Basit bir erk/iktidar öyküsü değildir bu! “Sözüm meclisten dışarı” değil yani; “meclisten de içeri”dir. İnsanın yücelişini değil, kayboluşunu anlatır “negatifler!” “Ölü canlar”ı, duygusal düzleşmeleri, kör oluşları ve daha başka bir çok şeyi… Pesimist bir tellalın uğursuz duyurusu değildir bu; hayatın bilgeliği.
Özgürlük arayışı tüm insanlık tarihini kapsar. Başlangıçta olduğu gibi bugün de insanın önceliğidir özgürlük. İnsan çok şey kaybedebilir, çok şeyden yoksun kalabilir; kalmak istemeyeceği tek şey özgürlüktür. Zor, ancak gerçekleşebilir bir düştür bu… Bu istencin yarattığı derin duygu, sahip olanı hayata çok şey katacak yolculuklara çıkarır. Lanetlenmiş ruhların taşlaşmış tezahürü olan derin ve ürkütücü kanyonlarından geçmesini sağlar.
Ancak özgürlük duygusu dört temel negatifi reddeder: Güç zehirlenmesini, hayatın basit matematiğe indirgenmesini, duygu düzleşmesini ve empati yoksunluğunu...
Birinci negatif: Güç zehirlenmesi, bireyi kendinden geçirir. Gerçek hayattan alarak İda Dağı’nda, Zeus’un ölümlüleri izlediği yere oturtur. Burada oturanlar hayata ve olaylara yabancılaşarak anlam kaybı yaşarlar. “Güç”, duygularını yutar. Acıyı, yokluğu, yoksunluğu hissetmez yapar. Böylece özgürlük, onlar için tüm ötekilerden ayrışarak özelleşmiş benlik halini alır.
İkinci negatif: Hayatın basit matematiğine hapsolmuş kimlikler özgürlükten uzaktır. “İki kere iki dört” deyip işin içinden çıkan zihinler problem çözemediği gibi özgür de olamazlar. Hayatın başka boyutlarına, başka varyant ve biçimlerine anlam veremediklerinden her defasında çakılıp kalırlar. Çakılı halleri trajikomik olsa da vazgeçmezler. Oysa evren-yaşam, Herakleitos’un dediği gibi, “sürekli akan bir süreçtir, baştan sona değişmedir.” Asla duraksamayan, basit denklemler içermeyen, “dört işlem”e indirgenemeyen bir değişim. ‘Panta rei’: Her şey gider…”
Üçüncü negatif: Empati yoksunları mikro alan ve zamanda yaşarlar. Bu alan makro değil, mikrokozmostur. Geniş alan ve zamanları kabullenmezler. Bir diğerinin hayatına dokunmayı, hayatlarına girmeyi reddederler. Tüm ötekiler, varlıklarına anlam katan değil, anlam bozan sosyal atıktır. Bu algı kendilerini katılaştırır. ‘Ben’liğin şövalyesi yapar. Evreni kendi varlığıyla açıklar hale getirir. Yaşayan tek tür olarak kendini görür olurlar. Zorlanan, acı çeken, haksızlığa uğrayan, haklı olan sadece kendileriymiş gibi bir yargıya tutunarak yaşarlar. Politize ‘Ben’in yarattığı yalnızlık, nefretin psikopolitiğini, yani politik paranoyayı besleyerek hastalıklı/hasarlı beyinler yaratır. Geri dönüşleri olmazsa, kaçınılmaz olarak son durakları nefret söyleminin ocağı Apartheid olur.
Dördüncü negatif: Duygu, yaşam ve ilişkiler bütününün sonucu olarak ortaya çıkar. Aynı zamanda düşünce ve inanç sistemleriyle de ilişkilidir. Evrendeki her şeyden, her olay ve devinimden beslenir. Mutluluk, üzüntü, korku, şaşkınlık, sevgi, nefret, dayanışma, paylaşma vb. biçiminde dışa vurur.
Bundandır ki duygu, en büyük disiplin ve sağaltıcıdır. Sosyal insanın en temel sorunu yaşadığı duygu yoğunluğu değil, “duygusal düzleşme”dir. Çoğunlukla “kişinin hiçbir şeyi umursamadığı bir kayıtsızlık durumuna yol açar.” His kaybı ve tepkisizlik hali, toplumsal varlığı bir anda bayağılığa ve ruhsal boşluğa çekerek “ölü canlar”a dönüştürür. Boşluk, duygusal düzleşmenin evreni haline gelir. Duygu, insanı uçurumlardan alıp hayatın öznesi yaparken; duygu düzleşmesi, hiçliğin tutkunu yapar.
Spinoza’da da duygu, “kendinde ve kendi içinde” değildir. Spontane oluşmaz. O, idealin etkisi sonucu deneyimlenen varlıksal değişimlerin ta kendisidir. Diğer tüm duygular gibi özgürlük duygusu da bu deneyimle oluşur.
Günümüz insanının duygusal düzleşme yaşıyor oluşu Öteki’ni fena halde ıskalar. Bununla da kalmaz Spinoza’ların, Schspenhauer’lerin, Nietzsche’lerin tutkulara, iç duygulara seslenişiyle yarattığı olgun insan ve hayata da yabancılaştırır.
Bu felçli durum, insanın olgunlaşma, özgürleşme edimini güçleştiren musibetlerden bir diğeridir.
İnsanın kayboluşunu anlatır negatifler!

