.

Politik sosyal yozlaşma da ideal ve mutlak olandan doğar. Ancak bu “doğuş”ta hayat yoktur. Yozlaşma sosyal yokluğu-ölümü doğrular. Hayatın doğal akışını sarsan, idealleriyle bağdaşmayan, beklentilerine karşılık vermeyen her şey sadece “yergi” ile muhataptır. Oysa problem karmaşa değil, hayatın ışığıdır. Çözüm, hadisenin kendisinde saklıdır. Şüphe, soru, kaygı, korku, ilgi, arayış problemden doğar ve mutlak idealin inini başına yıkar. Bu hakikati özümseyenler hayatın esiri olmaz; aksine hayatı her gün yeniden kurar.

E. M. Cioran da fazla dayanamaz ve şu soruyu sorar: “Nerede tükettin ömrünü? Bir hareketin hatırası, bir tutkunun işareti, bir maceranın parıltısı, güzel bir firarî cinnet, geçmişinde bunların hiçbiri yok; hiçbir sayıklama senin ismini taşımıyor, seni hiçbir zaaf onurlandırmıyor. İz bırakmadan kayıp gittin; senin rüyan neydi peki?

İdeal olanı, mükemmel ve mutlak olanı isteyenin ancak idealin içindeki hiçlikte boğulanın buna yanıtı var mıdır? Sanmam. Çünkü O, hayatın hiçbir sorunsalında, hiçbir eyleminde, hiçbir başarı ya da başarısızlığında, yengi ya da yenilgisinde yoktur. İdeal büyük kaçış, kabullenmiş yokluktur. “Hiçlik”; ideali, tasarlamış olanı isteyenin kaynağıdır. Toplumsal mücadeleler tarihini “ideal” ya da “ideale yakın” görüp, “şimdi”sini değersizleştirenlere yegane önerim: E.M. Cioran’ı içtenlikle yanıtlamalarıdır.

Hayat son derece basittir…

İz bırakmadan kayıp gidenler” politik toplumsal değişime bu nedenle anlam vermiyor; sanırım biraz da anlamıyorlar. Hayatın reddettiği ölçüler, istekler, ideal ve mutlak sonuçlar istiyorlar. Onlar, hayatta karşılığı olmayan ve olmayacak olanın eskimiş ve aşılmış dünyasında yaşarlar.

Kürt açılımı felsefî bağlamda “hiçliğe”, “olmaz”a, “imkansız”a müdahaledir. Durmaksızın ve mütemadiyen idealin barındırdığı hiçliği yoklar, rahatsız eder, sorgular. Arınık ve mükemmel bir toplum değil, ezberi olmayan ve hayatı, çelişkileri ve değişkenlikleriyle uyumlayan bir toplum arzular. Bu arzu hiçliğin karşısına özgür varlığı koyar.

Hayat düşünülenin aksine pek de karmaşık değildir. “Mutlak”, hayatı değiştirmez bir karmaşa olarak algılar ve o karmaşada “yaşar.” Oysa hayat hatalarla, sorunlarla, çözüm ve çözümsüzlüklerle hayattır. Önemli olan çürütmeden ve inkâra kaçmadan, boynuna hiçlik kemendi takmadan, uyumlu paraleller yaratmaktır. Bu hakikâtten ayrışık her şey, hayatın ritmini bozar. Mutlakçı aklın presine alır ve boğar. İdeal yapı, ilişkiler olmadığı gibi ideal kurum, devlet, iktidar, ulus, toplum ya da parti de yoktur. Kusur; eğer arayış varsa, hayata gerçek değerini verir.

Hayatı böyle algılamak insanı belki “ideal olandan” uzaklaştırır ancak hayata bağlar; hayatın, arayışın, yaratma ve yenilenme eyleminin içine çeker. “Şimdi” tasarlanmış bir yenilgi değil, “yengi-yenilgi” denkleminden kurtulmuş özgür ve iradeli bir yolculuktur. Bu yolculuğu besleyen dogmalar değil, değişen çağ ve topluma yön veren değişim gereksinimidir.

“Şimdi”yi itibarsızlaştıranlardan isteğim: Lütfen E.M. Cioran’ı yanıtlar mısınız?!
Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir