“Nerede o güzel gözler
O mavi bakışlar nerede
Seven, ‘seviyorum’ diyen
O kalp casusu gözler…”
Doğa, En şefkatli annedir. Onun kollarında büyüyenlerin gözleri, sevgi dolu, müşfik ve güzel olur. Onlar, yürekleriyle yaşar ve sever. Goethe, doğayı, “her yaprağında derin yazılar olan biricik kitap” olarak betimlerken, aslında, her şeyin doğadan geldiğini, insanın doğadan öğrendiğini anlatmak ister. Doğallık, insanın en güzel halidir ve bir anlamda doğayla uyumu, yakınlığı, içiçeliği anlatır. Bu nedenle “doğal olan hiçbir şey utandırıcı değildir”. Utandırıcı olan ve utanç veren; insanın, doğal halini yitirmesi, ondan koparak bir başka “insan” olmasıdır. Gözlerini yitiren insan, bir başka insandır.

Doğal insan; sözü kısa, bakışları uzun tutan insandır. Uzun uzun bakmasını bilen ve bakabilecek gözler bilen insan… Hani derler ya “bazı dudakların bitiremediği cümleyi gözler tamamlar” diye, işte öyle… Gözler, onda her şeydir. O, gözlerle bakar, hisseder, sever ve dokunur. Gözler onda ışıl ışıldır. Leyla ile Mecnundur. Zira biliriz ki, “gözlerin ışığı güneşten daha aydınlıktır” (La Fontaıne) ve yine biliriz ki, tatlı sıcak bakan gözlerin derinliklerinden akıp gelen pırıltılar kadar yakıcı, etkili, cezbedici, mıhlatıcı bir başka şey yoktur. Mevlâna, bu nedenle “insan gözden ibarettir. Geri kalan deridir. Göz ise dostu görendir” demiştir. Öyledir, gerçek anlamda insan, gözden ibarettir ve her şey gözde gizlidir. Bu nedenle her şey unutulmuş, ancak gözler unutulmamıştır. Akıl, özlem hep gözlerde kalmıştır. Aşkın da sevdanın da kaynağı gözlerdir. Önce gözler çarpmıştır seveni. Yârin aklını başından alan da bir çift gözdür.

Gözlerin konuştuğu dil her yerde aynı olsa da aynı cümleleri kursa da, bütün mesele, “ruhları görebilecek gözler edinmektir” (Lord BYRON). Doğanın, seven kalplerin, yemyeşil ovaların ve ağaçların, mor dağların, akan suyun, suya uyuyan güzelin yarattığı sevginin gözü… Ruhları görebilecek, soğuk, tutuk yüreklerin şifresini çözebilecek, bir öpücük gibi hayata döndürecek gözler… “Çünkü biliriz ki, hayatın ışıkları kısıldığı zaman, yalnız sevginin gözü uyanık kalır”. Ve bu gözler, umutsuz, bitik bir insanı uçurumdan almak gibi, hayata döndürmek gibi, sayısız hayat kurtarmak gibi anlamlı, derin ve baş döndürücüdür.
* * *
Hüzünlenmek, ağlamak, gözyaşı dökmek insanın arı, saf halidir. Gözlerden ibaret insanın, doğal, içten duygulanımı, dile gelişidir. Zayıflığımızı değil, insan oluşumuzu ele verir. Gülen, kıpır kıpır gözler kadar, ağlayan gözler de derin anlamlar taşır. “Gözyaşları, acının sessiz sözleridir” bir de. (Voltaıre) Ve sevgiyi, acının sessiz sözleri büyütür. Sevgi, acıyla yoğrulmuş tatlılıktır ve gözler, sevgiyle yaşarmadıkça gönülde gökkuşağı oluşmaz. Gönül şenlenmez, çocuksusu, güzel sevinçler yaşanmaz.
Ağlamak, arınmaktır bir de. Bu nedenle, “ağla ağlayabildiğin kadar” demiştir Melike. Ağla ağlayabildiğin kadar. Mitolojiye bir bakın, Ayağı tez Akileus, Troya yiğidi Hektor, tanrı ve yarı tanrılar, yarı ölümlü ve ölümsüz kahramanlarda da hep gözyaşı vardır. Ağlamaktan şişen gözpınarları kurumuştur. Cesaret, yaratma ve kazanma istenci, aşk ve sevgi, güzellik ve doğallık, bağlılık ve sadakat gözyaşlarında gizlidir çünkü. Birde saflık ve duruluk… Bu nedenle “gözyaşlarıyla yıkanan yüzden daha temiz yüz olamaz” der, Shakspeare.

V. Hugo, kapalı gözleri, “ruhu seyretmenin en güzel şekli” olarak tanımlasa da ben; açık, kocaman, çakmak ceylan gözleri yeğlerim. Baktığı yeri yakan gözleri… Ve gözlere susadım ben, ruhun ve yüreğin derinliklerine bakan, hep arayan ve bulan, bulduğunu sahiplenen, seven gözlere… Hafizi Şirazi’nin şu sözleri bağlar beni: Bir yerde gören göz yoksa orada güzellikle çirkinlik birbirine eşittir. Karışır birbirine yani, ayrılmaz, bilinmez olur. Böyle bir âlemde yaşıyoruz şimdi. Güzellik ile çirkinliğin birbirine eşit olduğu; gören gözlerin, görmez olduğu bir alem.
* * *
Bir yürek aralıyorum sonra, aralıkta durup soruyorum; “Ben artık gözlere bakmaya korkuyorum” diye yanıtlıyor genç/güzel kadın; zorlayarak son sözcüğü. Genç kadının bu sözleri ne hatırlatır size, akla ne getirir, bilmem ama, “çünkü” diyor genç kadın, “çünkü, yalan görmek istemiyorum”.
Yalan sarmış dört yanımızı. Bakar körlerle dolu kâinat. Ve unutulmuş yüzler yorar bizi. Ve her gün, her saat, her an; birileri geçer yanımızdan/ yanı başımızdan ve biz, başkalarının yanından, dokunmaz elleri ellerimize, ellerimiz ellerine, teni tenimize, tenimiz tenlerine ve dönüp bakmadan yüzümüze/yüzlerine; göz göze gelmeden, göz göze bakmadan yani, her gün, her an biraz daha unutarak birbirimizi ve kaybederek gözlerimizi yaşayıp gidiyoruz işte…
Ayıbımız arttıkça, soğudukça ruhlarımız, yalan gelip oturdukça yanı başımıza, gözleri de kaybediyoruz bir bir. Yalan görmek istemeyen gözleri… Birbirimizin gözlerine, o anlamlı iki hayat pınarına, o çocuksu parıltıya bakmadan konuştukça yani, söyleyin şimdi, nasıl severiz birbirimizi, nasıl tanırız ve o hep beklediğimiz sımsıcak eller, nasıl kayar ellerimize, nasıl ısıtır sözler bizi?
Sahi nasıl?
