escort ankara - Türk Porno - Ankara Escort Ankara escort, eskort, escort bayan Ankara Escort Bayan arkadaş bulmak istediğiniz ve ihtiyacınız olduğu her zaman Ankara Escort Sitesi.
Mehmet Bidav
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Siyaset
  4. SDG, Güvenlik Dili ve Ertelenen Barış

SDG, Güvenlik Dili ve Ertelenen Barış

featured

Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, iç ve dış basını kapsayan geniş bir basın toplantısı düzenledi. Gündem başlıkları çoktu: Suriye, İran, bölgesel dengeler, uluslararası ilişkiler… Ancak toplantının merkezine oturan asıl başlık SDG idi.

Bu tercih tesadüf değildi.
Bir dış politika aktörünün, basın mensuplarını toplayarak belirli bir yapıyı özellikle işaret etmesi yalnızca bilgi vermek anlamına gelmez; bir çerçeve kurmak, bir algıyı sabitlemek anlamına gelir. Bu toplantıda SDG, bir muhatap ya da siyasi aktör olarak değil, doğrudan bir “tehdit alanı” olarak tanımlandı.
Kullanılan dil, müzakereye değil; dönüşüme, hatta zorlamaya işaret ediyordu. Bu noktada mesele artık yalnızca Suriye sahası değildir. Bu dil, Türkiye’nin Kürt meselesine, barış ihtimaline ve siyasal çözüm arayışlarına nasıl baktığını da açık biçimde ele veriyor.
Sorulması gereken soru şudur:
Devlet bu dili neden şimdi, neden bu açıklıkla ve neden bu sertlikle kuruyor?

1. SDG: Siyasi aktör değil, güvenlik dosyası

Fidan’ın ve doğal olarak devletin SDG’ye bakışı net: SDG bir muhatap değil, bir risk alanı olarak görülüyor.
Kullanılan dil; müzakereyi, karşılıklılığı ve siyaseti dışlıyor. Yerine dönüşmesi gereken”, “uzlaşmaz”, “tehdit oluşturan” bir yapı tanımı yerleştiriliyor.
Bu yaklaşım, SDG’yi siyasi bir denklemden çıkarıp teknik bir güvenlik sorununa indirgemeyi hedefliyor. Böyle bir çerçeve kurulduğunda, olası askeri ya da sert müdahaleler için de zemin hazırlanmış oluyor.
Bir yapıyı yalnızca güvenlik başlığı altında tanımlarsanız, çözüm araçlarınız kaçınılmaz olarak güce sıkışır.

2. Güvenlik dili, barışı daraltır

Türkiye’de geçmişte barış denemeleri oldu. Başarısızlıkları, eksikleri ve ciddi hatalarıyla… Ama ortak bir zemin vardı: Taraflar, sorunun siyasi olduğu gerçeğini kabul ediyordu. Bugün bu kabul yok.
SDG’ye dönük sert ve tek yönlü güvenlik dili, Türkiye içindeki Kürt meselesine de aynı mesajı veriyor:
“Talepler değil, uyum bekleniyor.”

Kürtlerin temel itirazı tam da burada başlıyor. Çünkü deneyim şunu gösteriyor: Türkiye’nin taleplerinin bir sonu yok. Kuzey ve Doğu Suriye’deki askeri müdahaleler, fiili kontrol alanları ve zorunlu yer değiştirmeler bu sürecin ilk halkasıydı. Bugün ise söylem değişiyor ama yön değişmiyor: Halep’ten çıkın”, “ordu dağıtılsın”, “entegre olun”, “siyasi yapılar feshedilsin”…
Bu talepler bir çözüm arayışına değil; statüsüzlüğün kalıcılaştırılmasına işaret ediyor. Türkiye yalnızca kendi sınırları içinde değil, bölgenin tamamında Kürtlerin herhangi bir siyasal statüye sahip olmasını baştan reddeden bir çizgide duruyor. Ortaya çıkan her Kürt oluşumu, potansiyel bir tehdit olarak kodlanıyor.

Bu kodlama, Kuzey ve Doğu Suriye’deki yerel yapıları ve orada yaşayan halkları açık bir hedef haline getiriyor. Basın toplantılarıyla bu yaklaşım geniş kitlelere anlatılıyor; olası bir çatışma ya da barış sürecinin bozulması durumunda sorumluluğun karşı tarafa yüklenmesi için zemin oluşturuluyor.
Bu noktada barış ikinci planda kalıyor. Öncelik, sorunun çözülmesi değil; kontrol altında tutulması oluyor. Güvenlik dili sertleştikçe talepler de artıyor. Bir geri adım, yeni bir şartı doğuruyor.
Bu bir barış dili değildir.
Bu, statüsüzlüğü sürdüren bir kontrol dilidir.

3. Devletin rasyoneli anlaşılır, sonuçları sorunlu

Bu yaklaşımın arkasında bir irrasyonalite yok. Devlet açısından bakıldığında tablo tutarlı: Suriye’de fiilen oluşmuş bir Kürt statüsü, bu statünün zaman zaman uluslararası meşruiyet kazanması ve özellikle ABD ile yürütülen belirsiz ilişki, Ankara’nın tehdit algısını besliyor.

İç politikadaki milliyetçi denge de bu algıyı güçlendiriyor. Böylece Kürt meselesi yeniden siyasal bir çözüm başlığı olarak değil; yönetilmesi gereken bir güvenlik riski olarak ele alınıyor.
Ancak sorun tam da burada başlıyor. Güvenlik merkezli her çözüm, siyaseti biraz daha dışarı iter. Siyaset dışarı itildikçe meseleler konuşulmaz hale gelir. Konuşulmayan her sorun çözülmez; yalnızca ertelenir. Ertelenen sorunlar ise zamanla yumuşamaz, sertleşir.
Bugün rasyonel görünen tercihler, yarın çok daha ağır siyasal ve toplumsal maliyetler doğurabilir.

4. Barış mı, sessizlik mi?

Asıl soru şudur: Devlet barış mı istiyor, yoksa çatışmasız bir sessizlik mi?
Silahların susması, taleplerin de susması anlamına geliyorsa;
konuşmanın yerini uyum alıyorsa;
eşitlik talebi güvenlik tehdidi sayılıyorsa…

Bu barış değildir.
Bu, negatif bir dengedir.
Geçicidir.
Kırılgandır.
Uzun süre dayanmaz.

5. Ertelenen sorunlar, geri döner

Hakan Fidan’ın SDG’ye dair çizdiği çerçeve, Türkiye’nin Kürt meselesine bakışında bir açılımı değil, bir daralmayı işaret ediyor. Sorun konuşulmak istenmiyor; yönetilmek isteniyor.
Oysa yönetilen sorunlar çözülmez.
Sadece yer altına itilir.
Ve yer altına itilen her mesele, zamanı geldiğinde daha sert, daha karmaşık biçimde geri döner.

Barış cesaret ister.
Güvenlik dili rahatlatır, ama iyileştirmez.
Devlet bugün rahatlamayı seçiyor gibi görünüyor.
Yarın bedelin kimlere çıkacağı ise bu coğrafyada artık herkesin bildiği bir gerçek.

SDG, Güvenlik Dili ve Ertelenen Barış
Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir