Atlas, mitolojik bir kahramandır. O, “dünyanın son bulduğu bir yerde güzel sesli Akşam perilerinin karşısında dimdik ayakta durup Gökkubbe’yi taşır”. Dünya yerle yeksan olmasın diye, yeryüzü ile gökyüzünü birbirinden ayrı tutan sütunların taşıyıcılığını yapar. Evrenin ve hayatın koruyucudur. Atlas, yükü taşımaktan vazgeçtiği anda sütunlar devrilecek, böylece yer ile gök birleşerek hayat son bulacaktır.
Dünya sanıldığından da ağır bir yüktür. Bu yükü omuzlamak, Atlas için sonsuz ceza, biz dünyalılar için de sonsuz yaşam anlamını taşır. Mutluluklarımız, güzel güneşli günlerimiz bir yönüyle dünyayı omuzlarında taşıyanların eseridir. Harcında sadece kendi uğraşlarımız yoktur. Bu zorlu yolculukta evren/insan için bedeller ödeyerek büyük acılar yaşayanların emeği belirleyici önemdedir.
* * *Mit’ler bunu doğrulayan öykülerle doludur.

Prometheus, “öngörülü” bir tanrıdır. Ateşi çalarak insanlara vermiştir. Prometheus’un bu eylemi insanlığın aydınlanma tarihine büyük katkı sunmuştur. Her büyük çıkışın, aydınlanma, özgürleşme eyleminin bedeli ağırdır. Yüreğimize baskı yapan trajik öykülerle doludur. Zeus, Prometheus‘u suçundan dolayı sonsuz işkenceye mahkûm etmiş; bir kayaya bağlanarak karaciğeri yırtıcı kuşlara yem ettirmiştir. Ancak her defasında ciğerleri kendini yenilemiştir.

Tarihe ve tarih yapıcılarına saygı elbette insan olmanın gereğidir. Biz ki, körleşme ve egolarımızın ruhunuzu incittiği tarihsel bir kesitin eksik ve problemli canlılarıyız. Erdemi, olgunluğu, hak bilirliği dışlayarak bir yere varamayız. Kabul etmeliyiz.
Yerkürenin sahibi biz değiliz. Değerler, birikimler, tecrübeler, yaratılar bizim eserimiz değildir. Uygarlık yürüyüşünde de ayak izlerimize pek rastlanmaz. Sen, ben, o, biz hepimiz yaratıcı direncin sürekliliğini sağlayan bilgeliğin ve bilge aklı ve emeğinin ürünleriyiz.
Tarih bizlere, sadece idealleri ve inançları için değil, tüm insanlık için bedel ödeyen sayısız trajik örnekler sunar.
Yaşam alanlarımız da akıl almaz baskı, yasak ve işkenceler karşısında cesaret ve inançla duran bilgelerin ve bilgeliğin yaratısıdır.

Buradan bakıldığında insan ve insanlık için hayatın başlangıcında mitolojik kahramanlar ve bu kahramanların betimlediği bilgeleri görürüz. Trajik çarpmaları, sayısız denemeleri, yanılgı ve yenilgileri, geri çekilmeleri de olsa, saygın ve nitelikli bir başlangıçtır bu… Ve bu efsanevi hakikat, insanın düşünsel, sosyal ve ruhsal evrimi açısından mihenk taşıdır.
Örneğin, filozof matematikçi ve astrolog Hypatia (Hypatia bir kadındır) şöyle anlatılır: “Hypatia’yı iki tekerlekli bir at arabasından zor kullanarak indirdiler, Caesarium adını verdikleri kiliseye götürdüler ve şiddet kullanarak soydular. Sonra yüzünü tahrip ettiler ve son nefesini verene kadar ellerindeki keskin deniz kabuklarıyla vücudunu parçaladılar. Sonra bedenini dört parçaya ayırdılar ve bu dört parçayı Cinaron diye adlandırdıkları yere götürdükten sonra yakıp kül ettiler.”

Neden?
Çünkü Hypatia, hayatı yorumlamaya ve değiştirmeye cesaret ederek kiliseyi, engizisyonu çiğnemiştir. Mutlak karanlığa karşı; içindeki kıvılcımı, ışığı ve aydınlığı görmüştür.

Bundandır ki bir düşünür ve felsefeci olan Sokrates de “Atlas’ın omuzlarında tuttuğu dünya”, yani yaşadığımız anakara karanlığa gömülmesin diye baldıran zehrini içmekte tereddüt etmemiştir! Sokrates, kaçıp kurtulmasını salık verenleri umursamamış, baldıran zehrini içerek ölmüştür!

Spiritüalist yazar ve mistik şair Hallacı Mansur, darağacına çekilip parça parça edilerek idam edilmiştir. Mansur’un bu duruşu ona sadece onur bahşetmemiştir, insanın yani bizlerin anlam arayışını da ivmelenmiştir. Baldıran zehri, yeni dünya arayışımızı, hakikat yolculuğumuzu mayalar! İlâhiyatçı, hekim, haritacı, hümanist Miguel Servet, kilise tarafından kitaplarıyla birlikte yakılarak öldürülürken de aynı misyonu taşımıştır.
Matematikçi filozof gökbilimci Pisagor, bilim için öğrencileriyle birlikte ateşe verilerek yakılmıştır. Felsefeci, şair Bruno, engizisyonca “sapkın” ilan edilerek Roma’da diri diri yakılarak idam edildiğinde de onu ödünsüz kılan yaratıcı direncin sürekliliğini sağlama tutkusudur. Bugün bile “Bruno” adı, her birimizi heyecanlandırır. Duyduğumuz saygı ve güven terapi gibi gelir. Her birimizi insana ve insanlığın anlam yolculuğuna çeker, sürükler…

Daha birçok örnek vardır. Kimyager, hukukçu Lavoisier de giyotine giderken hayattan ve ideallerinden kopmamıştır. Tarih onun için şu notu düşer: “Lavoisier, boynunun vurulmasını beklerken kitap okudu. Cellat, onu giyotine götürmek için yanına geldiğinde, Lavoisier, nerede, hangi sayfada kaldığını unutmamak için okuduğu kitabın arasına bir kitap ayracı koydu.” Hey hat!Bu nasıl bir incelik! Nasıl bir direniş estetiği! Ne derin bir düşünce! Ne anlamlı bir mesaj! İnsanlığa, bize, her birimize ne harika bir öğüt!Giyotine giderken bile okuduğu kitapta nerede kaldığını unutmamak için ayraç koymak! Yaratıcı direncin sürekliliği, döngüsel inancıdır bu…

Yakın tarih örnekleri de vardır. Ancak uzatmaya gerek yoktur, yeterlidir. Ancak şu pasajı tekrarlamakta fayda vardır: Evren gibi, bugünkü hayatı da biz yaratmadık. O, tarih boyunca zorbaların, özellikle de engizisyonun akıl almaz baskı, yasak ve işkenceleri karşısında cesaret ve inançla duran bilim insanlarının ve bilgelerin eseridir.Şükran ve minnetle!

Gerek bilimsel araştırmalar ve araştırmalar sonucu gericilik tarafında giyotine gönderilen bilim adamların son duruslari, çağımızda bu unsurlara karşı nasıl bir duruş sergileyecegimizi ortaya koyan zevkle okuyacagimiz bir yazı. Mitolojik anlatımlar ve tanrısal güçlere karşı tavırda, şu an reeldeki tanrilar karşısında nasıl olmamız gerektiğini anlatan bir yazı… Herkesin okumasını ve sonuç çıkarmasını öneririm.