Bundan olacak ki, musibetten müptela olanların Öteki’leri tek vuruşta ikiye bölen kılıçları vardır. Parmak sallayışları, aba altından sopa gösterişleri… Bir de inanılmaz ihtirasları ve kendi varlıkları dışında kalan her şeyi, herkesi ezip geçme arzuları tabi…
Saptamalar basit bir erk öyküsü değildir. “Söz meclisten dışarı” değil, “meclisten içeri”dir. İnsanın yücelişini değil, kayboluşunu anlatır “negatifler!” “Ölü canlar”ı, duygusal düzleşmeleri, kör oluşları ve daha başka bir çok şeyi. Pesimist bir tellalın uğursuz avazı değil; kavramların bilgeliğidir söylenip duran!
Velhasıl kayboluyor varlık! Hayal kurdurmuyor dil. “Her şeyin akış içinde olduğunu ve sürekli değiştiğini” söyleyen bilgeleri bilmeyenlerin cehaletindendir, duygusal düzleşmeye angaje düşsüzlük.
Oysa, sayısız soru ve kaygıyla baş başa kalan, derin ruh üşümeleri yaşayan birey ve toplumlar yaratmak değildi ütopya! Önce insanı cesaretten-kaygıya doğru iterek sönümlenmiş duygu dünyasının yorgunu yapan cehaletle yüzleşmeli insan. Bu yüzleşmeden çıkar özgürlük! Budur, özgür birey olmanın, olgunlaşmanın diyalektiği!
Reel insanın problemi…
Şey’leri yücelten ve kutsal nesneler, sonuçlar arayan her insan zorlanır. Zor gelir yemin bozmak mesela! Avlanmadan dönmek! Eve aş getirmemek! Düş kurup yeniden başlamak; yeniden yürümek zor gelir. Erk’in değişmeyen bakışı altında, değiştiremeden değişmek çok daha zor!
Ancak reel insanın yaşadığı problem bu değildir. Herakleitos’u anımsayalım: “Her şey akış içinde. Sürekli akan bir süreçtir, baştan sona değişmedir ” “Her şey gider.” Diyalektiğin temel prensibidir bu. Her şey, herkes, her yapı değişir. Asla duraksamayan, basit denklemler içermeyen, dört işleme indirgenemeyen bir süreç bu! Zıtlar bir birini çeker, etkiler ve değiştirir. Böylece özgürlük an gelir düş olmaktan çıkar!
Reel insanın problemi, aslında Erk’in vandallığı değildir. Erk’le kurduğu ruhsal bağ, yüklediği anlam ve ondan beklentileridir. Sahip olduğunu yücelten, hayatında kutsal nesneler ve sonuçlar arayan metafiziği; sabit fikirliliğidir.
Kısacası, olgunlaşmanın musibetidir her defasında darbeleyen, erk/iktidar/devlet değil. Velhasıl, zihnindeki negatif atıklardan kurtuldukça değişir, sonra özgürleşir insan.
Özgürlüğün ruhsal kodları…
Özgürlük, toplumsal doğanın bütünüdür. Doğada var olan her şeyi, her herkesi kapsar. Ezilen-ezen, zayıf- güçlü, azınlık – çoğunluk herkesi sarar. Din, dil, ırk, ulus, etnik kimlik ayırdı yapmaz. Ötekini, farklı sosyal sınıf ve yapıları içine alarak toplumsallaşır. Biri ötekinden bağımsız olarak özgür olamaz.
Bu tanıma girmeyen demokrasi ve özgürlükler kim, hangi güç ya da sınıf öncülüğünde gelişirse gelişsin sadece klan-kabile-aşiret özgürlüğü; ulus-devlet özgürlüğü olabilir. Demokrasisi de öyle…
Olgun bireye evrilme çabası içinde olmalı insan…

Şiddetin, inkarın, yoksunluğun tarifsiz acılar yaşattığı doğrudur. Ancak, acı veren şey ve durumları anlayan, metanetle karşılayan daha olgun bireye evrilme çabası içinde olmalı insan. Böyle olunca hayatta yalnız olmadığımızı anlarız. Özgürlük duygusu böylece birinden -diğerine geçer. Geleneksel sınırları, duygusal bariyerleri aşarak kolektif talebe dönüşür. Dahası, acıları yarıştıran akıl yenilir. Kaos, kargaşa, çatışma ve anlamsızlık gibi tüm kötü güçlerin yaratıcısı Nyks kaybeder.
Toplumsal barış ve özgürlüğün amentüsü empatidir. Ancak “Goblin Modu”nda olanlar; yani, “toplumsal kalıp ve normları reddederek, kendi imajlarına bakmaksızın, hazcı ve dağınık yaşam tarzı sürenler” (sosyal lümpenler) empati yapmazlar. Cassandra Sendromu’nu yaşayanlar gibi, tarihsel ve güncel doğruları dile getirenlere inanmazlar. Böylece hakikati ve onu dile getirenleri yalnız bırakırlar. Mitoloji de şöyle bahseder: “Apollon tarafından lanetlenmiş Cassandra, hakikati önceden görüp haber verdiği halde kimse ona inanmadı…” Bu da, Troya savaşına ve savaşın sonunda Hektor’un trajik ölümüyle sonuçlanacaktı…
İnançsızlığın da, kaygıların da öznesi biziz. Bariyerler kendi içimizde. Sığındığımız şey kendi güçsüzlüğümüzdür. Önce kendimize inanmalıyız. Kendimizi aşmalıyız. Kendimize güvenmeliyiz. Sonra da Cassandra’lara… Olgunlaşarak insan olmanın, negatifleri çözerek özgürlüğe yürümenin yoludur bu…
