Türkiye’nin sınır komşusu olarak radikal grupların güçlenmesi, sadece dış politikayı değil, toplumsal barışı da tehdit ediyor. Bölgesel kaosun iç politikaya yansımaları, mezhepsel ve etnik ayrışma riskini derinleştirirken, uzun vadeli bir strateji ihtiyacını kaçınılmaz kılıyor.
Afganistan Komşumuz oldu!
HTŞ, El-Kaide ve IŞİD uzantısı El Nusra üyelerinden oluşuyor. Uluslararası emperyal politikaların bir parçası olarak Suriye’de şekillenen işgal ve savaş, artık yeni bir aşamada. Bu radikal gruplar, uzun süredir planlı desteklerle Suriye’de güç kazanıyor. Türkiye ise başta SMO (Suriye Milli Ordusu) aracılığıyla bu sürecin hem çok önemli bir parçası hem de aktif yürütücüsü durumunda.Bu politikalar, Türkiye’nin komşusu olarak radikal bir rejimin ortaya çıkmasına yol açtı. Sonuç olarak HTŞ, Türkiye’nin sınırlarına dayandı ve komşusu oldu.
Artık Türkiye’nin güney sınırında sadece bir Suriye iç savaşından bahsetmiyoruz; karşımızda, radikal grupların iktidarı ele geçirdiği çok tehlikeli bir “Afganistanlaşma” durumu var.
Beklenen üniter bir devlet yapısının inşa edilmesi ve Türkiye, kendi açısından sınırlarını güvene alması… Ama bu mümkün gözükmüyor; HTŞ ve SMO yapısı çok farklı gruplardan oluşuyor. Çoğu göçmen ve paralı askerlerden oluşuyor. Bir devlet geleneği ve yeteneği yok. Yani kaos yerini bir başka kaosa bırakacak gibi. Belli ki bu durum İran’ın durumunun netleşmesine kadar sürdürülecek… Türkiye dahil tüm taraflar büyük plana uyacak, uymak durumunda kalacak. Tıpkı, Rusya ve İran gibi.

Oyun kurucular dışında, bu durum, bölgesel güvenliğin yanı sıra, Türkiye dahil dünya için küresel bir güvenlik tehdidi oluşturuyor. Avrupa Birliği başta olmak üzere, göç dalgalarından başka bir şey düşünemeyen güçler ise hâlâ bu tehdidin büyüklüğünü anlamaktan uzak.
Kaosun Derinleşmesi ve Çatışmanın İçeriye Yansıması
Suriye’deki kaos, planlı ve sistematik bir emperyal politikanın sonucudur. Ancak Türkiye’nin bölgedeki rolü, bu kaosu derinleştiren bir unsurhaline gelmiştir. Radikal İslami gruplar gerek Türkiye gerekse emperyal güçlerden aldıkları lojistik, istihbarat ve askeri desteklerle bu seviyeye ulaşmıştır. Bu grupların nihai amacı, Şam yönetiminin devrilmesi, Hizbullah’ın bölgeden çıkarılması ve dolayısıyla İran’ın etkisinin azaltılmasıydı. Bu hedef, büyük oranda başarıya (!) ulaşmıştır.
Hizbullah ve dolayısıyla İran bölgede etkisizleştirilmiştir. Öte yandan, Rusya, Suriye’den ve doğal olarak Ortadoğu’dan çekilme telaşına girmiştir. İsrail ise, bölgedeki tehditleri ortadan kaldırarak steril alan yaratma fırsatını elde etmiştir. Bu süreçte, kendisi için tehdit oluşturabilecek tüm askeri alanları ve depoları imha etmiş, HTŞ ve Türkiye dahil hiçbir aktör de bu duruma karşı bir tepki göstermemiştir.
Türkiye ise, bölgedeki hamlelerinin neticelerini hâlâ tam olarak görmemiş gibi görünmektedir. Sınır bölgesinde radikal unsurların güçlenmesi hem iç güvenlik hem de toplumsal barış açısından riskler taşımaktadır. Bu radikal ideolojiler, yalnızca fiziksel güvenliği tehdit etmekle kalmayacaktır. Toplumun dokusunda da derin çatlaklar açabilecek bir yayılım gösterecektir.
Suriye’deki Saldırıların Hedefi: Kürtler, Aleviler ve Hristiyanlar
HTŞ ve SMO gibi gruplar Suriye’deki Kürt, Alevi ve Hristiyan halkları çok yönlü baskı altına alıyor. Özellikle bu grupların yaşadıkları bölgelerde etnik ve dini temizlik girişimleri, sistematik katliamlar ve zorunlu göç politikaları kaçınılmazdır.
Bu şiddet süreci, Türkiye’nin politikalarının da dolaylı olarak katkı sunduğu bir yıkım tablosu oluşturuyor. Türkiye’nin, bu gruplarla birlikte hareket etmesinin yarattığı uluslararası ve iç hukuki yükümlülükler, önümüzdeki süreçte çok tartışılacaktır.
Türkiye’nin Geleceği: Toplumsal Bölünme Tehlikesi
Suriye’deki çatışmanın Türkiye’ye yansımaları, sadece sınır ötesi bir güvenlik tehdidi olarak kalmayacak. Mevcut iç politikadaki derin kutuplaşma, Suriye’deki radikal grupların etkisiyle daha da derinleşecektir. Toplumun farklı kesimleri arasındaki güven sorunu büyürken, mezhepsel ve etnik ayrışma riski artıyor.

Türkiye’nin bu politikalar nedeniyle sınır komşusu olarak radikal bir rejimi kabul etmek zorunda kaldı. Bu sadece dış politika değil, iç politika açısından da uzun vadeli sonuçlara yol açacak. Toplumsal barışın temellerinin sarsıldığı, güvenlik kaygılarının gündelik hayatı şekillendirdiği bir Türkiye gerçeği ile karşı karşıyayız.
Bu gidişat, yalnızca bölgesel değil, küresel güvenlik açısından da alarm veriyor. Türkiye’nin, kısa vadeli politik çıkarlardan ziyade, uzun vadeli barış ve istikrarı hedefleyen bir strateji geliştirmesi artık kaçınılmazdır.

Oyun kurucular, bu durumdan etkilenmemek için gerekli önlemleri alıyor. Ancak Türkiye, desteğini gizlemeyecek kadar açık davranarak kendisini bölge politikalarının bir parçası haline getiriyor.
Türkiye’nin, uluslararası güçlerin bölgede kaosu derinleştiren politikalarına karşı bölgesel bir iş birliği mekanizması oluşturacak politikalar geliştirmesi gerekiyor.
Sınır güvenliği, yalnızca askeri çözümlerle sağlanamaz. Toplumsal barış ve bölgesel istikrar, ancak bütüncül ve barışçıl bir stratejiyle mümkündür.
