İsrail-İran: Dostluktan Düşmanlığa Uzanan Yol
13 Haziran 2025 günü Orta Doğu ve dünya yeni bir savaşla uyandı. İsrail’in, İran’ın askeri komuta kademesi ve nükleer fizikçilerine yönelik düzenlediği hava saldırısı, son elli yılın birikmiş düşmanlığının patlamasıydı. Bu saldırılar bekleniyordu. Zira İsrail, uzun yıllar boyunca İran’ın “ön cephe” güçleriyle savaşlar yürüttü. Bir anlamda İran, sahada bugüne kadar, İsrail’in karışına doğrudan değil, vekilleri aracılığıyla savaşıyordu. Ancak, bu kez doğrudan karşı karşıya geldiler.
İran, İsrail’e misilleme olarak yüzlerce füze atarak karşılık verdi, vermeye devam ediyor.
İsrail ve İran karşılıklı olarak ellerindeki güçleri birbirlerini yok etmek için kullanıyor; bölge kan gölü içinde. Halklar tedirgin.
Dünya emperyal güçleri ve bölge ülkeleri daha çok seyirci gibi duruyor; bazıları müdahalede bulunuyor, “hile” yapıyor, bazıları ise sonuçları merak eden gözlerle gelişmeleri izliyor.
Bazıları avuçlarını ovuşturuyor.
Kuşkusuz bu savaş yeni başlamadı; kökleri onlarca yıl öncesine, jeopolitik rekabete ve güvenlik kaygılarına uzanıyor.
Peki, dostluktan düşmanlığa evrilen bu çatışmanın ardında ne yatıyor?

Dostluktan Düşmanlığa: 1949–1979
İran ve İsrail, 1979 öncesi yakın müttefiklerdi. 1949’da İran, İsrail’i tanıyan ilk Müslüman ülkelerden biriydi. Şah Muhammed Rıza Pehlevi, Batı’yla sıkı ilişkiler kurmuştu. İsrail, İran’ın petrolüne göz dikti; İran ise İsrail’in askeri teknolojisine. Petrol akıyor, silah ticareti hız kazanıyordu.
İsrail, Şah rejiminin Batı yanlısı politikalarının bir sembolüydü.
Her şey 1979’da değişti. İran İslam Devrimi, Şah’ı devirdi. Ayetullah Humeyni Tahran’a döndü ve İsrail’i “Küçük Şeytan” ilan etti. “Siyonist rejim, Filistin’i işgal eden bir gaspçıdır,” dedi. İran’daki İsrail Büyükelçiliği, Filistin Kurtuluş Örgütü’ne devredildi.
İran’ın gözünde İsrail, artık emperyalizmin kalesiydi. ABD “Büyük Şeytan”, İsrail ise onun bölgedeki piyonu olarak görüldü.
Devrimle birlikte İran, Filistin davasını rejimin ideolojik bayrağına dönüştürdü.
İran Anayasası’nın 3. maddesi, “Müslümanların birliğini sağlamak” ve “ezilen halkların haklarını savunmak” gibi hedefleri içeriyordu. Bu çerçevede İsrail, ideolojik olarak “baş düşman” ilan edildi.
1980’ler: Hizbullah’ın Doğuşu
1982’de İsrail, Lübnan’ı işgal etti ve Filistinli kamplara saldırdı. (O dönem Bekaa Vadisi’nde konuşlanan PKK militanları da FKÖ ile cepheye katıldı. Bu çatışmalarda PKK’lılar arasında önemli kayıplar yaşandı (11 militan). Bir o kadarı da İsrail tarafından tutuklandı.)
İran, bu gelişmeye yanıt olarak Lübnan’da Hizbullah’ı kurdu. “İsrail’e karşı direniş, görevimizdir,” diyecekti yıllar sonra Hizbullah lideri Hasan Nasrallah.
1983’te Hizbullah’ın Beyrut’taki ABD elçiliğine düzenlediği saldırı, İran’ın dolaylı gücünün ilk açık göstergelerinden biriydi.
İsrail için Hizbullah giderek kanlı bir ‘tehdit’ haline geldi.
2006’daki Lübnan Savaşı bu gerilimin zirvesiydi. Hizbullah’ın roketleri İsrail şehirlerini vurdu. İran bu savaşta sahnede görünmedi ama arka planda yönlendiren güçtü.
2000’ler: Nükleer Gölge
2000’li yıllarda İran’ın nükleer programı çatışmaya yeni bir boyut kazandırdı. İsrail, İran’ın nükleer silah üretmeye çalıştığını öne sürdü. 2012’de Başbakan Benyamin Netanyahu, “İran nükleer silah üretirse, İsrail’in varlığı tehdit altına girer,” dedi.
İran ise “programımız barışçıl” açıklamalarını sürdürdü. Ancak uluslararası kamuoyu bu açıklamalara ikna olmadı.
2010’da Natanz nükleer tesislerini hedef alan Stuxnet virüsünün, ABD ve İsrail istihbarat birimleri tarafından geliştirildiği iddia edildi.
Devrim Muhafızları Komutanı Kasım Süleymani, “Siyonist rejim bedel ödeyecek,” diye sert bir uyarıda bulundu.
Süleymani’nin 2020’de ABD tarafından öldürülmesi, İran-İsrail gerilimini daha da tırmandırdı.
İsrail için İran’ın nükleer programı adeta bir kâbusa dönüştü. 2025’teki (13 Haziran) saldırılar, bu tarihsel sürecin son halkasıydı.

2023–2025: Gazze’den Açık Savaşa
7 Ekim 2023 sabahı, HAMAS önce binlerce roket fırlatarak İsrail’e kapsamlı bir saldırı başlattı. Roket yağmuru, İsrail hava savunma sistemlerini meşgul ederken, neredeyse eş zamanlı olarak militanlar sınır bariyerlerini aşarak İsrail’in güneyindeki yerleşimlere sızdı. Evler basıldı, siviller infaz edildi, müzik festivali alanında toplu katliam gerçekleştirildi. 200’den fazla kişi esir alındı. Bu saldırı, İsrail tarihindeki en kanlı ve şok edici saldırılardan biri olarak kayda geçti ve İran-İsrail gerilimini varoluşsal bir tehdit düzeyine taşıdı.
İsrail, dünya kamuoyunun gözü önünde Gazze’yi ağır şekilde bombaladı. İran’ın HAMAS’a silah ve lojistik destek sağladığı sık sık dile getirildi. Netanyahu, “HAMAS’ın arkasında İran var,” dedi. İran bu iddiaları reddetti: “Biz planlamadık.” Ancak bölgesel aktörlerin büyük kısmı buna inanmadı.
Gazze’deki yıkım, İran-İsrail hattındaki tansiyonu daha da yükseltti.
13 Haziran 2025’te İsrail, İran’daki nükleer tesislere, askeri üs ve komuta merkezlerine yönelik geniş çaplı bir hava saldırısı düzenledi. Saldırının hedefinde yalnızca nükleer uzmanlar değil, aynı zamanda İran Silahlı Kuvvetleri’nin üst düzey komutanları da vardı. Bu eylem, İran rejiminin karar verici merkezlerine yönelik doğrudan bir mesaj niteliğindeydi.
İran, füze yağmuruyla karşılık verdi. Ali Hamaney, “Siyonist rejim tarihin çöplüğüne gömülecek,” diyerek açık savaşın başladığını ilan etti.
Bu artık bir vekâlet savaşı değildi. Açık çatışma, yılların birikimiyle patladı. Bu ateşi yakan; ideoloji, güç ve korkuydu.
Neden Düşmanlar?
İran ve İsrail arasındaki düşmanlık, esasen üç temel eksen üzerinden şekilleniyor. Bunların ilki ideolojik zemindir. İran’ın 1979 İslam Devrimi’nden bu yana benimsediği siyasal İslamcı yaklaşım, İsrail’i Filistin topraklarını işgal eden bir sömürgeci güç olarak tanımlar. Bu perspektife göre İsrail, sadece bir devlet değil, aynı zamanda İslam dünyasına yönelik emperyalist bir saldırının sembolüdür.
İsrail ise İran’ı, teokratik yapısı ve yayılmacı ideolojisi nedeniyle kendi varlığına yönelik doğrudan bir tehdit olarak görmektedir.

İkinci eksen jeopolitik rekabettir. İran, Orta Doğu’da bölgesel liderlik ve nüfuz kurma çabası içerisindedir. Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen gibi ülkelerde yürüttüğü vekâlet savaşları bu stratejinin parçasıdır.
Buna karşılık İsrail, bölgede kendi güvenliğini garanti altına alabilmek ve stratejik üstünlüğünü koruyabilmek için, özellikle nükleer silah kapasitesini tekelinde tutmaya çalışmaktadır. İran’ın nükleer programı bu açıdan İsrail için ciddi bir tehdit algısı yaratmaktadır.
Üçüncü ve belki de en kritik boyut ise güvenlik meselesidir. İran’ın Hizbullah ve HAMAS gibi İsrail karşıtı örgütlere sağladığı doğrudan askeri, mali ve lojistik destek, İsrail’in güvenlik anlayışını kökten sarsmaktadır. Bu destek, İsrail’in yıllardır dile getirdiği “varoluşsal tehdit” söyleminin temelini oluşturur. İran’ın nükleer kapasiteye ulaşma ihtimaliyle birlikte bu tehdit algısı derinleşmiş, söz konusu örgütlerin saldırı kabiliyetleriyle birleşerek İsrail açısından bir kırmızı çizgiye dönüşmüştür.
Ateşin Kökeni
İran ve İsrail’in düşmanlığı 1979’da görünür hâle geldi; ama kökleri daha derine uzanıyor. Şah dönemindeki stratejik dostluk, devrimle birlikte yerle bir oldu. Devrim ideolojisi, Hizbullah ve HAMAS gibi yapılar, nükleer program ve jeopolitik hesaplaşmalar bu düşmanlığı besledi. Son yıllarda Yemen’deki Husi hareketi de İran’ın dolaylı gücünün yeni bir cephesi olarak öne çıktı. Özellikle Kızıldeniz’deki saldırılar, bu savaşın coğrafyasını genişletti.
2025’teki açık savaş, bu uzun hikâyenin yeni perdesi oldu. Ancak perde henüz kapanmadı. Bu savaş, ideolojiyle, güçle ve korkuyla sürecek.
Peki bu ateş sadece bölgeyi mi yakacak, yoksa dünyayı da mı içine alacak?
Devam edecek…
