Türkiye’de son olaylar Cem Karaca’nın şarkı sözlerini hatırlatıyor: “Bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete…” Kıyamet, “ürkütücü cehennem” vurgusunu içerir. Ancak kimsenin ürktüğü/korktuğu yok gibi! Bu cehennemi hezeyanlar için kimse “kıyameti koparmıyor…” Aksine açlık gidererek dehşet bir tatmin yaşıyor! Cehalete eşlik eden lümpenleşme arttıkça, en korkunç ve yıkıcı olaylar, söylem ve davranışlar bile alkışlanıp normalleşiyor!
“Aidiyet göçü”nün sosyal sonuçları…
Peki neden? Çünkü yaşanan “aidiyet göçü”, Apartheid rejimlere entegre yeni yıkıcı kimlikler yaratıyor. Türkiye insanını Elıas Canetti’nin “Körleşme” adlı romanındaki “kafasız dünya”ya çekerek serseri mayınlara dönüştürüyor. Kültürel düzey düştükçe, cehaletle yaşayan ve aparheid kaynaklardan beslenen yığınlar, başka dünya ve yaşayışları hayal bile etmiyor!
Cehalet körleşmenin anasıdır. Aidiyet göçü, (yani) kendini yadsıyıcı (inkârcı) ataklarla varlığını apartheid’in içinde görme hali; ırkçı şoven davranışları ardışık reflekslere dönüştürüyor. Sosyal ve ruhsal çözülüşlerin, yoksunluk ve umutsuzluğun tetiklediği kimlik ve kişilik yitimi, aidiyet göçünü daha da arttırıyor.
Ne insan kaybı ne paranın değer kaybı ne dövizdeki yükseliş ne enflasyon hiçbiri önemsenmiyor! Ne alım gücünün düşüşü ne pahalılık ne işsizlik sorun olmuyor! Ne beyin ve beden göçü ne itibar kaybı ne ahlaki çöküş ne yolsuzluk ne kara para aklamalar asla rahatsız etmiyor! Tek sorun “Öteki(ler)!”

Yaşanan milliyetçilik değil, ırkçı/şoven milliyetçiliktir
Ancak yaşananları ıskalamamak için doğru tanımlamak gerekir. Yaşananlar milliyetçilik değil; ırkçı şoven milliyetçiliktir. Irkçılıktır, şovenizmdir.
Milliyetçilik tarihsel ve evrimsel bir süreç izleyerek bugünkü halini alır… Önce kıta Avrupa’sında görülür; sonra bütün dünyada… Kral, Hükümdar, Sülale ya da Hanedanlık alanında ortaya çıkan siyasal aidiyet duygusunu bu yapılardan (Kral, Hükümdar vs.) bağımsız olarak “halklaştırma”yı amaçlar. Erk’in sahiplendiği ulusal ve siyasal aidiyeti “halk”a indirgeyerek reformcu bir anlayışla sosyalize eder.
Bu niteliği ile ilk başlarda siyasi aidiyet ve itaati halkın ortak iradesine dayandırmayı öngörür. Bu anlamda 19. yüzyıl milliyetçiliği radikal, anti monarşist yerleşik düzene karşıt bir düşünce özelliği taşır. Fransız Devrimi’yle pratikleşir. Fransız Devrimi ilk prototiptir. Sonrasında Napolyon istilasına karşı Almanya’da vücut bulur.
20. yüzyıl milliyetçiliği 19.yüzyıl milliyetçiliğiyle aynı özellikleri taşımaz. Mussolini, Hitler, örneklerinde görüldüğü gibi saldırgan yayılmacı bir karakter kazanır. “Milliliği” “halk” kimliğinden çıkararak ırkçı, faşist bir karaktere bürünür. Burada artık “halk”, “halkın aidiyeti” gibi rasyonel olgular, hedef ve amaçlar yoktur. Tekçi devletçi yapıların ötekiler üzerinden geliştirdiği özel ve ayrışık baskı biçimleri vardır.
Irkçılık sadece sosyal ayrımcı bir kavram değildir. Genel anlamda kandaşçı yani aynı soydan gelenlerin ya da “aidiyet göçü” ile kendilerini bu soya ait görenlerin, başka soydan olanları aşağılaması; soykırımcı şiddeti haklı ve meşru görmesidir.
Irkçı kendi etnik kültür değerlerini tek kriter olarak belirler.

İlginç olan şudur. Bu tabloda şiddetle sindirilmiş birey ve toplumlar, (Türkmenler, Lazlar, Gürcüler, Terekemeler, Kürtler, Çerkezler, Rumlar, Ermeniler vb.) egemen ulus ve kültürle (örneğin Türklük) kendini tanımlar ve tanıtır. “Türkçü” bir aidiyet oluşturur. Dolaysıyla ırkçılık sosyolojik bir kimliğe dayanmaktan çok tekçi-ulusçu aidiyetlere dayanır hale gelir.
Burada ırkçı kendi etnik kültür değerlerini tek kriter olarak belirler. İşgal ya da ilhak edilen sınırlar içinde sistematik holokost süreçler işletir. Biyolojik farklılığın bireysel ve kültürel meseleleri belirlemesi gibi bir anlayış geliştirilir. Birey, kendinden geçmiş biçimde kendi ırkının imtiyazlı ve üstün olduğunu var sayar. Öteki’ne alan tanımaz. Mutlak tabiiliğini arzular ve dayatır.
Dahası apartheid rejimler de bu holokost süreçler içerir. Toplumlar da aynı yolla kışkırtılarak ırkçılığın saldırgan yığınları haline getirilir.
Irkçılık iç baskı ve yoksulluğu tolere eder.
Burada baskı, yokluk, yoksulluk, sosyoekonomik sorunlar/krizler, kültürel gerilikler engelleyici rol oynamaz! Aksine ırkçılığı daha da kışkırtarak saldırganlaştırır.
Paradoks gibi görünen bu durum, rejimlerin baskıcı karakterini tolere eder. Kışkırtılmış yığınlar baskı merkezlerine değil, bu merkezlerin hedef gösterdiği ya da göstereceği Öteki’lere odaklanır. Irkçı milliyetçilik yaşam biçimi haline gelince toplumdaki lümpenleşme, holiganlaşma artar. Hatta bu durum, şiddete, saldırganlığa, yok saymaya, baskıya, ilhak ve işgale göz yumarak kayıtsız şartsız onay verir. Önemli olan insan, hak ve özgürlükler değil, düzendir. Beka söz konusu olunca, her şey ve her yol mübahtır. Hiçbir şey acı vermez!
Şöyle özetlenebilir.
Türkiye’de olup bitenler milliyetçilikle ilgili değildir. 19. yy. milliyetçiliğinden izler taşımaz. Bu anlamda milliyetçilik yerine ırkçılık hatta şovenizm kavramını kullanmak daha doğru ve yerinde olur.
Farklı ve özgün yan şudur. Türkiye’de milliyetçilik; artı ırkçılık artı şovenizmdir. Şovenizm ise, “özgün anlamda abartılı, saldırgan ve düşmancıl bir vatanseverliktir. Ulusal üstünlük inancıdır.” Kendinden olmayanlara karşı mutlak nefret ve kin beslemek ve bu duyguyu yatay ve dikey olarak basamaklamaktır.
Burada şu hakikatin altını çizmek gerekir: Irkçı şoven hezeyanlar; bireyin gerçekten de suç işleyip işlemediğine, birine ya da birilerine zarar verip vermediğine bakmaz. Bir katil, bir saldırgan olup olmadığını önemsemez. Etnik kimliğine, Öteki’liğine bakar! Bu kimliklerin inkârcı olup olmadığına, “göç” edip etmediğine, eriyip erimediğine, hakim milliyetçiliğin parçası olup olmadığına bakar.

Üç ana unsur…
Pratik bilgi: Milliyetçiliği özellikle de şoven milliyetçiliği besleyen uç ana unsur vardır: Birincisi, erk eliyle yürütülen merkezi ve yaygın eğitimdir.
İkincisi, devlet ile toplumu bütünleştiren kitlesel törenlerdir. Bayramlar, kutlamalar, anmalar, şölenler, festivaller, stadyumlar, müsabakalar bunlardan başlıcasıdır.
Üçüncüsü, ulusal anıtlar etrafında örülen sembolik birlikler, ikonlar, figürlerdir. Bu üç ana unsur demokratik revizyona uğramadıkça şoven milliyetçilik gerilemeyecektir.
