Selim Temo
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Kültür Sanat
  4. Selim Temo: Türk Edebiyatında Millî Atar Dönemi

Selim Temo: Türk Edebiyatında Millî Atar Dönemi

featured
Selim Temo: Türk Edebiyatında Millî Atar Dönemi

2019 sonbaharında, Munzur Akademi’nin misafirlerinden biri olarak hafızası ile var olan Dêsim’e hafızayı anlatmak üzere gittiğimde, Seyîd Riza Meydanı’nı gören odamdan şehre uzun uzun baktım, sonra bir arkadaşımı kahve içmeye çağırdım.

Kafe Duvarlarında Gezen Sözler: Atarın Mekânı

Otelin altındaki kafeye indiğimde neye uğradığımı şaşırdım. Kafedeki masanın üstü acayip sözlerle doluydu: “Hayat bir bardak çayın sesidir”, “Sen güzelsin ve umut zaten buluta benzer”, “Annen ile dertlen, baban zaten unutuştur”, “Hayat göğe bakarken otobüsü kaçırmaktır” filan. Peçeteye uzandım, peçeteliğin üstünde, “Bir arada durur bütün temiz aşklar” gibi bir söz. Peçetelerden birini aldım, üstünde “Silmeli belki en güzel kırmızıları, çünkü gelecek mavidir” gibi bir şey. Sandalyemi geriye iteyim dedim; “Neden ileri gitmeli eğer insan bir geçmiş ise”, “Eski bir sandalye kırılsa hayat da incitir”, “Değil mi ki hayat sallanan bir sandalye gibi bir balkonda bekler senin çocukluğunu” benzeri sözlerle olduğum yere mıhlandım.

Arkadaşımın geliş yönüne bakayım dedim, ama camların üstündeki “Uzaklara bakmaktır hayat”, “Biri de seni görüyor bu camdan”, “Sen aşka bakarsın camlardan, o aşk senin yüzünden yansır” gibi sözlerle içimdeki kuyuya düştüm. Bir çay rica ettim, geldi, bardağın etrafında “Döndükçe demlenir dünya” gibi bir söz. Çay altlığını kenara alayım dedim, üstünde “Altı da üstü de bir aşkın” gibi bir söz. Bir umutla tavana bakayım dedim, “Göklerde dolaşır hüznü bir geyiğin” ve “Belki de aşağıdadır aradığın” gibi sözler. Son bir umutla kolona bakayım dedim, “Aşkımızın temeli birbirine sarılan ikimizdik aslında”, “Çöker her şey ortasından sen yoksan” ve “Aşk da benzer bir ağaca, arkasından bakarsın miraca” gibi sözlerle aydınlandım.

Anonim Atarın Estetiği

Arkadaşım arayıp acil bir işinin çıktığını, akşama görüşebileceğimizi söyledi. Bunun üzerine odama çıkayım dedim, ama çalışanlardan biri nazikçe kafe ile otelin işletmesinin farklı olduğunu söyleyip adisyonu uzattı. Adisyonun üstünde “İşte gitmekle tazelendi anıların, hatta acıların” gibi bir söz. Kasaya doğru gittim. Kasanın üstünde “Hayat hesap işidir, ama sayılmaz birer birer” gibi bir söz. Adisyonu üstünde “Bir çay tazeler bir kahvenin açtığı yarayı” ve “Hayat yerleşmektir bir bakıma” benzeri sözler olan bir tabağın üstüne koydum. Ödemeyi yapıp fişi cebime koyarak sessiz bir feryatla asansöre koştum. Ter içinde gördüklerimi düşündüm. Ellerim istemsizce cebime gidince satış fişini fark edip çıkardım ve üstünde şu söze benzer bir şey okudum: “Hayat ödenmiş acılardır.”
Bu tür sözler, gazete kâğıdına basılan yaygın dergilerin içinde binlercesi tekrar edilen bir edebî ilgi ve algının örnekleri. Peki hızla anonimleşen, kendini anonimleştiren ya da zaten anonim olan bu metinleri nasıl okumalı, nasıl değerlendirmeli?

Gerçekliğin Yerini Alan Edebiyat ve Öküz Sonrası Dönem

Edebiyat da diğer her şey gibi toplumsal durum ve gerçeklik ile ilgilidir, onun sebebi, sonucu, üreticisi ve tüketicisidir. Son dönemde Türkçe yapılan her şey sokağı / hayatı yansıtma, ondan konuşma, gerçeğin aynısı olma, hatta gerçeğin yerini alma havasında. Edebiyat da artık bir gerçeklik kurmuyor, gerçeğin yerini almaya girişiyor. “Büyük Erkekler” (https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2017/10/18/buyuk-erkekler ) yazısında bahsettiğim gibi Öküz dergisinin “müdahale”sine kadarki dönemde bir süreklilikle karşılaşılır. Öküz’ün yaşarken ve ölüp başka adlarla hortlaması sürecinde atarlı edebiyat başladı, gelişti ve dönemsel iktidarına kavuştu. Kısa, imalı, kafa yormayan, herkesin bildiği farz edilen bir olgu veya olaya göndermeli, çocukluk, gençlik ya da yetişkinlikteki bir anomaliyi, nemli bir duyarlığı çağırıp duran bir dil ile yazılan bu edebiyat, karşısında hep bir haksız kişi, kişiler ya da haksızlığın kendisini farz eder; ona atarlanır, zamanında verilmemiş bir cevabı tonlar. Dincilerin seçimle sandık iktidarına gelip darbe ile asıl iktidarı devralmaları sürecinde yaygınlaşan sağcı söylemi de uzak karşısına alan bu “imâ muhalefeti”, Gezi sloganları gibi amorf, flu, “siyasette değilse de zekâda iktidarız” diye ünleyen bir tür teselliye, yetinmeye, eltiler-bacanaklar buluşması gibi laf sokmaya, klişe ya da ünlü sözleri tersyüz edip bağlamından uğratarak elde edilen bir içerik ve kimliğe evrildi.

Millî Atar Edebiyatı ve Sonsuz Ergenlik

Millî Atar Edebiyatı’nın seçkin numuneleri sonsuz bir ergenlik ile kuruluyor. Birbirini dinleme yerine kendinin ya da öbürünün yarasına vurmayı esas alıyor. Aşırı duygusallık, tektaraflılık, benmerkezcilik, fiyaka, gösteriş veya sadece duygunun, dürtünün, itkinin belirlediği, kendini bu kaynak ile olumlu, meşru ve geçerli sayan bir dönem ve onun edebiyatı bu. Keder ve sevincin, sevme ve nefretin, sevişme ve öfkenin aşırılaştığı, lanetli bir yankısı olan normalin yerine kullanılabilecek ölçünün kaçtığı, ölçülü olanın itildiği bir dönem bu. Nasıl da yendik, nasıl da ezdik, hepinizi sarı torbalara koyacağız, ölülerinizi bile vermeyeceğiz, kemiklerinizi kutulara koyup betona gömeceğiz diyen yeni kültürün edebiyatı. Dizilerdeki aşırı oyunculuk, rolüne dönüşen kişiler, herkesi olmak istediğine dönüştüren filtreler, sigortası düzenli yatanların duygusal patlamaları, öldürülen ya da istismar edilen çocukların ailesi kesilmeler, herkesten ve özellikle yasın sahiplerinden daha fazla üzülerek trajik şekilde ölen ya da hayattan atılanların yasına el koymalar filan.

Yeni bir çılgınlık çağı bu. Kendini merkezde gören, diğerlerini (kimsenin anmadığı) “evrensel” ahlakî değerlere göre değil, kendi kurallarına göre yargılayan, ayıplamak yerine yok sayan, görmezlikten gelmek, unutmak veya ilişki düzlemini değiştirmek yerine telefondan, sosyal medyadan engelleyen bir değersizleşme ve değersizleştirme çağı bu. Yalandan sevip büyük aldatmanın, ayıplanmaktan utanmamanın çağı bu. Sevgi gibi nefret nesnesinin de çoğullaştığı, sadakatin aptallıkla, erdemin kerizlikle tarif edildiği bir çağ bu. Ve işte bu çağın doğadaki canlı ve cansızların derdine yanmayan, gerçekliği kendi söylemiyle örten, ona el koyan atara atar gidere gider edebiyatı budur. Bu edebiyat şimdi tabloid dergilerden taşarak camlara, masalara, kolonlara, çay bardaklarına, satış fişlerine akıyor.

“Edebiyat Bu Değil” Demek Zorundayız

Etik, devralınan kültür, beden, kişilik, aura, hatırlama, özleme, unutma gibi sayısız öğe, tutum, değer sanal bir makinenin içinde kendi kendine eklenen, kendi kendine oluşan, kendi kendine silinen bir heyula artık. Tanıdığımız dünyanın sonu bu!
Burada durup aşkınlaştırmak için değil, ama pek demode ayna tutma / ayna olma çerçevesini hatırlayarak ve hatırlatarak “edebiyat bu değil” demeli: Bu, edebiyat değil. Tarihinin farklı dönemlerinde farklı içerikler ve tutumlar kazanmış, anlamı ve anlamayı temellük için dilin kıvrımlarını gezen edebiyat bu değil.

Edebiyat bir misyonu olduğu için değil, kendi özselliği nedeniyle bireyler, diller, kültürler, insanlar arası bir dildir. Paralel hayattır. Bu yüzden günü okuma zamanının kesildiği herhangi bir anda tamamlayıp rüya gibi bir formun kapısını açar. Tamamlanan günde bir bütünün parçası olduğunu algılarsın iyice ve rüyanı yalnız görürsün.

Aşkınlaştırmak için değil, ama hatırlamak için söylemeli: Bugünün edebiyatı kendini değil, “kendi”sinden bahsederken bile başkasını odağa almalı. “Asıl” edebiyat bir sözcüğü anlamından uğratıp başka bir şeyi ima ettiği ilk günden beri budur ve böyledir. Yeni bir şeye ihtiyaç yok, yukarıda bahsettiğim yaygın yeninin edebiyat olmadığını bilmek yeterli.

Kaynak: Nupel.tv

Selim Temo: Türk Edebiyatında Millî Atar Dönemi
Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir