Delil Karakoçan
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Narin bir çocuğun düşündürdüğü…

Narin bir çocuğun düşündürdüğü…

Kalbi duran, bir yerlerde cansız yatan Narin mi gerçekten? Yoksa körleşmenin kutsadığı Hiç’lik dünyasında kaybolup giden bizler miyiz?

featured
“Narin” bir çocuğun düşündürdüğü...

“Aranan çocuk ölü bulundu!” Sağ bulunan o kadar az insan, az çocuk var ki! Bu “az”lık, her birimizi hayattan, güzel şeyler ümit etmekten alıkoyuyor. Bir çocuğun gülümseyişinde çiçeklenen güzelliği görmeyecek kadar kör, sevmeyecek kadar nankör bir devinim içindeyiz. “İçimizdeki çocuğu” kaybedince kendimizi de kaybediyoruz. Harika hissettiren gönül gözümüz yok artık. Sayısız maskeye sakladığımız kötülükler her gün birlerinin; bir kadının, çocuğun, canlının canını yakıyor.

Çocukluğumuzdan kaçtıkça, çocuklar da bizden kaçıyor. Düşlerine kurduğumuz barikatlar sadece geleneklerden, törelerden, tensel ve tinsel açlığımızdan ibaret değil. Birey ve toplum olarak cehaletimizle her geçen gün daha çok ürkütücü oluyor; acıma duygumuzu yitiriyoruz. Kendi yaşamımızla yüz göz oldukça, araya mesafe koymadıkça kendimize olan saygımızı da yitiyoruz. Kendimize bile söz geçiremez, bir şey anlatamaz, ikna edemez hale geliyoruz.

Bir tür “körleşme”dir bu!

“Körleşme”yi bilir misiniz? Orada Elias Cenetti’nin, Profesör Kien diye bir karakteri vardır. Her şeye mesafeli duran, kendine karşı bile bağı, duygusu, saygısı olmayan, günlük rutini değişmeyen, hep aynı şeyleri yapıp duran bir karakterdir bu. Zamanla bu karakter “zayıf kişilikli ve uzun boylu bir Hiç” haline gelir. Bizim, her birimizin zamanla geldiği gibi…

“Hiç” olanlar, duyarlı insanlar olamazlar. Kendilerinin olmayan hayatı sevmezler ve başka hayatlara ilgi duymazlar. Olup biteni sadece izlerler ve bir izleyici olarak sadece çetelesini tutarlar. Dahası her olayı, olup biten her şeyi kendi “Hiç”likleri içinde tüketirler. Her birimizin tükettiği gibi!

Bekleyerek tükeniyor ve tüketiyoruz. Her birimiz “Ölüm Bekleyenler Kulübü” üyesi gibiyiz. Bu kulübü duydunuz mu? Muhtemelen duymadınız. Çünkü böyle bir kulüp “yok!” Ama anlayış olarak “var!” Hatta (samimi olanları tenzih ederek söylüyorum) çoğumuz bu kulübe üyeyiz! Sevgi dilini, insan ve doğa dilini çoktan yitirdik. Hiçliği, çaresizliği yücelten muazzam bir dilimiz; duygu ve düşünce ağımız var artık… Bu ağ sürekli büyüyor, genişliyor…  Bu kulüpte istismar, ölüm gibi trajik olayları bekler, sanal kanallarımıza malzeme yaparız! Narin’i ve daha başkalarını yaptığımız gibi…

Çünkü gönül gözümüz kapalı. Objektiflerimize takılmayan, görsellerimizde yer almayan hiçbir şeyin değeri yok.

Çünkü gönül gözümüz kapalı. Objektiflerimize takılmayan, görsellerimizde yer almayan hiçbir şeyin değeri yok. Çünkü, kimliğimiz de benliğimiz de varlığımız da kıymetimiz de bu görsellerden yani “sahip olduklarımızdan” ibaret! Varlığımız naçar ve aciz bir bünyeden müteşekkil! Tüm çabamız, gayretimiz çocuklara, yoksunlara, istismar edilenlere, horlananlara, itilip kakılanlara, ötekileştirilenlere sahip çıkmak değil. Kesinlikle değil!  Hiçliğimizde gömülü körleşik benliğimizi doyurmak…

Çin’den bir örnek…

Bakın, Çin’den bir görsel haber: Kıyılarda tsunami yani dev dalgalar. Yüzlerce insan ellerindeki telefonlarla dev dalgaları görüntülemeye çalışıyor. Hiçbiri, birilerini kurtarma uğraşı, telaşı içinde değil.  Odaklandıkları tek şey dev dalgalar. Kıyıya vuran dev dalgalar her defasında birilerini yutuyor, altına alıyor ancak kalabalığın umurunda değil. Önemli olan hayat değil, hayat kurtarmak hiç değil. Daha çok görüntü almak, daha çok tıklanmak, daha çok beğeni ve takipçi toplamak! Böylece daha çok görünür, bilinir olmak! Toplumcu bir gelenek ve geçmişten gelen varlığımızın acınası özetidir bu!

Farklı mıyız?
Değiliz!
Ama farklı olanlar, gönül gözü kapalı olmayanlar da var! Farklı olanlar bir biçimde kendini gösteriyor. Görsel ve sözsel şovlar yerine, farkındalık yaratmaya, ses vermeye, ses olamaya çalışıyor! Bizler gibi trajedi avına çıkmıyor! Dramatik foto altları yazmıyor! En trajik sahnelerden en komik sahnelere aynı zaman diliminde geçip, her birini aynı anda sahiplenip trajikomik hallere düşmüyor!

Kalbi duran, bir yerlerde cansız yatan Narin mi gerçekten? Yoksa körleşmenin kutsadığı Hiç’lik dünyasında kaybolup giden bizler miyiz?

Sahi kim?

Narin bir çocuğun düşündürdüğü…
1

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

1 Yorum

  1. Malesef acı ama, bu gün ki tek gerçekliliğimiz bu.